Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

ADEL

A+A-

 

 

Bir gün ansızın çıkageldi. Merhaba; bana yardım edebilir misiniz?” Başımı okuduğum dergiden kaldırıp sese doğru döndüm. Siyah kısa saçları zayıf yüzlü, dolgun dudakları hayli belirgin olan bir kadındı. Siyah gözleri çok dostça bakıyordu. Üzerinde ucuzca bir kot pantolon ve yine soluk kırmızı renkli bir bluz vardı. Sesi nasıl da neşeli diye düşündüm. Üstü başı fakirliğini gösterse de nasıl da zengin görünümlüydü. Sanki bir şelalenin dökülüşü gibi çağlıyordu. Tüm bunları düşünürken dalmışım ki tekrar sordu:

“ Sanırım bana yardım edebilirsiniz; hoş, başka da gideceğim yer yok ki. Buraları çok bilmiyorum. Kaybolmuş gibiyim sanki ” Sözlerini yine o neşeli tavrıyla bir çırpıda söylemişti. ‘R’ ve ‘H’ harflerini vurgulayarak konuşuyordu. Etrafımdaki İstanbullu Ermeni ve Rumları düşündüm. Onlar da böyle konuşmuyorlar mıydı? Feriköy’ün, Samatya’nın Rum, Ermeni ya da Uluslu Yahudi kadınlarının sokakta Türkçe harfleri vurgulayarak konuştuklarına benzer bir telaffuzla konuşan bu kadın ilgimi çekmişti.

Yıllar önce Gayrettepe’ de çalıştığım eczane yakınlarında oturan Ester geldi usuma… O da böyle deli dolu gülerek konuşurdu. Konuşurken ellerini, kollarını abartılı sallayarak hatta karşısındaki insana dokunarak konuşurdu. Sahi Esterle nasıl tanışmıştık. Bir site içinde bulunan işyerinde her gün insanlar birbiriyle selamlaşırlardı. O kadar iç içeydik ki… Çokça Yahudi otururdu. Hepsi de kibar, cana yakın insanlardı. Sabahın er saatinde bir sabah eczaneyi açtığımda neşeli bir kadın geldi. “Merhaba, Annemin tansiyonu çıktı sanırım, ölçebilir misin? Gidip ölçtüm. Teklif ettiği ücreti istemedim. Teşekkür etti. Ester artık her sabah bana balkondan merhaba diyor hatta zaman zaman ısrarla eve kahvaltıya çağırıyordu. Sordum ;”neden bana bunca yakınlık.” Güldü.” Sende ötekisin de ondan.” Sonra da devam etti.” Ermeni’sin değil mi? “Nereden anladın” Biz ötekiler birbirimizi biliriz; gözlerimiz ele verir bizi…”

Etrafımdaki tüm ötekileri gözümün önüne getirdim. O mahzun bakan gözler önüme düştü. Hep bir göç etme durumu vardı tümünün hareketlerinde… Yıllar önce sevgili Mario Levi’ye Yahudi müzisyenlerin neden kemanı seçtiğini sormuştum. Gülüp, “Sen mi soruyorsun bu soruyu; göç ederken ya da kaçarken kemanı taşımak kolaydır da ondan…” demişti. Annemin, teyzemin, yayamın hatta yengemin yüzleri geldi usuma… Hep aynı kuşkulu ürkek bakışlardı karşındakine diktiği… Üstelik bunca korkuya karşın nasıl da yardımseverlerdi… Kimseyi ayırt etmezlerdi yardımda…

Beraberce yavru bir kediyi yıkayıp bitlerinden nasıl arındırdığımız aklıma geldi. Oradan ayrıldığımda akşam yemeğine çağırmış sonra da dakikalarca sarılmıştı bir kardeşe sarılır gibi…

Karşımdaki kadın devam etti.” Bir kedim var, sanırım hasta. Belki bir ilaç verebilirsiniz” deyip cebinden minnacık yavruyu çıkardı. Gözleri çapaklı, zayıfça bir tekircik.” Sokakta buldum. Terkedilmiş ya da annesi ölmüş” Nasıl da üzgündü… Gözleri nasıl da Ester’e benziyordu. Ester olsaydı şimdi Pesah gününü kutlardım. O da mayasız ekmek verirdi.

Kadına, elbette bir ilaç veririm. Gerçi veteriner olsa daha iyi olurdu ama… “Ben de düşündüm tabi ki ama ne buraları ne de kimseyi tanıyorum. Siz tek çaremsiniz.”

