1. YAZARLAR

  2. Mehmet Mercan

  3. AKKUYU’NUN ÖYKÜSÜ
Mehmet Mercan

Mehmet Mercan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

AKKUYU’NUN ÖYKÜSÜ

A+A-

 

  • Akkuyu’da kurulmak istenen Nükleer santralın Çernobil ile büyük bir benzerliği var. O da su soğutmalı… Uranyumla çalışan bu tür santrallerde ısınan türbinleri soğutmak için denizden saniyede 30 metreküp su alınır. Bu su en az 10 derece ısınmış olarak denize geri boşaltılır. Böylece deniz suyu en az 10 derece ısınmış olur. Bu işlem yüzünden Akdeniz’in ekolojik dengesinin bozulmaması mümkün değil,., Suya az da olsa radyasyon bulaşması da cabası

 

Türkiye’nin enerji darboğazına gireceğinin belirdiği 1960’lı yıllarda  bu işin teknolojisini satan çok uluslu  firmalar Türkiye’ye “Nükleer santraller kurun” telkinleri yapmışlar…

Zaten her zaman öyle olmaz mı?

Bu telkinler yerini bulmuş ve etütler başlamış 1965 yılında.

Sonuçta, Türkiye’de nükleer santral kurulması kararlaştırılmış.

İncelemeler, araştırmalar 1968 yılına kadar sürmüş. Ve çalışmalar raporlara dökülmüş.

Sıra yer seçimine geldiğinde ilk,  İstanbul-SİLİVRİ’yi uygun bulmuş uzmanlar.

Çünkü, buradan üretilecek enerji ile Kuzeybatı Anadolu’nun elektrik açığının kapatılması amaçlanıyor öncelikle.

Derken bundan vazgeçilmiş. Bu kez Bursa’nın EŞKEL bölgesi uygun bulunmuş.

Ne var ki, Bursalılar buna tepki göstermişler. Buradan da vazgeçilmiş.

Uzmanlar bu kez güzelim Akdeniz’e inmişler. Geze geze de AKKUYUkoyunu bulmuşlar.

Sakin, ama güzel mi güzel bir yer. Sakin. Çünkü  Türk turizmi henüz bu kadar gelişmemişti.

Bölgede çalışmaya başlayan uzmanlar, burada da Bursa’daki tepkilerin benzeri ile karşılaşmamak için köylülere  “Fabrika kuracağız” demişler  Çevredeki gariban köylüler sevinmiş tabi…

Ne yazık ki sevinçleri kısa sürmüş. Bir süre sonra Türkiye Elektrik Kurumu tarafından çalışma alanının girişi tel örgülerle kapatılıp kapısına da “Akkuyu Nükleer Santral Tesis Grup Müdürlüğü” tabelası asılınca işin farkına varılmış…  

İşte, o zaman kopmuş dananın kuyruğu, işte o zaman başlamış tepkiler ve büyümüş.

Gün gelmiş, çevre köylüleri, uzmanları köylerine sokmamışlar. Gün gelmiş Türkiye’nin dört bir yanından çevreci gönüllüler, Silifke’ye, Taşucu’na doluşmuş mitingler, yürüyüşler, eylemler yapılmış.

Hatta davalar bile açılmış Akkuyu’nun, Akdeniz’in kurtuluşu adına…

Her gelen hükümet konuyu ele almak istiyor, ama  bir türlü uygulamaya geçmeye cesaret edemiyordu.

Geçen yıllar içerisinde defalarca ele alınan Akkuyu Dosyası her seferinde rafa kaldırılıyordu.

 

VE ÇERNOBİL

Derken günlerden bir gün, 26 nisan 1986 günü yerel saatle 01,30 sıralarında tüm dünyayı sarsan kara haber Türkiye’ye de ulaştı.

