1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. Dizelerini tarihin imbiğinden geçiren Şair (AHMED ARİF)
Dizelerini tarihin imbiğinden geçiren Şair (AHMED ARİF)

Dizelerini tarihin imbiğinden geçiren Şair (AHMED ARİF)

MÜMİN AĞCAKAYA ÖZEL RÖPORTAJI- Cahit Sıdkıların, Ahmed Ariflerin dizeleri adeta üstüne üstüne gelir. Şehri sarıp sarmalamış olan Surların gölgesinde; Hewsel Bahçelerinden her daim esen bahar kokusu altında Ahmed Arifi anmadan yapılan sohbetler her zaman eksik kalacaktır.

A+A-

Tigris Haber- Sur’un kuçelerini dolaşmak insana her zaman hüzün vermiştir. Her adımda, her köşe başında tarihe bir yolculuk yaparsın. Tarihin kokusu ciğerlerini doldurur. Soluklanmak için oturduğun, kaçıncı yüzyıldan kalma bu tarihi mekânın mimarisi, bazalt taşlarından yansıyan ustalık, insanın kendisinden alarak kendi dünyasına çeker.

Cahit Sıdkıların, Ahmed Ariflerin dizeleri adeta üstüne üstüne gelir. Şehri sarıp sarmalamış olan Surların gölgesinde; Hewsel Bahçelerinden her daim esen bahar kokusu altında Ahmed Arifi anmadan yapılan sohbetler her zaman eksik kalacaktır.

-Şeyhmus ağabey merhaba, Ahmed Arifin mekânında; Ahmed Arif üzerine seninle bir edebiyat yolculuğu yapacağız. Bu arada Ahmed ağabeyide anmış olacağız. Son kitabınız epey ses getirdi. Abisi Olmak Halkının üzerine ne söylemek istersiniz?

*Ahmed Arifin yaşadığı dönemde yayınlanmış tek kitabı olan ‘Hasretinden Parangalar Eskittim’ 1968 yılında basıldı ve yayınlandı. 2018 yılı kitabın yayınlanışının 50. Yılı. 50. yıl için, Ahmed Arif anısına bir şeyler yapmak gerekiyordu. Bu çalışmayı bir sorumluluk olarak gördüm. Ahmed Arif üzerine; bir anı anlatı, biyografi tarzında, şimdiye kadar gün yüzü görmemiş, hafızalarda kalmış, anıların da içinde yer aldığı, şiirlerin ruhuna da yer yer nüfuz ederek; ‘Abisi Olmak Halkının’ ismiyle bir kitap yaptım. Kitap bir ay önce yani Ağustos ayında çıktı. Çıktığının onuncu gününde ise ikinci baskısını yaptı.

-Ahmed Arifin doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı mekânlarda dolaşıyoruz. Aklınıza ilk olarak ne geliyor?

*Aklıma öncelikle; Ahmed Arifin çocukluğunun Diyarbakır’ın bu kadim Sur içindeki bu eski bazalt taş evlerde geçtiği, kuçelerinde dolaştığı geçiyor. Ahmed abi 1927 yılında doğuyor. Doğumundan bu yana neredeyse doksan yıla yakın bir zaman geçiyor. Bu zaman diliminden sonra; buralar olumlu ya da olumsuz değişime, dönüşüme uğradı. Olumsuz anlamıyla Ahmed Arifin doğduğu evinin bulunduğu mahalle hala yasaklı. Son olaylardan bu güne kadar geçen zaman diliminden sonra ev ve sokakta nasıl tahribatların yaşandığını hala bilemiyoruz. Bunun dışında; Ahmed Arif müze edebiyat kütüphanesinin, kültür bakanlığı tarafından kurulmuş olması, özel eşyalarının sergileniyor olması, adını ve anılarının telaffuz edilmesi, onun anılarını yaşatma açısından olumludur. Ahmed Arifi merak edenlerin bu mekânı gezmesi dolaşması açısından bir anlamda teselli kaynağı olarak görülebilir.


Şimdi; kırılan, dökülen, telef olan olumsuzluklar üzerinden değil; bazen de bardağın dolu tarafından bakarak, hayata yeniden nasıl tutunabiliriz. Belki oradan bakmak gerekir. Ahmed Arif adı en azından hala bu ayakta kalan mekânlar üzerinden nasıl yaşatılabilir. Biraz olumlu anlamda düşünerek, hayatın içine açılan pencereden bakmanın yararına inanmış olmak gerekir diye düşünüyorum.

-Mekânlara baktığımızda bazalt ağırlıklı yapılardan oluşuyor. Çok milimetrik kesilmiş, tam bir fabrikasyon imalatı gibi duruyor. Adeta bir sanat ustasının elinden çıkmış gibi. Ahmed Arifin şiirlerine de baktığımızda; dizeleri, imgeleri aynı bazalt taş ustası gibi işlediğini görüyoruz. Bazalt taş işçiliğiyle Ahmed Arifin şiirleri birbirlerine çok uyumlu duruyor. İnsanı korkunç duygulandırıyor. Duvarlara baktığımızda sanki Ahmed Arifin şiirlerinde geçen imgeler, insanın üzerine yağıyormuş gibi bir izlenim bırakıyor. Sizde de böyle bir duygu oluşuyor mu?

*Mantık olarak baktığımızda çok doğrudur. Çünkü Ahmed Arif, şiirini yatıran bir şair. Yani şiirini ortaya çıkarmadan, okuruyla buluşturmadan önce damıtan, dinlendiren biridir. Kelimeler üzerinde, dizeler üzerinde ince eleyip sık dokuyan, çok titiz bir sanatçı olduğunu biliyoruz. Anılarını okuduğumuzda, değerlendirdiğimizde; bir dizenin on yedi yıl beklediğini söylemektedir. Onun için kendisi olmuştur. Ahmed Arif sıradan bir edebiyat yapmamıştır. Yoksa sıradan yazıp geçseydi; bugün bu kadar evrenselleşmesinden, ünlenmesinden kolay kolay söz edemezdik. Daha lokal kalmış bir şair olurdu. Sizin de üzerine parmak bastığınız gibi, binlerce yıl ötesinden, bu güne kadar onlarca medeniyetin ya da kavmin içinden geçtiği, her birinin kendine ait izlerin bıraktığı bir mekânsal coğrafyanın şairidir Ahmed Arif. Böyle bir şehirde yetiştiği için, seninde ifade ettiğin gibi bazalt taş, Karacadağın püskürttüğü lavlardan oluşan bazalt taştan söz ediyoruz. Yaşamına bazalt taşlar tanıklık etmiştir. Yaşamın, kültürün izleri adeta duvarlara yansımıştır.  Bazalt öyle bir taş ki, binlerce yıl insanın bütün acımasızlığına rağmen kendini koruyan, işlenebilen, granit sertliğinde bir taş. Ustalar çok özel uğraşılarla yontarak, şekil vererek, Diyarbakır’ın Sur içi sivil mekânlarını bir sanat ustalığıyla yapmışlardır. Ahmed Arif’de böyle mekânlarda yetişiyor. Hayatını, edebiyatını böylesine ince işçiliğin, zanaatın ustalığı üzerine kuruyor. İşte şairi Ahmed Arif yapan özellik budur.

-Şunu görebiliyoruz bazalt Ahmed Arifin imgeleriyle bir örtüşme sağlıyor. Bazaltın Ahmed Arifde örtüşmesi bir tarihsellik oluşturuyor. Geçmiş kavimlerin, buradaki halkların damıtılmış bir imgesini ifade ediyor. Bir kültürünü ortaya çıkarıyor. Bu anlamda Ahmed Arifi çok değerli kılıyor. Böyle görmekte gerekiyor. Ahmet Arif geçmiş halkların birikimini dizelere döküyor. Dizelerini adeta tarihin imbiğinden geçiriyor. Kadim halkların kültürel birikimlerini dizelere döküyor?

*Kitapta da bu damar üzerinden gittim. Yani Ahmed Arif adeta kentle bütünleşiyor. Şahsında bu algıyı yaratıyor. Diyarbakır denince hemen akla gelen isim oluyor. Ahmed Arif Diyarbakır’ın Fatih Paşa ve Hasırlı Mahallelerinin içinde yer aldığı Hançepek’de doğar. İlkokula başlamadan daha ana sınıfına başladığında babasının tayini nedeniyle Siverek’e gidiyor. Doğduktan sonra ilk 6-7 yılı Diyarbakır’da geçiyor. Sonra, İlkokulu, ortaokulu Urfa’da ve Afyonda okuyor ve daha sonra üniversite tahsili için Ankara’ya gidiyor. Hayatına baktığımızda; cezaevinden çıktıktan sonra sürgün yıllarında, karakola imza attığı yıllarda 2-3 yıl Diyarbakır’da yaşıyor. Yani ömrünün en fazla 9-10 yılını Diyarbakır’da geçiriyor. Bunun ilk yılları da çocukluk yılları. Ama Diyarbakır’ı anlatırken o kadar güzel, sağlam dizeler kuruyor ki, hiç Diyarbakır’dan çıkmamış gibi,  O kadar ruhuna nüfuz etmiş ki, çok sağlam dizeler yazıyor.. Bütün hayatını şehirde geçirenlerden daha farklı bakmasını bilmiştir. Kültürel birikimin odak noktası olmuş gibi. Bu zenginlik dizelerinden akmıştır. Kente damgasını vurmuştur. Bu bir edebiyatçının yaratım gücüdür.  

