1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. ÇOĞUNLUKTAN AZINLIĞA
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

ÇOĞUNLUKTAN AZINLIĞA

A+A-

                                           

 

Bu coğrafya nicedir kendini çoğunluk kabul eden bir zümrenin tahakkümü ve baskısı altında. Neredeyse Yüz yıla yakın zamandır bir azınlık kavramıdır gidiyor.  Gerçi Osmanlı döneminde de bunu ‘ekalliyet’ sözüyle kullanmışlar. Nedir azınlık: TDK sözlüğüne göre; “Bir toplulukta herhangi bir nitelik bakımından ayrı ve ötekilerden sayıca az olanlar, ekalliyet, çoğunluk karşıtı”. Kısacası çoğunluğun içinde azsanız ayrık otu misali önce tecrit ediliyorsunuz, sonra da ayıklanıyorsunuz. Tabii ki bu durum uluslaşma süreciyle birlikte belli bir ivmede hız kazanarak başladı aynı hızla olmasa da, aynı minvalde usul usul gidiyor. Dikkat ederseniz Rönesans ve reformdan yoksun bırakılmış İslami coğrafyada, kendini cumhuriyet olarak kabul eden devletlerin tümünde anti demokratik bir şekilde çoğunluğun azınlığı bir cendere içinde tutan bir yaşam tarzı mevcuttur. Bu tür devletlerin başında olan hükümetler ve diktatörler İslam’ın en tutucu ve bağnaz yanlarını kullanarak halk üstünde istediği yönetim tarzını benimsetmekte; üstelikte bunu normal olarak kabul etmektedir. İşte ülkemizde 1923 yılından beri güya halkın kendi kendini idaresi sayılan cumhuriyet rejimiyle yönetilmekte olmasına karşın anti demokratik yasalarla idare edilmektedir. Bu yönetimin sürmesinde halkın köylü nüfusunun çoğunlukta olması,  buna karşın eğitimli insan sayısının azlığı söylenebilir. Oysa asıl az olanın bu tür ülkelerin yönetiminde olup doğrudan sermayeyi ve üretim araçlarını elinde tutan egemenler olduğu aşikârdır. Esas olarak azınlık kavramını açıklamak için ülke tarihinin yüz yıl öncesine dönmek ve bu durumu bir kez daha açıklamak gerekir.

 

       Birinci Dünya Savaşının buhranlı yıllarında milliyetçiliğin öne çıkmasıyla başlayan uluslaşma sürecinde Bu topraklarda binlerce yıldır oturan Osmanlı’nın ekalliyet dediği Hristiyan dinine mensup Ermeni, Rum ve Süryani halklarının önce bir takım pogromlarla baskı alınması sonra da tehcir ve kıtalle azınlığa düşürülüp asimilasyonuna dayanır. Aynı şekilde Müslüman halklarında kimi zaman yok sayılarak,  çeşitli baskılarla asimilasyonuna dayanır. Görece azınlıkta olan Hristiyan nüfusun menkul ve gayri menkullerin en az %65-70 gibi bir miktarına sahip olması da uluslaşma sürecinde sermayeye el koyabilmek için imha ve sürgünü  bir çözüm olarak getirmiştir. İşte herkesin bildiği 24 Nisan 1915 sonucu genç Türkiye Cumhuriyetine azınlık kavramı da bir program dâhilinde girmiş oldu.

    Sadece 1915 ve sonrası da değil çeşitli vesilelerle Osmanlı bakiyesi halklara çeşitli pogromlarla yeni oyunlar oynanmış, bu durum halkların daha da azalmasına neden olmuştur. Bunlardan ilki 1924 Rum mübadelesidir. Anadolu’nun öz halkı olan Rumlar Yunanlı sayılarak Müslüman nüfusla mübadele edilmiştir. Daha sonra da 1941 den Ermeni Rum, Süryani ve Yahudilerin 20 ila 50 yaşları arasındaki erkekleri 20 Kur’a Nafia askeri olarak kahverengi üniformalar giydirilerek hava alanı ve yol yapımında çalıştırılmak üzere askere alınmıştır. Kasım 1942 ve Ocak 1943 yılları arasında varlık vergisiyle önceden tespit edilmiş Hristiyan azınlığın malları bir gecede el değiştirmiş veremeyen gayri Müslim azınlık Erzurum Aşkale’ye sürgüne gönderilmiştir.  6–7 Eylül olaylarında Dükkânlarına ve evlerine yapılan baskınlar ve yağmalarla Rum ve Ermeni nüfus infialle tekrar göç etmek zorunda bırakılmıştır. Ha keza 1966 Kıbrıs, 1974 Kıbrıs müdahalesinde de Rum nüfusa yine yol görünmüştür. Tabi bunca baskılar sonucu Ermeni, Süryani, Kildanı ve Ezidi nüfus bir kez daha çeşitli korkularla göç etmek zorunda kalmıştır. 1933–1934 yılları arasında ise bu kez aynı oyunlar Kırklareli ve Trakya’da yaşayan Yahudi azınlığa oynanmış, Hükümetin dahli olduğu hayli aşikâr bir şekilde Yahudi nüfus korkularla göç ettirilmiş, yerinden yurdundan olmuştur. Trakya Yahudileri önce İstanbul’a sonradan da Filistin’e göç etmek zorunda kalmıştır. İkinci dünya savaşı yıllarında ise Türkçülüğün Nazilerin etkisinde antisemit bir darbeyle Yahudi nüfusa olan baskısı, Almanların yenilgisiyle belki de toptan imhasını yarım bırakmıştır.

 Ne yazık ki bu tür oyunlar hiçbir zaman son olmamış, azalarak da olsa devam ettirilmiştir. Halkın özgürleşme süreçlerinde yapılan darbelerle demokratik yasalar anti demokratik bir şekilde değiştirilmiş, özgürlüğe hevesli gençlik ve hak arayan işçiler zindanlara düşmüştür. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi darbelerle sosyalist gençlik zindanlarda azınlık durumuna düşürülmüştür. Yine bu coğrafyanın asıl halklarından olan Kürtlere ve Dersim halkına çeşitli baskılarla ağır bir asimilasyon uygulanmış; hatta Kürt Halkı yıllarca yok sayılmıştır. Çoğunluğun azınlığa tahakkümüyle seçimlere baraj konularak halkın oyları hiçe sayılmış, verilen oylar güya boşa gitmesin diye Egemen Partilerin hanesine yazılmıştır.

  Tüm bu durumların ışığında azınlık kelimesine ve azınlık olma durumuna daha farklı bir gözle bakmak zorundayız. Oldum olası bir kaç kelimeden nefret ediyorum. Biri azınlık, diğerleri ise hoşgörü ve empati kelimeleri… Kelime anlamları dışında hep şöyle bir duygu hissettirir karşıdakine: “Bak ben sana empati duyuyor ve hoşgörüyle yaklaşıyorum. Bizim ekmeğimizi yiyor, bizim suyumuzu içiyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz” Türkiye Özgür ve demokratik bir şekilde yönetilip, halka da eşit haklara sahip vatandaş gözüyle bakmadığı; Sünni azınlık diğer dinlere karşı baskısını devam ettirdiği sürece demokratik bir devlet olamayacaktır. Yani bu kelimeleriniz ve biçtiğiniz bu kötü yaşam sizin olsun. Bize düşen özgür bir toplum için az olanın asıl çoğunluk olduğunun bilincinde olarak mücadele etmektir.

    

Bu yazı toplam 757 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.