1. YAZARLAR

  2. Zeynep ABBASOĞLU

  3. Baş Göz Üstüne
Zeynep ABBASOĞLU

Zeynep ABBASOĞLU

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Baş Göz Üstüne

A+A-

        

 

 

Çoğu zaman yolun uzun, ya da kısa olması fark etmiyor, bize sürprizler hazırlaması için. Kapıyı çekip çıktığınız anda hikaye de otomatik olarak başlıyor. Hele ki arkadaşlarla çıkılan bir yol ise hikaye komedi tadında da olabiliyor.

Geçen hafta üç arkadaşım ve ben, ani bir plan ile Diyarbakır ve Mardin’e gitmeye karar verdik. Neden bu kadar sıcakların bastırmasını bekledik, hiç bir fikrim yok, ama demek ki kısmet o zamanıymış.

Mardin’i ikinci, Diyarbakır’ı ise ilk görüşüm idi. Ne çok güzellikten mahrum kalmışım meğer...Sevdiğim bir şehri, her yönü ile tanımayı, sokaklarını, dükkanlarını neredeyse ezbere bulabilecek kadar bilmeyi  seviyorum. Mardin’i  ikinci seferde tam da böyle dolaştım. Hatta o derece ki Sabancı Müzesini gezerken, bir sonraki seksiyondaki eserleri bile çok net hatırladım ve arkadaşlarıma ilerde çok güzel eserler var diyerek mihmandarlık yapmaya kadar götürdüm işi. Seyahatin, Ramazan ayına denk gelmesi  aslında bir bakıma hayırlı oldu. Hayalini kurduğumuz yemeklerin çoğuna gündüz saatlerinde lokantaların kapalı olması sebebiyle ulaşamadık. Bu da en azından beş yüz kalorilik bir tasarruf anlamına geldi. Hal böyle olunca uzun uzun gümüşçülerde vakit geçirip, dostlar alışverişte görsün dedik. Bir alışveriş canavarı olarak Mardin’e ilk gelişimde, her şeyden fazlası ile aldığımdan, elimi kolumu sallayarak gezmenin, hatta mavi renkli bademlerden bile almayıp, alanlarınkinden otlanarak dolaşmanın muhteşem hazzını yaşadım. Gerçekten dünya varmış.

Oralara kadar gelip Deyrulzafaran Manastırını ziyaret etmeden dönmek olmazdı. Manastırdan Mezopotamya’ya bakarken, orada yaşamış uygarlıklardan geriye kalan zenginlikleri düşündüm. O kadar yüklü bir miras bırakmışlardı ki, dükkanların vitrinlerinde bile dekor olarak onlardan kalan toprakaltı çanak çömlekler kullanılıyordu. Tarihsel zenginlik böyle bir şey olsa gerek. Arkeolojik eserlere bu kadar kolay ulaşılabiliyor olmasını kıskanmadım dersem yalan olacak.

Asıl sürprizin büyüğünü Diyarbakır, Mardin karayolunda yaşadık. Tomaların, askeri araçların, makinalı tüfeklerin gölgesinde, sanki yola güzellik  katsın diye bırakılmış genç bir oğlan kiraz satıyordu. Tahta bir kasanın üstüne oturmuş, başını önündeki kitaba eğmişti. Kiraz alalım diye durduğumuzda, kitabının arasına gördüğüm en doğal ayracı, ince bir ağaç dalını koydu ve kapattı. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okuyordu. Gerçek hayatta değil de sanki bir film platosundaydık ve genç çocuk “Bat dünya bat” “Kör ol da kiraz sat!” diye haykıracaktı.

Diyarbakır’ı görmeden de, oralı olan dostlarımdan dolayı zaten seviyordum, ama görünce çok sevdim. Hüzünlü, mağrur, görmüş geçirmiş “Doğunun Paris’i” değil de bana göre “Doğunun İstanbul’u” denebilecek bir şehir. Bir iki günlük bir gezi Diyarbakır’ı tanımaya yetmez gibi geldi bana, o yüzden en kısa zamanda Umut Ciğer’de kebap yiyip, Hasan Paşa’da kahve eşliğinde Ahmet Kaya dinlemek için tekrar gelmek istiyorum. Hasan Paşa’dan satın aldıklarıma gelince, Amed Spor atkısı, Ahmet Kaya kartpostalı ve tavus kuşlu küpeler.

Daha ne olsun, bundan iyisi Şam’da kayısı...

 

 

 

 

Bu yazı toplam 3695 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.