Sovyetler Birliği topraklarının ortasında Ukrayna’da Dünya’nın en büyük Nükleer Merkezi olmaya aday Çernobil’deki Atom santralının patladığı duyuldu…

Patlama sonucu yayılan ağır radyasyon başta Sovyetler Birliği’nin büyük bir bölümü olmak üzere tüm Avrupa’yı, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri ve tabii Türkiye’yi de etkiledi.

Kim bilir, belki de son yıllarda ülkemizde artan kanser vakaları Çernobil’in eseri…

Uzmanlar Çernobil’deki patlamanın Hiroşima’ya atılan atom bombasının 500 katı şiddetinde olduğunu öne sürdüler.

Nasıl ki 6 Ağustos 1945 günü Hiroşima’ya atılan Atom bombasının yaydığı radyasyonun tahribatı günümüze kadar sürüyorsa, Çernobil’in de tahribatı da günümüzde niye sürmesin ki?.

Nitekim; Alman Radyoaktiviteye Karşı Korunma Dairesi geçen yıl yaptığı açıklamada, Çernobil faciasının üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen, özellikle Almanya'nın güneyindeki ormanlarda radyasyon tespit edildiğini açıkladı. Yetkililer Bavyera ormanlarında bitkilerde, toprakta ve hayvanlarda yapılan ölçümlerden sonra bu bölgede avlanan yaban domuzlarının yenilmemesini istediler.

Evet. 29 yıl olmuş Çernobil patlayalı. Dile kolay 29 yıl…

Çernobil Reaktör Kazası, bir deney sırasında meydana gelen 20. yüzyılın en büyük nükleer kazasıdır. Ukrayna'nın Kiev iline bağlı Çernobil kentindekiNükleer Güç Reaktörünün 4. ünitesinde 26 Nisan 1986 günü erken saatlerde meydana gelen nükleer kaza sonrasında atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı 30 Nisan 1986 günü tüm dünya tarafından öğrenildi.

Patlamada hayatını kaybetmiş 60 bin insan bir bakıma kurtulmuş sayılır.

Asıl felaketi hayatta olan milyonlarca insan yaşıyor hala. Ve sonraki yıllarda radyasyona maruz kalmış hamile kadınlardan doğan “Hilkat Garibesi” çocuklar.

Kimi kolsuz, kimi bacaksız, kimi gözsüz, kimi tepegözlü binlerce garip yaratık…

1996 yılında Silifke’de düzenlenen “Nükleer karşıtı” eyleme katılmak üzere gelmiş olan Çernobil tanığı Ukraynalı gazeteci Lobov  Kovalevskaya ilk 10 yılın bilançosunu şöyle açıklıyordu.

“Aradan 10 yıl geçti. Ama Çernobil’in etkileri, yıkımı hala sürüyor. Bu faciadan sadece Ukrayna’da 7 milyondan fazla insan etkilendi. 2 milyonun üzerinde insan ciddi hastalıklar taşıyor. Bunların 919.500’ü çocuk.

Uzmanlar bu çocukların yüzde 60’ının ileride troid bezi kanserine yakalanacaklarını söylüyorlar. Amerika’da hücre ve molekül araştırmaları uzmanı Dr. John Goffmann’a göre,  radyasyona maruz kalmış yetişkinler içinde en az 475 bin kişi kan kanserinden ölecek.

Kazadan sonra sızıntı olan bölümün üzerine kurşun ve beton döken uçağın pilotu da “Aplestik Anemi” den öldü. Halen yılda en az 7 bin kişinin kan kanserine yakalanma riski var…” 

Ukrayna’nın, Çernobil kazası nedeniyle maddi kaybı 140 milyar doların üstünde oldu..

Ukrayna hükümeti sadece kazada yayılan radyasyonun temizlenmesi için beş milyar dolar harcadığını açıkladı.

7,1 milyon insanın ciddi sağlık sorunları yaşaması da cabası…

 

AKKUYU’DAKİ ÇERNOBİL

Biliyor musunuz?

Akkuyu’da kurulmak istenen Nükleer santralın Çernobil ile büyük bir benzerliği var. O da su soğutmalı…

Uranyumla çalışan bu tür santrallerde, enerji üretimi sırasında ısınan türbinleri soğutmak için denizden saniyede 30 metreküp su alınıyor. Alınan suyla türbinler soğutulduktan sonra en az 10 derece daha ısınmış olarak denize geri boşaltılır. Bir başka ifade ile, eğer mevcut deniz suyu 20 derece ise en az 30 derece sıcaklığında tekrar denize bırakılıyor.

Bu işlem esnasında az da olsa suya radyasyon bulaşıyor.

Bilim adamları, bu şekilde kaynağına boşaltılan suyun denizlerde büyük tahribat yaptığını, ekolojik ve biyolojik yaşamı bozduğunu belirtiyorlar. Mevcut yaşam bitiyor ve bir başka yaşam başlıyor denizde…

Bilindiği gibi, bölgemizdeki deniz akıntısı İskenderun körfezine doğrudur. Bu da, Akkuyu’daki radyasyon bulaşığı suyun İskenderun’a hatta daha aşağılara kadar olan geniş bir bölgeyi etkileyeceği anlamına gelir.

Bu arada yeri gelmişken, Çernobil’deki patlamanın su soğutma ünitelerindeki arıza yüzünden meydana geldiğini de hatırlatmakta fayda var…

Soğutma suyunun çekildiğini geç fark eden Sovyet uzmanlar daha sonra suyun seviyesini yükseltmeye çalışmışlarsa da iş işten geçmiş. Ve yüzyılın en büyük felaketi gerçekleşmiş…

 

VE DİĞERLERİ…

Nükleer kazalar, Çernobil’le başlayıp, Çernobil’le bitmiyor kuşkusuz.

Daha önceleri de pek çok ülkede kazalar olmuş. Hala da olmakta…

Örneğin Rusya’da Çernobil kadar ünlü bir kaza daha var; KYTSHTYMkazası.

1957 yılında meydana gelen bu kazayı bir Rus bilim adamı 1973 yılında batılılara şöyle anlatıyordu.

“Kazadan sonra Kytshtym’da gördüğüm tek şey, ıssız, bomboş bir araziydi.Toprak ölmüştü. Köylerin, kasabaların evlerin, insanların çayırların, hayvan sürülerinin yerinde yeller esiyordu. Bölge adeta yüzlerce kilometrekarelik bir ay yüzeyi gibiydi. Ve bu arazi kullanıma, üretime kapalı olarak belki yüzlerce sene böyle kalacak. Bu günlerde bile doktorlar buraya yakın yerlerde oturan kadınların doğum yapmamasını istiyorlar. Ekim yapmak, göllerde balık avlamak hala yasak…”

Ve MİNİMATA faciası…

Türkiye’de kurulmasına çalışılan 600 MGW nükleer enerji santralinin aynısı Japonya’nın Minimata kasabasında kuruluydu. Uzmanların anlatımına göre bu kapasitede bir nükleer santral denizden saatte 108 bin metreküp soğuk suyu emer ve ısıtılmış olarak geri boşaltır. Bunun için de denizin içlerine doğru geniş ve uzun borular inşa edilir.  Bu boruların temizlenmesi için de sürekli klor kullanılır. Bu işlem için kullanılan klor da santralden elektroliz yolu ile elde edilir. Bu kez de çok tehlikeli bir cıva kirlenmesi söz konusu olur.

Bir hesaba göre bu borulara 24 saatte 2 ton kadar klor enjekte edilir. Denize akıtılan klor ayrı bir kimyasal atık olarak etrafa yayılır.

Minimata bölgesinde cıvadan kirlenmiş denizden balık yiyen binlerce insan ölmüş, bir o kadarı da sakat kalmıştı.

Günümüzde bu tür cıva zehirlenmelerine doktorlar “Minimata Hastalığı” diyorlar…

----------------------------------------------

YARIN: Dünya vaz geçiyor

 

Bu yazı toplam 864 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.