• Diyarbakır12 °C
  • Batman12 °C
  • Mardin13 °C
  • Bingöl7 °C
  • Bitlis7 °C
  • Elazığ6 °C
  • Erzincan4 °C
  • Şanlıurfa11 °C
  • Erzurum4 °C
  • Ağrı5 °C
  • Gaziantep8 °C
  • Hakkari6 °C
  • Muş9 °C
  • Siirt9 °C
  • Van10 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
DİYARBEKÎR MALA MİN E
31 Mart 2016 Perşembe 15:02

DİYARBEKÎR MALA MİN E

Bize yapılanları gördüm, hepsiniBin ejder kuvvetinde kötüydüler / Orhan Alkaya

Akşam haberlerinde görmüş annem. Telefonda Kürtçe konuşan genç bir adamın öldürüldüğünden bahsediyor. İstanbul’da, Kâğıthane’de. Altı kişinin saldırısına uğramış, bıçakla. Yere yığılmış birden ve kalkamamış bir daha. Annem ağlıyor. Sesinde büyük bir eziyet var. “Lawê min,” diyor, “wexta tû li derve bî, telefona xwe veneke. Bi min re neaxife, an wê te jî bikujin.” Şunu diyor annem: “Oğlum, seni aradığımda dışardaysan telefonunu açma, konuşma benimle, yoksa seni de öldürürler.”

 

Annemin tedirginliği karşısında hiç bu kadar uzun sustuğumu hatırlamıyorum. Hiç bu kadar uzun kaldığımı, kendimle. Ölümden söz ediyordu annem, öldürülmekten. Ben orada değildim, olamazdım. Çok şeye tanık olmanın bilgisiyle ölüm korkusunu bir yerlere gömmüştüm, çocukluğumdan beri. İçimi acıtan asıl şey, annemin kendi dili üzerinden duyduğu endişenin bende yarattığı çatlaktı. O çatlaktan içeriye onlarca yıldır onlarca insan geçmişti. Bunun ilk örneği ben değildim. Ama işte bu cümleleri de önüme döken bizzat annem olmuştu. İncinmişliğimin asıl sebebi buydu.

 

“Dışardaysan telefonunu açma, konuşma benimle” kaygısında, dilin üzerine sürüklenmiş ölümün sesi duyuluyordu. Çünkü annemin söylemlerine göre “dil” aynı zamanda bir “yokoluş” hattıydı. Ölüme doğru yürüyen bir kapı aralayıcı. “Dil” ile “yokoluş” arasında gezinen bu doğrudan analojide ben vardım. Önce bir anneden dünyaya gelen ben, sonra da bir dilin sürdürücüsü olan ben vardım. İnsan tarafımda duran ben en son gelebilirdi ancak. Ki bunun bir anlama bürünebilmesi için de “hissetmek” ve “anlamak” fiillerine gidilmeliydi. Onlar da uzun vakittir, yoklardı.

Olmayan bir şeyi başkasından istemenin anlamsızlığının farkındaydım. Duygudaşlık zemininde bir araya gelmenin zorluğunu gayet iyi biliyordum. Yer değiştirmek, dil eksenli bir çabayı dışarda bırakıyordu devamlı. Onu içerde tutmak, varlığını bütüne yaymak oldukça güçtü. Çünkü bir dilin, kaynağına ulaşırken yoluna set çekildiğine birçok kez şahit oldum. Büyük bir aidiyetin, varlığını bir sonraki vakte taşımamasını isteyen kötücül örneklerle çok kez karşılaştım. Annesini kaybetmiş bir çocuğun kayboluşuna el uzatmayan bir ahlakla yan yana yürüdüm yıllarca. Harflerim incindi. Boğazım düğümlendi. Çok defa yolda kaldım. Dediler: Bize bakarak konuş. Dediler: Bizim gibi konuş. Dediler: Böyle konuş. Sanırsın yeryüzü bir tek onlardan ibaretti. Sanırsın onların konuştuğu dilden mürekkepti her şey ve onların hikâyesi okunabilirdi sadece. Oysa unutulan ve görmezden gelinen bir gerçeklik vardı: Dil, varlığını borçlu olduğu şeye sırtını dönemezdi; anneye.

 

Onları karşıma aldım ve konuştum. Dedim ki: “Yapmayın. Dilin içinde süt vardır.” Dedim ki: “Anlayın. Bir anne harflerini sütüyle aktarır çocuğuna.” Dedim ki: “Yazıktır. Dili taşlayarak sütü incitirsiniz.” Dedim ki: “İncinmiş sütün mayası tutmaz, günahı çoktur.” Yüzünüzü döndünüz. Duymak istemediniz. Bana bir şey daha öğrettiniz böylelikle; bazı diller, celladıyla birlikte yürür. Ben, oydum; boynu giyotinde. Siz oydunuz; ipin ucunu tutan. Biz orada birbirine yakışmayan iki şeydik. Ne sizin yerimde olmanızı isterdim ne de ben sizin yerinizde olmak. Bu tablo baştan sona yanlıştı. İpi bıraktınız.

 

İpi bıraktığınız yerden devam edeyim. Diyarbekîr’deyiz. Sur’un içinde. Çocukluğumun sokaklarında. Kurşunlu Camii’nin orada, Dört Ayaklı Minare’nin. Hasan Paşa Han’ın ve Kervansaray’ın orada. Surp Giragos Ermeni ve Mar Petyun Keldani Kilisesi’nin. Bazalt taşlarla örülmüş tarih konuşan bütün evlerin orada, bütün avluların. Hiçbirinden ses yok artık. Hepsi yaralı, hepsi kanlara bulanmış. Yokoluş hattındalar. Bizi duyamayacak kadar kederliler. Bizi göremeyecek kadar kör. Kendilerinden dökülen taşların ve toprağın altında soluk alamaz haldeler. Kendilerinden olma her şeyin dibinde, çok uzun zaman. Bir annenin kendi dilinin altında ezilmesi gibi sütlerinden oldular. Kökünden ve kanadından yoksun.

Hâlbuki yakın zamanda Unesco’dan icazetini almıştı, güzel memleketim. Gülüyordum. Keyfim yerindeydi. Evimizin damından görünen Hevsel Bahçeleri, önümde uzayan Dicle Nehri ve az ötesinde Kırklar Dağı; arkamda, yüz metre kadar uzağımda, –elimi uzatsam değecek kadar– Çin Seddi’nden sonra dünyanın en görkemli ikinci surları duruyordu. Bir şehri, yeryüzüne göstermeye ve onun varlığını daha bir görünür kılmaya ne kadar yakındık. Ne yazık ki önüne geçtiler. İzin vermediler. Bütün tarihi dokusuyla, evliyalara eşlik eden efsaneleriyle Diyarbekîr’i incittiler. Kıyım başladı. Panzerler ve tanklar ve silahların hükümranlığı altında insanın gölgesi küçüldükçe küçüldü, görünmez oluncaya kadar. Ölümün ve yıkımın bütün basamakları kullanıldı. Parçalanmış ülkelerden farkı olmayan bir kimsesizliğe büründü memleketim.

 

Dilin incinmişliği, evin yıkımıyla birleşti. Annenin acısı her geçen gün büyüdü, dağ oldu. Anneye açılan kapılardan biri dilse, diğeri memleket olabilirdi ancak. İkisinin de yüzüne katran sürüldü. Kara bir kedere mahkûm edildiler. Ev yıkıldı, anne öldü, dil sustu. Oysa üçü, birbirlerinin dileğiydi. Oysa üçü göbek bağıyla bağlıydılar birbirlerine. Ruhları birdi. Biri terzi, biri kumaş, bir astardı. Birbirini tamamlayan üç şeyden diğeriydiler ve bizler; onları bilenler, onları duyanlar ve anlayanlar olarak hepsinin toplamıydık. Onlardan olmaydık, her şeyimizle. Birbirimizin uzağına düşemezdik. Ama oldu işte, bu da oldu. Şimdi her birimiz başka bir yerde. Yoklar içinde.

 

Bir rüyamı anlatayım size. Neredeyse her gece gelip beni bulan bir rüya: İçinde tandırı olan geniş avlulu evimizin merdivenlerini çıkıyorum. Ne tandır eski görünümünde ne de merdivenler. Avluyu molozlar kaplamış tamamen. Üstüm başım toz içinde. Yüzümde çizikler. Ellerimde kan izleri. Konuşamıyorum. Sesim yok, kaybetmişim. İkinci kata çıkıyorum. Evimizin sokağa bakan odasına. Burada doğmuşum, yıllar önce. Bu odada. İkindi vakti. Beşiğimi koydukları yeri biliyorum; işte şurası. Başımda annem bekliyor, her zamanki gibi. Eğiliyorum. Beşiğimin olduğu yere. Her yer dağınık; taş ve toprak. Taşları kaldırıyorum. Toprağı eşeliyorum. Belki, diyorum sesim oradadır. Beni bekliyor. Belki, diyorum dilimi bulurum ve annemi.

 

Veysi Erdoğan 1982 yılında Diyarbakır’da doğdu. Dicle Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. Şiirleri ve yazıları Varlık, Kitap-lık, Özgür Edebiyat, Yasakmeyve, Hürriyet Gösteri, Radikal, Cumhuriyet, gibi gazete ve dergilerde yayımlandı. 2008 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne değer görülen Şimdi Terk Edin Çadırımı adlı kitabı var. Şiirin “çok önemli bir kan bağışı” olduğuna inanıyor. •  Yayımlanmış kitaları: Şimdi Terk Edin Çadırımı (2008), Aklın Azabı – Birhan Keskin Şiirinde Hatıra Medeniyeti (2012).(notosoloji)

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
SEÇTİKLERİMİZ
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Tigris Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 412 229 20 03-0538 334 53 75 | Haber Yazılımı: CM Bilişim