1. YAZARLAR

  2. Şeyhmus DİKEN

  3. Ahmed Arif’i 90 yaşında
Şeyhmus DİKEN

Şeyhmus DİKEN

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Ahmed Arif’i 90 yaşında

A+A-

Ahmed Arif’i doğumunun 90. Yılında anarken doğum meselesi aslında bir sebep olarak kabul edilmeli! Bu bağlamda sanırım öncelikle biyografik bilgi ile başlamak en iyisi.

 

Ahmed Arif bir çok kaynağa göre 21 nisan, oğlu Filinta'nın ölümünden sonra paylaştığı nüfus cüzdanına göre ise 23 nisan 1927'de Diyarbekir Suriçindeki Fatihpaşa Mahallesi (namı diğer Xançepek) Yağcı sokak 7 numaralı evde doğmuş.

Kendi anlatısına göre evleri, geniş avlulu, havuzlu, bahçeli, eyvanlı, yazlık kışlık odaları olan büyük bir evmiş. Şimdilerde örnekleri hayli az kalan bazalt taştan klasik Diyarbekir evlerinden biri. Ki bu ev 2010'lu yıllarda Abdullah Demirbaş'ın başkanlığı döneminde Diyarbakır Sur Belediyesi Meclis kararıyla Yağcı sokak ismi değiştirilerek Ahmed Arif sokağı yapıldı.

Babası Kerküklü Arif Hikmet bey, annesi Erbilli Sare Hanım. Daha iki yaşında iken annesini kaybeder. Onu emziren, büyüten, eğiten ve en az bir öz ana gibi bağrına basan bu sebeple 1983 yılında ölümüne kadar "analığı" Arife Önal'a saygıda kusur etmediğini öz anası gibi bildiğini hep anlatır.

Büyük bir Ermeni işadamı olan ve ipek böcekçiliği işi ile uğraşan Hovsep Kazazyan'ın Diyarbekir Balıkçılarbaşı semtinde 1915 Ermeni kırımına kadar ipek böcekçiliği borsası olarak kullandığı yapı, Ermeni tebanın kentin sicilinden düşürülmesinden sonra ilkokula dönüştürülür. İşte Ahmed Arif anaokulunu o binada okur ve okumayı orada söker. Şimdilerde o yapı Suriçi PTT şubesidir.

Babasının Siverek'in Karakeçi bucağına nüfus müdürlüğüne atanmasıyla ailece Siverek'e yerleşirler. Bu yerleşiklik babası Arif Hikmet beyin Harran kaymakam vekilliği dahil 12 yıl sürünce 1933-34 öğrenim yılında Siverek ilkokuluna yazdırılır. Okuma yazmayı Diyarbekir anaokulunda öğrendiğinden tez zamanda sınıfın  çalışkan öğrencilerinden olur.

Siverek yıllarını anlatırken bir anısını şöyle anlatır: "Siverek, o yıllarda Şehir ve Ordu mahallesi diye ikiye ayrılmıştı. Biz Ordu mahallesinde oturduğumuzdan, şehir mahallesi çocuklarını sürekli kovalardık. Kavga ederdik. Onlar da gider, üçüncü süvari alayına sığınırlardı. Süvari Alayının camları kırılmasın diye taş atmayı durdururduk. Orda doğulu askerler vardı, çıkar sapanla bizleri kovalarlardı."

"O yıllarda doğuda Umum Müfettişlikleri vardı. 'Vatandaş Türkçe konuş' diye mecburi bir kampanya başlatmışlardı. Türkçe dışında bir dil konuşanlar çarşıda, pazarda yakalanıp karakola götürülür. Haklarında soruşturma açılır. Dövülür, konuştukları her kelime başına ceza ödetilirdi".

İşte bununla ilgili bir yaşanmışlık...

"Siverek'te Kanlıkuyu diye bir yer var. Çok eski bir mekân. Harap ama bir bölümü ayakta. Yanında da bir karakol var. Karakolun yanıbaşında da bir yazlık kahve. Büyükçe bir yazlık kahve, 500-600 kişinin oturabildiği bir kahve. Önünde de koca bir dut ağacı var. Dallarına çanlar takmışlar. Serçeler gelip dut yemesinler, Oturanların başına da pislemesinler diye arada bir çanları çalıyorlar. Karakolla kahvenin arası 50 metre var, yok...

 

"Karakolun önüne yatırmışlar bir adamı. Sakız gibi bembeyaz bir donu, bir entarisi, gene ipekten bir puşusu bir ageli var başında. Adam yalın ayak. Polisler falakaya yatırmışlar. Tüfeği takmışlar adamın ayağına, veriyorlar falakayı. Adam 'ya Muhammed' diyor başka bir şey demiyor. Adamın Arap olduğunu anladım. Çünkü Kürt olsa başka türlü bağırırdı. Zaza olsa başka türlü. Ya mahkemeye gelmiş, ya hükümetle bir işi var. Ya da pazara gelmiş, yağ mı, yoğurt mu ne, bir şeyler getirmiş...

 

Dediğim gibi 4-5 polis adamı dövüyor. Biz çocuklar aşağı yukarı 70-80 metre kadar yukardayız. Olayı görüyoruz. Hepimizin ip sapanı var. İp sapan kullanmak ustalık ister. Gerçi her çocuk bir iki ayda öğrenir kullanmasını. Köylüler, çobanlar derler ki; 'Kürt, tabancadan tüfekten korkmaz, ip sapanından korkar.' Şimdi yumurta büyüklüğünde bir taşı düşünün vınlayarak geçiyor. Ve değdiği yeri paramparça ediyor. Göğüs olsun, kafa olsun, vurdu mu öldürüyor yani. ..