1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. BİR FİLM, BİR ÖYKÜ VE HAYALLER
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

BİR FİLM, BİR ÖYKÜ VE HAYALLER

A+A-

                                   

 

Gözümü her kapayışımda hayal dünyasına yuvarlanıyorum. Sizce iyi bir şey mi bilmem ama bana iyi geldiği kesin. Buna bazen okuduğum bir kitap, ufacık ama beni derinden etkileyen bir cümle, bir şiir ya da bir film sebep olabiliyor. Belki de bu benim ruh halime uygun bir durum… Bir şey benim içimde yatanı uyandırıyor ve ben hülyalara, daha doğrusu öykülere bodoslama dalıyorum. Bununla da yetinmeyip öykünün kahramanlarından biri oluveriyorum.

İki yıl önce bir film izlemiştim. Geçmiş gün unutmuşum. Bir arkadaşla bu filmin konusunu ilgilendiren bir durum paylaşınca içimde bir ışık yandı ve filmi tutup tekrar izledim. Filmin İngilizce adı “The Magic of Belle” Adanın Büyüsü adıyla Türkçe dublajla da yayınlandı. Alkolik ve sakat bir yazarın karısını kaybettikten sonra yazmayı bırakması sonucu hayata küsmesini anlatıyor. Yeğeninin biraz dinlenmesi için onu getirdiği bir sayfiye evinde yan komşusu olan bir kadın ve onun üç kızıyla tanışması belki de hayatının seyrini değiştiriyor. Onun yazar olduğunu öğrenen evin hayalperest kızı ona öykü yazmayı öğretmesi için biriktirdiği parayı teklif ediyor. Yazarsa ona neyi gördüğünü değil de asıl görmek istediğini hayallerinde canlandırmasını  öğretiyor. Yo, filmi uzun uzadıya anlatmayacağım; izlemek isteyeceğinizden ya da çocuklarınızla paylaşacağınızdan eminim. http://www.altyazilifilm.org/the-magic-of-belle-isle-2012.html

Bu filmi izlerken ve sonrasında çok düşündüm. Bu ülkede kaç çocuk ona yazmayı öğretmesi için biriktirdiği parayı teklif eder. Teklifi bırakın kaç çocuk bunu düşünebilir. Kendimi ve birkaç arkadaşımı düşündüm. Evet, ben ya da biz bunu yapabilirdik. Ne yazık ki çocukluğumun mahallelerinde böyle bir yazar hiç tanımamıştım. Üstelik hayal de kurmazdı ki kimse…

Bense uydurduğum hayali kahramanlarla devamlı bir macera içindeydim diyebilirim. Kendimle başbaşayken, özellikle kitap ya da öykü okurken dalar giderdim. Annem bunun farkına varır ve beni yanına çeker  “haydi anlat bakalım bu gün ne düşündün, nerelere gittin” diye sorardı… Anlatırdım, o da beni sevgi ve ilgiyle dinlerdi. Onların bazılarında annem de olurdu. Biliyorum, o da çokça hayal kurardı, hatta bize de anlatırdı. Öyle inandırıcı olurdu ki bazen gerçekle, hayalleri birbirine karıştırırdım…

Yalnızlığı hayal kurmak için pek çok kere tercih etme nedenim bu olsa gerek. Evet, yalnızlığı, kitapları hatta müzik dinlemeyi bunun için seviyorum.

Dün, filmi izledikten sonra Yelda Karataş’ın Tilki Yayınlarından çıkan öykü kitabı “SAFRAN ÇİÇEĞİ”ni tekrar elime aldım. Hayallere ya da gerçeğe en çok ihtiyaç duyduğum zamandı.  Okumaya iyice dalmışım. Öyküler beni cerbezesi altına almış geçmişin o acıyan girdabında dönenip duruyorum. Öyküleri birbiri ardına tekrar tekrar okuyorum. Aynını ya da benzerlerini ben de yaşamış mıydım? Diye soruyorum hayal eden usuma… Yaşadım, hatta orada onlarlaydım diye buna kendimi bile inandırıyorum…

Gecenin Sütü öyküsü beni Diyarbakır’ın caddelerine, sokaklarına götürüyor. Gecenin üşüten ayazında elimizde kovalar ve fırçalarla kimi duvarları rengârenk boyamaya bazılarına da afiş yapıştırmaya gittiğimiz heyecanlı zamanlara gidiyorum…

Elimizde sut kostik kovası; elimiz yapış yapış… Kostikse çok sıcak, üstelik elimizi yakıyor; elimiz parça parça… Gizlice kimseye görünmemeye çalışırken de önemli bir iş yaptığımızın bilincindeyiz. Daha çok genç yıllarımız hatta çocuksu yıllarımız… Yanımızda düşen yoldaşların görüntüleri, mitingler, bildiriler, marşlar…

Sut kostik yani NAOH sodyum hidroksit. Yapışkan olduğundan tercih nedenimiz. İçine stearik asit konduğunda ise Gomarabik denilen zamk elde ediliyor. Lise de çok kullanmışlığım var.

Yelda Karataş’ın öyküsünde ise sut kostik bilinçli bir göndermeyle “süt kostik”… Öyküyü okurken kendinizi öykü kahramanlarıyla heyecanlı bir maceranın içinde illegal hissediyorsunuz. Yakalanma korkusu, polislerin kovalaması sizi esrarengiz kargacık burgacık Kasımpaşa sokaklarına, roman mahallelerine, mezarlıklarına götürüyor. Kendinizi bir gecekondu odasında taze çayın o otayan yatıştıran kokusuna bulanmış buluyorsunuz.  O anda direnen bir tersane işçisinin sosyalist düşünceye yakınlığına sevinip; Yeşilçam filmlerinde yetişip kurtaran kahramanı alkışlar gibi çok yaşa da diyebilirsiniz benim gibi… Öykünün sonu ise neden sut değil de süt kostik dendiğini anlatıyor size… Bundan sonrasını kitabı alıp okur ve sonunu öğrenebilir ya da hayal kurabilirsiniz; bu sizin hayalleri ve okumayı ne kadar sevdiğinizi gösterir sadece… Safran Çiçeği içinde yedi güzel öykü var sizi hayal ettiğiniz yere götürecek ki beni alıp ait olduğum memleketime, dahası içimdeki şiire götürdü. Neden sizi de götürmesin ki…

Her daim okumayı, kitaplarda kaybolmayı tercih edenlerden oldum. Hayallerinizde her şeyi yapabilir, her yere gidebilir, hatta her biçime girebilirsiniz.

Bir film, bir öykü ya da şiir sizi de hayallerinize neden götürmesin ki… SAFRAN ÇİÇEĞİ böyle bir kitap… Mario Levi’nin deyişiyle yılların akışıyla bilgeleşmiş bir kadının sesi; derinlerden gelen bir çığlık…

Bu yazı toplam 611 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.