1. YAZARLAR

  2. Müslüm Üzülmez

  3. Adnan Aral’ın Ardından…
Müslüm Üzülmez

Müslüm Üzülmez

köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Adnan Aral’ın Ardından…

A+A-

Adnan Aral’ın Ardından…

Müslüm Üzülmez

Adnan Aral (d.1927) 13 Mart 1979’da vefat etti. Aramızdan ayrılı 37 yıl oldu.

Adnan Aral, Ergani(Diyarbakır)’nın zengin ailelerinden Bekir Efendi’nin oğludur. 15 Ekim 1961’de yapılan Genel Seçimlerde Yeni Türkiye Partisi’nden Diyarbakır Milletvekilli seçildi ve dört yıllık milletvekilliği sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu ateşli konuşmalarıyla kısa zamanda tanındı. 1965 seçimlerine katılmayıp Ergani’ye gelerek tekrar avukatlığa başladı.

Bana göre hem Osmanlı ve hem de Cumhuriyet döneminde Meclise girebilme şansına sahip olmuşlar içerisinde en iyi, en demokrat ve en aydın Erganili milletvekilidir. Şimdiye kadar Ergani’den parlamentoya girebilmiş milletvekilleri içerisinde, O’nun gibi entelektüel bir birikime sahip milletvekili bir daha seçilmedi: O, yurt ve dünya sorunlarına duyarlı, politik ve toplumsal gelişmeleri yakından takip eden, parlamento içinde konuşmalarıyla, parlamento dışında da yazılarıyla hep çözümler üretmeye ve yol göstermeye çalışan biri oldu. Bunları yapan veya yapmaya çalışan Erganili bir başka milletvekili bir daha maalesef olmadı.

Ben, 1960’lı yıllarda Ergani Belediye Parkı’nda gördüğüm haliyle kendisini hayal meyal hatırlıyorum. Abdullah dedemin ve babamın Adnan Aral’dan övgü ve sevgiyle söz ettiklerini de hatırlıyorum.

Milletvekilliği ve Meclis’teki içerikçe zengin etkili konuşmalarının yanında Milliyet, Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinde toplumsal sorunlara çözüm yolunu gösteren yazıları o zamanlar yankı yaratan yazılar olmasının yanında bugün bile önem taşıyan yazılardır. Bunlara 16 Ocak 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinin Yeni Türkiye Partisi Diyarbakır Milletvekili Adnan Aral tarafından Meclise sunulan kanun teklifinde TCK’da yer alan “141-142 nci maddelerin değiştirilmesi istendi” manşet haberini, 10 Mart 1964 tarihli Milliyet gazetesindeki “Ölüm Cezaları kaldırılmalıdır” ve 3 Mayıs 1965 tarihli Akşam gazetesindeki “Kitap Toplatılması” başlıklı yazılarını örnek verebilirim. 2 Şubat 1965 tarihli Milliyet Gazetesi’nde “Düşünenlerin Düşünceleri” köşesinde yazdığı “Demokrasi Denge Rejimidir” başlıklı yazısı ise siyasi tıkanıklığa çözüm yolunu gösteren bir yazıdır. Bugün siyasi tıkanıklık bir başka biçimde sürdüğü için söz konusu yazıdan bir bölümü paylaşmak istiyorum, belki bir faydası olur:

“Eskiden olduğu gibi, geçimsiz iki büyük parti yine karşı karşıya gelmişlerdir. Meselelerin bilincine varamamış, ikiye ayrılmış halk kümeleri ve bunların duygularını gıdıklayarak örgütlenmiş iki büyük partinin devlet idaresini ele geçirmek için yaptıkları hırslı yarışın sonu nereye varacak? Bir yere varılacaktır. Bu hedef kimin hedefi olacaktır. Halkın mı? Böylesine partilerin mi? Halkın özlemini duyduğu rahat içinde, güven içinde, insan onuruna uygun seviyede yaşama ve yaşatma hedefine varılmazsa sonucun ne olacağı devrilen iktidarın âkıbeti ile artık anlaşılmalıdır. Eğer bu iktidar halkın özlemlerine uygun bir hedefe varsaydı ihtilâl olmazdı. Olsa bile halk iktidarına sahip çıkar, ihtilâl meşru olmazdı. İhtilâlin meşru olması, halkın iktidar devrilirken ona sahip çıkmak istememesi gibi bir iradeden doğmaktadır. Bunu böyle bilmek ve değerlendirmek icabeder.