Bir ilaç verdim tarifini yaptım. “ Siz geride kalanlardansınız sanırım. Kenan’a gidemeyenlerden…” Meraklıca baktı. “Üstelik burada oturmanıza ve yakınlığınıza bakılırsa da Sefaradsınız değil mi?

İspanya’dan gelen Yahudiler topluma daha adapte olmuşlardır bildiğim…” Yüzüme baktı “Nasıl anladınız” diye sordu. Ester’in bana dediğini söyledim ona: Biz ötekiler birbirimizi bilir ve hissederiz; Pesah Bayramınız kutlu olsun” Kadının gözlerine bir damla yaş gelip yerleşti. Geçmişiyle yüzleştiğini hissetim o an… Zaman gözyaşında saklıydı.

Adı Adeldi. Adel artık her gün sohbet için geliyor saatlerce oturuyor ve daha çokta o anlatıyordu. Dinlemeyi, hikâyeleri nasıl sevdiğimi biliyor gibiydi. Anlatırken araya meseller katıyor, örnekler veriyordu. “Biliyor musun; sahiden de geride kalanlardanım. Bildiğin gibi Sefarad Yahudi’siyim. Trakya pogromunda ailem İstanbul’a gelip önce Balat’a sonra da Nişantaşı’na yerleşti. Gençtim, birine âşık oldum. Ailem elbette karşı çıktı. Biz burada kalmayacağız deyip duruyorlardı. Sevdiğim Müslümandı. Çok iyi bir adamdı. O da benim için ailesini yok saydı, ben de onun için kendi ailemi… Uzun yol gemi kaptanı kendisi. Bir gitti mi aylarca gelmez. Ben öylece bir başıma onu beklerim. Eskiden Nişantaşı’n da otururdum. Dayanması daha kolaydı. İnsanlarla daha iyi anlaşırdım. Eşimi işten çıkardılar. Emekli de olunca ta buralara Bağcılar’ın varoşlarına kadar geldik. Her yaptığım onlar için farklı geliyor, beni anlayamıyorlar. Ben herkesin içinde bir iyilik mutlaka vardır; bir gün mutlaka çıkar, diye düşünürüm.”

Sorar gibi bakınca “Hayır çocuğumuz olmadı; eksikliğini şimdi daha çok hissediyorum. Gerçi eşim benim ben eşimin çocuğu gibiyiz. Birbirimizi hep tamamladık. Şimdi arada bazı gemilerde geçici çalışıyor” Durdu, derin bir iç çekişiyle “Çok özledim onu” diye devam etti. Adını söyledim mi? Nusret Rizeli kendisi… Yalnızım ya evde kedi besliyorum hatta kediler… Yemeğim varsa birlikte yiyoruz yoksa aç yatıyoruz. Ne kediler ne de ben şikâyetçi değiliz bu durumdan…”

Düşündü… “Ama komşular benim Yahudi olduğumu öğrendiler ya mahallede istemiyorlar. Tehdit etmeler, kapımın önüne çöp dökmeler… Kedilerimi nasıl dövüyorlar görseniz. Kime ne zararı var ki şuncağızların…”Bir damla yaş yanaklarından aşağı indi. “Eşim için katlanıyorum işte. Annemler artık gel diyorlar ya; gitmem, gidemem ki…”

Uzunca bir süre görünmedi. Yine ansızın kapıda gözüktü. Her zamanki neşesi yoktu. Yine merhaba dedi, hatırımı sordu. Bir çay verip, konuşmasını bekledim. Hıçkırıkla birlikte sağanak gibi boşaldı. “Eşimi kaybettim. Biriciğimi yitirdim. Yolum, yoldaşım gitti. Babamdı, çocuğumdu, eşimdi.” Bir deniz kazasında yaralanmış epey hastanede yattıktan sonra ölmüştü. O süre zarfında o da hastanede yanındaymış. Eşinin ailesi gelip onu kovmuş hatta dövmüşlerse de o hastane kapısında yatma pahasına oradan ayrılmamıştı. Ölüsünü bile göstermemişler ona…” Mezarını bile bilmiyorum ki her gün gideyim.” Elinde kocasının bir kazağı vardı, ona sarılıp duruyordu.

“Biliyor musun gidiyorum artık. Ben de İsrail’e göçüyorum. Başka çarem de yok. Kimse istemiyor beni; zaten kalsam da ne yer ne içerim. Oysa bu memleketi yurt bellemiştik.” Kalktı, o alıştığım neşeli yüzü bana tekrar gösterdi. Sarıldı; sarıldım. “Kardeşliğine, dostluğuna şükranlarımı kabul et. Ben unutmayacağım; sen de unutma. Gün olur bir Adel vardı dersin. Şalom, lehit…”

 

Bu yazı toplam 638 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.