1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. DAHA ÇOCUKTULAR
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

DAHA ÇOCUKTULAR

A+A-

Bir çocuk doğduğunda, kaderi alnına yazılır derler. Çocukluğumda etrafımdaki genç ölümlerde ne çok duyardım bu kader sözünü ki kedere akan şiir gibidir… Alınyazısı derlerdi ya herkesin alnına bakardım, çok bi çocukken... Yaşlı yüzlerdeki alın çizgilerini, göz ve ağız kenarındaki kırışıkları yazıya yorardım lâkin genç çocuk yüzlerinde hiç harf göremezdim; o yüzden alınyazısı hep merak ettiğim bir yazıdır ki ancak çözdüm… Sizlerin de çözdüğünüzü biliyorum.

Memleketlim koca şair Ahmed Arif ne güzel sözlemiştir kaderi “DİYARBEKİR KALESİNDEN NOTLAR    VE ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ şiirinde:

“Doğdun,/Üç gün aç tuttuk/Üç gün meme vermedik sana/Adiloş Bebem,/ Hasta düşmeyesin diye,/Töremiz böyle diye,/Saldır şimdi memeye,/Saldır da büyü...

Bunlar,/Engerekler ve çıyanlardır,/Bunlar,/Aşımıza, ekmeğimize/Göz koyanlardır,/Tanı bunları,/Tanı da büyü...

 Bu, namustur/Künyemize kazınmış,/Bu da sabır,/Ağulardan süzülmüş./Sarıl bunlara/Sarıl da büyü...”

Alınyazısı denilen o görünmez, bilinmez, hatta okunmaz muamma nedense sadece bizlere kıt geçinen, zor işlerde çalışan emekçi ailelerinin bireylerine has olmalı… Genç ölenler toprağın bağrına bırakıldığında çiçeklere dönüşür ya rahmet yağar üzerlerine; yine bu olaya şahit olan yaşlılar, tanıdıklar “vah vah tüh! Alınyazısı işte, mukadderat; ne yapabiliriz ki, Allah’ın emri işte…” Bazısı bunu daha büyük sözlerle anlatır. ‘Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır!’ Üstelik bunu mezar girişlerine büyük hatta kocaman harflerle yazarlar. Ola ki başka sebepler ararlar diye…

Elbette her canlı doğanın diyalektiği gereği bir gün mutlak ölecektir. Doğal olana, zamanlı olana sözümüz yok. Bizim lafımız, bu yazıyı yazmama sebep olan emekçi, kıt geçinen ailelerde yaşanılan ve sadece onlara reva görülen ölümlere…

Gün olmasın ki bir inşaatta, maden, kömür ve taş ocaklarında alınmayan önlemler nedeniyle kaza ölümleri yaşanmasın… Bu iş yerlerinde, her şey, meta karşılığı olan kâr ve zarar hesabıyla ölçüldüğünden, o ölen işçilerin hiçbir değeri yoktur patron müesseselerinde… Ölenlerin önceki yıllara ait ölümleri iş zayiatı şeklinde yevmiye defterlerinde ya da araştırmacıların istatistiksel raporlarında gösterilmiştir. Bu iş kazalarında böyledir de askerlik ve polislik olunca da devreye hemen ‘eğitim zayiatı’ giriverir. Tüm ölenler zengin kısmına çok yakıştırılmayan şehitlikle onurlandırılır. Hatta buna uygun hamasi bir takım deyimler bile üretir onurlu devletimiz. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” Ne büyük mutluluk bahşedilir şehit şerbetini içen çocukların, polislerin, askerlerin ailelerine… Tüm bu ölenlerin alnına yazılmıştır elbette ölecekleri ki kader işte, diye dillendirilir ki kolay hazmedilsin bu kınalı kuzuların ölümleri…

Bir de halkın sömürülmesine, ezilmesine karşı çıkan çocukların, gençlerin ölümleri vardır ki. Devlet ve millet nezdinde kutsal devlete isyan ederek bunu hak etmiştir zaten onlar… Ne çok ölüm gördük şu yaşımıza dek; ki hepsi genç, çiçeği burnunda fidanlar. Hayatımızın çoğu bu ölümlere tanıklıkla geçti ki tüm bunlar bu ülkenin mücadeleler tarihini oluşturmuştur. Kimimiz, bu sömürü çarkının, hak yeme düzeninin elbette farkında; büyük insanlık ise ne, nasıl öldüğünün, ne de neden öldüğünün  ayrımını yapamayacak bilinçte debelenip duruyor işte…

Erdal Eren’i tanımadım fakat yaşı tutan her birimiz onun son bakışını hafızamıza kaydettik. O son bakış, genç bir çocuğun teslim olmayışının, isyan edişinin tüm emekçilere, tüm aydınlara vasiyeti gibidir… O zindan kapısı, karanlık bir zihniyetin gençleri derdest edip ölüme götürdüğü cehennemin girişi gibidir… Erdal ise mahzun ve genç bir yüzle güneşe ne çok benziyordu.

Faşist cunta çabukça yargılayıp idamına karar verdiğinde tutuklanışının üzerinden sadece 1,5 ay geçmişti. O ise sadece 16 yıl seksen günlük bir ömrün baharındaydı. O kısacık sürede asmayıp da besleyelim mi zihniyeti ne demişse hâkimler de o elle kırmışlardı kalemi… Ne bir delil, ne de avukat… Kemik ölçüm tespit isteği, otopsi raporları dahi göz ardı edilmişti. Öylecene sahipsiz, sebepsiz tüm diğer çocuklar gibi… Necdet Adalı ve bir de sağdan olsun diyerek asılan Mustafa Pehlivanoğlu gibi… Hepsi de öyle genç, öyle masum ve mahzun…

Şimdi 12 Eylül’ün üzerinden 36 koca yıl geçmiş. Değişen ne diye boş yere cebelleşmeyin; ar, namus ve vicdan aşkıyla bakın şimdiki adıyla medya denilen o utanç kaynaklarına, o boyalı basına… Sadece ölen çocukların isimleri değişti; bir de daha da küçüldü ölenlerin yaşları… Siz,  yine hepsine birden alın yazısı ve kader diyen halkın çaresizliğine, annelerin, yavukluların, eşlerin feryatlarının sessizliğine, babaların suskun ketumluğuna bakın…

Sırça köşkte oturanlar da aynı, alın yazılarını kader diye bellemiş çaresizler de aynı… Bir tek yıllar ve adlar değişiyor.

Cumartesi gecesi, yine vahşetin, vicdansızlığın o acımasız çığlığıyla sarsıldık… Gencecik, hayatın baharında insanlar toprağın bağrında birer top karanfil oldular. Bunu yapanların vicdanı yoktu, insanlığı yoktu… Nedeni ne olursa olsun bu tür katliamlar insanlık dışı canavarca bir eylemdir. Hiçbir gerekçe  terörü haklı çıkaramaz. Haklı hiçbir nedeni yoktur, olamaz da… Bu çocuklar, bu gençler, polisler, askerler hepsi de ana kuzusuydular. Kahrolsun bunu yapanlar… Gecenin karanlığına karışıyor kızların, anaların çığlıkları; gözyaşları sel olup yağmura karışıyor ki bu da canı yakan şiirdir insanlık adına…

 

Bu yazı toplam 582 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.