1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. ACILARA TUTUNMAK
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

ACILARA TUTUNMAK

A+A-

Kirli, soluk pencereden giren günışığı odanın gri, somurtkan görünüşünü hiç değiştirmiyor… Evet, günlerdir dikkat ediyorum; daha doğrusu kalan tüm dikkatimi toplayıp bunu saptamaya çalışıyorum. Tavanda sarı, iğrenç bir ampul var. Mum ışığına benziyor. Mum dibini aydınlatmazmış ya, baktığım yerde en ufak bir değişiklik yok. Gölgeler, gölgelere karışıyor.. Küçükken, ışıklar söndürülüp de yalnız kaldığım zaman gölgeler bana türlü oyunlar oynardı. Masam, sandalyem hatta yatağım dahi buna alet olur,  korkunç yaratıklar gibi birbirine girerdi. Öyle ki kaldırdığım elimden bile korkardım. O zamanlar korkumu yenmek adına masallar anlatırdım kendime… Güçsüzlerin, altta yaşayanların, güçlü, büyük canavarları yendiği masallar…

Babam, onların büyük göründüğüne bakma; içi boş kof birer yaratık onlar; sadece bir yanılsamayla, öyle görünüyorlar. Üzerlerine gittiğinde, birer balon gibi patlayacaklarından hatta yok olacaklarından emin ol! Gücüne güven.

Babamın bunları söylemesi üzerinden ne çok zaman geçti, lâkin o canavarlar, o kan emiciler hiç değişmedi… Yine karanlıklardan çıkarak bizleri o kof iri gövdeleriyle kandırıyorlar. Sihirbazlık bir nevi… El çabukluğunu öyle ilerletmişler ki, ceplerinden aşırdıklarını, oyununu bozduklarını anlayamıyorsun bile… Babam bir grev zamanı onlara uzun boylu kara yağız bir parkalının ders verdiğinden bahsetmişti. Eline aldığı bir çubuğu kırmış, sonra da bir deste çubuğu ona verip kırmasını istemiş. Tabi ki kıramayınca, gülerek “İşte böyle birlik olduğunuz da, size kim dokunabilir ki” demiş.

Perdesiz boyalı pencereden ölgün güneş ellerime vuruyor. Bu ince mavi damarlı zayıf el benim mi? Ellerimi tanıyamıyorum; ayaklarımı da… Öyle zayıf, öyle çelimsiz ki… Ara ara kramp vuruyor zayıflamış kaslarına… Bir kez denizde yüzerken vurmuştu da, nasıl korkmuştu. Hamile bir arkadaşının zaman zaman kramplardan dolayı yürüyemediği geldi, aklına; hoş hamile değildi ya, güldü. Halen gülebildiğine kendi de şaştı. Nefes alması güçleşmişti. Oksijeni hemoglobin taşıyor ya; e eksik kalınca… Hoş kırık burun da epey engelliyor, diye düşündü.

Tüm bunları düşünürken gülümsüyordu. Arkadaşları gülmek en çok sana yakışıyor diyorlardı. Bütün yoksullar ve bütün emekçiler güzel gülerler; öyle ki gözbebeğinde düşleri büyür ve karşıdakine de geçer gülmeleri… Yılmaz Güney’in o mahzun gülüşü geldi usuna; o da güldü…

Fakir çocuklara ders verdiği zamanlar gelince usuna, onları düşünmeye başladı. Sahi, şimdi ne yapıyorlardır. Kaçı onu düşünüyordur. Kaçı yolunu gözlüyordur. Kitap okumayı, yeni şeyler öğrenmeyi, öğretmeyi ne çok severdi. Uzun zamandır okumadığını, okuyamadığını fark etti. Gözleri uzun süre bir sayfaya bakamıyordu. O yüzden, sırf o yüzden gözlerini kapatıp hayallere dalıyordu. İşsiz olmaktan çok, haksız yere atılmak onurunu kırmıştı. Direnmeyi bu yüzden seçmiş, bu yüzden bedenini açlığa yatırmıştı.

Artık günleri sayamıyordu. Güldü, nasılsa dışarıdakiler, benim yerime o çeteleyi tutuyorlardır. İlk aylardan sonrası kolaydı. Zor olan direnmekti. Açlık artık aklına hiç gelmiyordu. Küçükken oyun arasında koşarak eve dalışını, annesinin ekmek üzerine sürdüğü salçalı ekmeği iştahla yiyişi geldi aklına, yine güldü. Ne demişti bir dostu, “Gülmek devrimci bir eylemdir.” Katıla katıla gülmeyi ne çok isterdi. Ah, şu böbrek ağrıları olmasa yapardı da…  Katıla katıla kasıklarını tuta tuta zorbaların yüzlerine karşı gülerdi.

Çocukken grev çadırlarının önünde dakikalarca durur, işçileri gözlerdi. Gülerek yaptıkları sohbetleri, bir tüpün üzerinde kaynayan çayın buharına, ince belli çay bardaklarına bakarak izlerdi. Kendince hayaller kurar, başardıklarını, emeklerinin karşılığını aldıklarını var sayardı, yatağında hayaller kurarken...

Şimdi de kendi hakkı için… Gözlerinden bir damla yaş geldi burnunun kenarından ağzına doğru aktı. Tuzluydu.  Birden denizde bir yelkenlide olmayı düşledi. Dalgalardan eline sıçrayan damlaları düşündü. Ölmekten korkuyordu.  Yaşamak elbette güzel, ama direnmek de öyle değil mi Kim ister ki yaşamını pamuk ipliğiyle ölüme bağlamayı… Dışarıda olsaydım, benim yerime burada olanlara yaşamayı seçin derdim. Ölüm, genç yüzlere yakışmaz ki… Nazım’ın kitabı geldi aklına; seslice “Yaşamak güzel şey kardeşim. Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…

Zayıf cılız sesiyle dışarıya, pencereye doğru başını çevirerek haykırdı: Direnerek, kazanacağız.

Varoşlardan Ahmet Kaya’nın isyankâr sesi geliyordu:

Acı çekmek özgürlükse*

Özgürdük ikimiz de

O, yuvasız çalıkuşu

Bense kafeste kanarya

*Şiir Hasan Hüseyin Korkmazgil

 

 

Bu yazı toplam 482 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.