1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. DİYARBAKIR’DAN FOÇAYA BİR FAYTONCU
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

DİYARBAKIR’DAN FOÇAYA BİR FAYTONCU

A+A-

 

Memleket, trenden inince hemen istasyonun dışında bekleyen faytonlara bindiğimizde başlardı. İstasyonun üzerindeki tabelada Diyarbakır yazısını okuduğumuzdaki sevincimi görseniz eminim ki şaşardınız.

Yorgun atlar koşulu faytonların yorgun faytoncuları beklerdi sıra sıra… Bizi gören faytoncu hemen faytonu biraz ileriye alarak bavullara yardım için inerdi. Bavullar yerleşir yerleşmez ben her zaman yaptığım gibi öne geçerdim. Bilmiş bilmiş “Balıkçılarbaşı’na Fatih Paşa Mahallesine gideceğiz dayı” derdim. Faytoncu sürerdi. Geniş istasyon yolundan Çiftkapı ’ya, Melik Ahmet’ten geçerek Balıkçılarbaşı’na varırdık. Orada, babama bakarak bir nevi izinle heyecanıma dayanamaz koşardım, o dar bazalt taşlı küçelerden, dayımlara dek… Diyarbakır demek öncelikle istasyonla, ev arası faytonla seyahatti bir kere...

Ah, mitolojide Güneş tanrısı Helios’un oğlu Phaethon binmeseydi o güneş arabasına faytonlar olur muydu ki… Hoş Dünyanın yanmasına sebep olmuş diye yazar ama ben sadece Diyarbakır’ın o yumurta pişiren sıcağını duyumsardım dayım anlatırken; sonra da ‘herhalde yangından sonra Diyarbakır çok ısınmış ki soğutamamışlar’ derdim. Dayım güler sırtımı sıvazlardı.

Dayımlar işte olurlardı biz geldiğimizde… Ben hemencecik o dar küçelerin serinliğinde koşarak Mardinkapı’sına, oradan da güneş altında Turistik caddedeki dayımın fayton imalat dükkânına koşardım. Uzaktan seslenirdim “Yardıma geldim abé” Dayıma abé, Dedeme ise Baba diyorum annemden dolayı… Sarılıp öperdiler. “Bilimisin işimiz de çoktu; sen yardıma gelmeseydin yanmıştık” derdi hanekten… Dayımın lehçesi Elazığ lehçesiydi. Orada doğmuş, orada büyümüştü, çok sonra önce Ergani’ye, oradan da Diyarbakır’a gelmişlerdi.

Dayım faytonu nasıl da güzel yapıyor derdim kendi kendime onun adına gururlanarak. Kolay mı tek fayton yapan dayımlar koca Diyarbakır’da… Dedem de o ünlü Tokat yazma motiflerini faytonun üzerine işledi mi, iş biterdi. Sıra ücreti almaya geldiğinde dayım çırakların bahşişi derdi, tüm çıraklar bahşişi alırdı, tabi ben de… Akşam olunca ocağın üzerine su döküp söndürür, çekiçleri de suya koyardık, ısınıp gevşediği için… Yatarken anneme aldığım bahşişi gösterirdim gururlanarak…

2000’li yıllarda oğlumu da alarak tatil için Eski Foça’ya gittik. Güzel bir sayfiye yeri... Akşam, Foça’ya indik, geziniyoruz. Birden beklemekte olan faytonları gördüm. Çocukluğum, Diyarbakır, dayımlar ve faytonlar geçti usumdan… Gözümden bir damla yaş düşüverdi. Şimdi hayatta olmayan Levon Dedemi ve Avedis Dayımı düşündüm.

Oğlumun elini sıkı sıkıya tutarak “Haydi faytona binelim” dedim. Oğlum “Neye” diye yüzüme bakınca, hemen birine el ettim. Gerçi dayımın yaptığı o siyah körüklü, önünde sarı pirinçten kandilleri yanan faytonlara benzemese de hoşuma gitmiş, sanki çocukluğumu bulmuştum köşe başında… Sepetli, üstü açık tek atlı bir faytondu. Bindik. Nereye diye soran faytoncuya “Foça’yı bize gezdirir misin, dedim. Sürüverdi yavaşça; giderken sağı solu da anlatıyor. Derken konu faytonlara geldi. Usta bulamadığından şikâyetle , “nerede o eski ustalar beyim; şunu bile zor bela yaptırıyoruz, bari bir şeye benzese…”

“Sen daha iyisini biliyor musun? Diye sorunca: Biz eskiden faytonumuzu gidip Diyarbakır’da yaptırırdık. O nasıl özenle, aşkla yapmaktı görecektiniz. Yağ gibi kayardı yolda… Hele o pirinç kandilleri, siyah körüğü…” Faytoncu habire anlatıyor, anlatıyordu… “Yahu, bir boyası bir nakışı vardı üzerinde dersin evde gelin yazma işlemiş, oya yapmış; öyle… Ah Havadis usta nasıl güzel ustaydı. Geçmiş gün herhalde elli beş sene olmuş neredeyse. Babası da Lion ustaydı galiba, boyasını yapar, türlü motifler işlerdi. Alıp Adapazarı’na giderdik imrenirdiler”

Sessizce ağlıyorum, oğlum yüzüme bakıyor sessizce… Faytoncu ses gelmediğini görünce arkasına döndü. ”Ne oldu beyim, sessizleştin, sanki” Yok yok, sen beni bu gece çok mutlu ettin amca” Şaşırdı, ikirciklendi… Devam ettim: “ Biliyor musun o anlattığın ustalar benim Dayım ve Dedem; şimdi yoklar ama bak halen onlardan söz ediyoruz. Ustalık ve sanat buydu işte. Bu dünyadan göçseler bile bir yerlerde birileri mutlaka onlardan, ustalığından bahsediyor işte…

Neyse dönüp bizi aldığı yere gelene dek bir daha konuşmadık. İkimiz de hülyalara dalmış, geçmişe gidivermiştik. Durduk, borcumuzu sordum yaşlı adama… Dönüp yüzüme baktı; gözleri nemlenmişti onun da.

“Senden para alamam beyim! Ben onların sayesinde çok ekmek yedim; hatta fayton yapılana dek beni misafir ettiler. Yemeklerini yedim, çaylarını içtim. Bak şu yaşıma geldim, öyle insan adamlar bir daha görmedim. Ben o adamların bir yakınını yarım saat gezdirmişim çok mu? Mekânları cennet olsun ustalarımın…” Elini sıkıp sarıldım arabacıya; Dayım ve Dedemin yerine… Oğlum o küçümen gözleriyle bizi izliyordu…

Elini tuttum gökyüzünü gösterdi bana: “Baba bak yukarıda portakal var” Mars gülerek bizi izliyordu, sanki… Gülümsedim. “ Dondurma ister misin?” deyince, kıkırdadı “ Hadi çabuk alalım” diyerek geleceğe doğru birlikte koştuk…

Bu yazı toplam 1013 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.