Demokrasinin, hürriyet türküleri çağırmak, seçimden seçime koşmak, devlet idaresinde sıra savmakla erginliğe, oradan da kemale erişileceğini sanmak hatâlı bir düşüncedir. Çağımız bilim çağıdır. Her meselenin çözümü bilimsel kurallara uygun düştüğü oranda olumlu olur.

İşin temelinde yatan meselelerden işe başlamağa mecburuz. Ortadan dalış yapmakla, yandan girmekle bu iş yürümez, yürürse işte böyle demokrasi ve ihtilâl kolkola yürür.

Siyasi olaylar, sosyal olayları, sosyal gelişmeler, ekonomik olayları yaratan emek ve sermayenin karşılıklı münasebetlerine bağlıdır. Temeldeki unsurlar birbiriyle dengeli halde bulunmaz ve uyuşmazsa, en üstteki olaylarda denge bozulur. Bu iki kuvvet iyi geçinmeye mecburdurlar, zira ikisi de birbirine muhtaçtırlar. Birinin diğeri üzerinde baskı kurmak istemesi, ilerde tasfiyeye yol açar. Sarsıntılar toplumu yavaş yavaş kemirir ve nihayet toplumu yıkıma sürükler. Bu bilim kuralına ekonomik gelişmesi, teknik gelişmelere ayak uyduramadığı için, geri kalmış memleketlerin sosyal yapıları eklenirse, istikrarsızlığın asıl olduğu ortaya kendiliğinden çıkar. Şu halde ne yapmak lazımdır? Demokrasi bir tek kuvvetin sağ, sol yanlarını teşkil eden aslında bir parti olup, sun’î olarak iki parti gibi gözüken partilerin iktidarı paylaşma ve ele geçirme kavgaları ile kurtulamayacağına göre; onu erginliğe ulaştıracak tek yol böylesine tek partilere temsil ettikleri ekonomik unsurun şuuruna

varmalarını sağlayacak karşı kuvvetli temsil edecek partilere gelişmelerini kolaylaştıracak imkânlar sağlamak ve hukukî engelleri çoğaltmak değil, azaltmak ve tıkanıklıkları kaldırmak görevi düşmektedir. Bu işleri; Anayasa nizâmını koruyacak ve kollayacak ölçüde yaptıkları takdirde kendileri de huzura kavuşur. Anayasa nizâmı da…

Emek ve sermayenin karşılıklı münasebetleri ve dengeye kavuşmaları, demokrasiyi buhrandan kurtarır, bu yüzden de çağımız bilimleri demokrasiyi keyfilik değil, bir denge rejimi olarak tanımlarlar. Millî bakiyeler sistemi bu gerçeğe uygun düşmezse, şimdiye kadar alınmış olan her tedbir gibi bu da geçici olmaya mahkûmdur.

Politikacılar, bir toplum mühendisi sorumluluğu içinde bu kuvvetlerin dengesini bir an evvel sağlayıcı yönde çalışmalıdırlar. Geleceği, geçmişin tedbirleriyle dizginlememelidirler. Vicdan yağmacılığından kaçıp, demokrasinin bir denge rejimi olduğunu artık anlamalıdırlar.”

***

Adnan Aral’ın yâd edilecek ve unutulmaması gereken bir değerimiz olduğunu düşünüyor ve kendisini vefatının 37. yıldönümünde saygı ve sevgiyle anıyorum.

 

Bu yazı toplam 6758 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar