1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. BAKIR MAŞRAPA
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

BAKIR MAŞRAPA

A+A-

   Ne çok severdim; karanlık, izbe yerleri… Ulaşılması zor yüksek tepeleri, dağları; çıkılması zor ağaçları, kale burçlarını… Yıkıntılar, eski kalıntılar, göçten arta kalanlar…

Oralara neden giderdim sahi? Şimdi, çocukluk deyip geçebilirsiniz. Öyle değil! Yani sadece çocukluk değildi beni oralara çeken. Gerçi her çocuk sevmez mutlaka korkar da o kuytu köşe bucaktan, karanlıktan… Oysa ben ne çok girerdim öyle yerlere… Beni bulamadıklarında annemin aklına hemen o tür yerlere bakmak gelirdi. Mutlak orda da bulurlardı beni.

Annemin bir dikiş makinesi vardı. Singer. Masurayı yerine koyup dikiş dikmeye başladı mı, oturur onu izlerdim. O makinenin tıkırtısı o mekanik ses ninni gibi gelirdi bana. Makine bir ceviz dolap içinde gizli dururdu. Dikiş dikme vakti geldiğinde onu sandığın üzerine çevirir, kapısını açar ve içerdeki pedalı çevirirdi. Tıkır tıkır tıkır da tıkır… Bazen bir türkü tuttururdum o müzikle… “Makaram sarı bağlar lo/Kız söyler gelin ağlar/ Niye ben ölmüşmiyem lo/ Asya da karalar bağlar…”

Bir gün evde sıkıldım. Bütün girilebilecek yerlere girmiş, merakımı gidermiştim. Ne çok saklambaç oynardım. Hem beni ararlarken seslenmeleri hoşuma dahi giderdi. Ne denli geç bulurlarsa o kadar sevinirdim. Onlarsa korkar, hatta telaşlanırlardı bile.

Yine sıkılmışım. Annemin makinesiyse kapalı, müziğim de yok. Nereden aklıma esti bilmem; birkaç bisküvi alıp makinenin içine giriverdim. Kapısını da içeriden örttüm. Oh yeterince karanlıktı. Korkmadın mı demeyin. Öyle yerlerden hiç korkmadım. Hemen, kendimce kurduğum hayal âlemine dalar giderdim… Yine öyle oldu. Kendimi prensesi karanlık ve ürkütücü kuleden kurtaracak prens yerine koydum. Belimde dayımın yaptığı tahta kılıç var nasılsa…

Beni arayan annemin sesini duyuyorum tek göz odamızın penceresinden… Eskiden saklandığım tüm kilerlere, avlusunu ortak paylaştığımız diğer komşuların tek göz odalarına, mutfaktaki ocağın içine… Teldolabı yerine kullandığımız büyük yayvan hasır sepetin altına dahi… Artık telaşlanmaya başladıklarını hissediyorum. Hepsi beraber, ağlayan annemle beraber aramaya devam ediyorlar. Bense masalın içine kaçmış, orada kaybolmuşum. Zevk içindeyim. Arada bir tıkırtı yapıyorum. Gelip odaya bakıyorlar; bir şey göremeyip tekrar aşağıya iniyorlar. Uyumuşum. Babama kara haberin ulaştığını, onun hiddetli ve sinirli bağırışıyla uyanınca fark ettim.

Artık çıkmam gerekiyordu ama bu kez de babamın korkusundan çıkamıyorum. İş uzamış, olay büyümüştü. Fatihpaşa polis karakolu hemen elli metre uzağımızda. Haber verilmiş. Tüm Gâvur Mahallesinde beni arıyorlar. Odaya girip annemi teselli edenler dikiş makinesinin içinden gelen sesleri duyunca beni uyur durumda buldular. Ağlamalara, sevinç gözyaşları da katılınca birden düğün yerine döndü evimiz. Öpenler, kucağına alanlar…

Çocukluğum ve genç zamanım da dâhil bitpazarlarına gitmeyi, eprimiş giysilere, eski radyolara, dolmakalemlere, rengârenk düğmelere ya da eski tahta ve demir aletlere bakmayı ne çok seviyorum, bilemezsiniz. Şu yaşımda halen bitpazarlarına gidip oralarda zaman geçirmeyi, sadece merak ettiğimden yapmıyorum. Onlardaki saklı kalmış saydığım hayat ışığıdır  belki de beni bu denli cezbeden… Elimi sürdüğüm vakit daha önceki sahiplerinin ruhu geçiyor bana sanki… Öyle hissediyorum.

Gezinirken bir maşrapa gördüm. Bakırdan, çift kulplu, içi kalaylı… Eski bir dostu görmüş gibiydim, sanki… Anılar çepeçevre beni kuşatmıştı. Diyarbakır Sur içinde Direkçibaşı sokakta bulunan dedemlerin evinde buluvermiştim kendimi…  O maşrapanın benzeriyle az mı ayran içmiştim. Aynından bize de yaptırmıştı sonraları dedem. Diyarbakır’ın sıcağını küçük bardaklar kesmezdi ki… Şöyle kana kana içmek için büyük bir tas ya da maşrapa gerekirdi. Buz gibi ayranı doldurduğunda dışındaki buğuyu görmem bile beni ferahlatırdı; derin bir oh çekerdim içtiğimde... Ah anılar; ah evim, mahallem nerelerde şimdi…

Bin bir özlemle elime aldım bakır maşrapayı; gayri ihtiyari altına baktım. Gözlerimden akan yaşlar altında dedemin soyadını okudum.  O saat, o dakika, bakır maşrapa evim, mahallem anılarım oluvermişti.

 Kendimi Gregor Samsa gibi böcek olarak hiç hissetmedim. Ne devletin, ne savaş tüccarlarının, ne de insanların baskısı beni insanlıktan alaşağı edemedi. O baskılar beni yıldıramadı. Kimse beni bu topraklara yabancılaştıramadı. Toprağımdaki Kürt Hasan, Alevi Hüseyin, Süryani Pıtrıs, Yahudi Mario, Arap Abdurrahman ya da Türk Ahmet benim gönül dostlarımdı. Ne kendime ne de yurduma yabancı hissediyordum kendimi… Ne vakit ben, Anadoluluyum desem; memleket hayat olup doluyor hasretle içime…

Elimde maşrapa özlem dolu anılarda memlekete gidiyorum.

 

 

 

Bu yazı toplam 724 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.