-Dikkatimi çeken bir şey var bazalt adeta şehirle özdeşleşmiş bir yapı. Dünyada başka şehirlerde buna benzer özdeşleşen yapı ve bileşimler var mı?

 

*Tabii ki var. Tek başına bazalt üzerinden okuma yapmayayım. Kentlerin tarihi ve doğal dokusunun kentin edebiyatçılarıyla buluşma hali çoktur. Mesala Van’da bunu görebilirsin. Harput’a, Adana’ya, Sivas’a bakarsan bunu görebilirsin. Dünyanın çeşitli yerlerinde benzer özellikler taşıyan şehirler vardır. Dublin’e bakarsan, ya da Paris’e bakarsan 18.-19. yy Fransız edebiyatının kimi örneklerinde, keza Londra ve Moskova gibi tarihi şehirlere de baktığımızda, dünyada böyle Diyarbakır gibi özellikli şehirler vardır.


Aslında eli kalem tutan şahıslara biraz da kılavuzluk eder. O kentin edebiyatçısı onur duyar. İkisi birbirini harmanlar. Zaman zaman biri diğerinin önüne çıkar, bazen de birbirini frenler. Diyarbakır böyle bir şehirdir. Yaşadıkları kenti biraz daha fazla önemserlerse, ona rehberlik ederlerse, o kentin iyi bir hemşerisi olurlarsa; kent ve edebiyatçı ya da sanatçı birbiriyle örtüşürler ve birlikte anılırlar.


Diyarbakır böyle bir şehirdir. Kutsal kitaplarda adı geçen; Karacadağ’dan akarak gelen lavları sınırında durduran bir Dicle Nehri vardır. Şehirle bir kimlik kazanan bazalt vardır. Ve kentin akciğeri konumunda olan Hevsel bahçeleri vardır. Ayrıca dünyaya kentle birlikte adını duyuran kenti çepeçevre kuşatan surları vardır. Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde Diyarbakırlı olana, Diyarbakır’ın edebiyatını yapan insanlara, sanatçılara; çok önemli bir veri sunmaktadır. Bu veri hikâyeyi buluşturuyor. Kentin edebiyatçısı sanatsal yaratımı için gerekli olan her şeyi elinin altında bulmaktadır. Bakmasını, görmesini, hissetmesini bilen için bunlar büyük nimettir.

-Bazalt ömrü uzun olan, özelliğini kolay kolay kaybetmeyen bir taş. Bu anlamda doğaya karşı, doğanın yıpratıcı etkilerine karşı direniyor. Bu kadim coğrafyada kültürlerin, halkların, inançların bir arada yaşandığı kentidir. Ortak noktaları ve farklılıkların çoktur. Bazaltın doğaya, zamana direnmesiyle; kültürlerin direnmesini özdeşleştirebilir miyiz?

*Bunu şöyle anlatayım; kitabın hikâyesi üzerinden sürdürmek gerekirse; doğrudur bu. çeşitli metinlerimde belirttiğim gibi Diyarbakır farklı, alternatif bir metropol kentidir. Muhalif olması o direngen kimliğinden de kaynaklanıyor. Mesela Diyarbakır öyle bir şehir ki; seçtiği yerel yöneticilerine karşı bile acımasız eleştiriler yapıyor. Hatasını gördüğünde affetmiyor. Sadece muktedire karşı değil, seçtiği temsilcilerine karşı da aynı tavrı sergileyebiliyor. Bu tutum şehrin kararlı ve vakur duruşundan da geliyor. Ahmed Arifi Ahmed Arif yapanda budur. Kitapta da bahsettim. Fark etmişsindir. Eril bir ifadedir “kabadayı” kavramı. Ahmed Arif için kabadayıdır diyoruz. Sonuna kadar hoşgörülü, ama yanlışını gördüğünde ölünceye kadar da üzerini çizen, affetmeyen bir tarafı vardır. Bu özelliğine de bire bir de tanık oldum. Diyarbakırlıların birçoğunda böyle bir özelliği vardır. Sende biliyorsun, yıllardır Diyarbakır’da yaşıyorsun; affetmeyi de, yerden yere vurmayı da biliyor bu şehirli.


-Son kitabınızın uzun bir yolculuğu oldu. Okurlarla buluştu, kitap üzerine epey değerlendirmeler yapılmıştır sanırım. Kitabın bu yolculuğunu nasıl değerlendiriyorsun?

*Kitap haline gelmeden önce; 2017 yılında 90. Yaşı nedeniyle Ahmed Arifin kitabını basan Metis yayınları tarafından bir öneri, bir proje olarak bana sunuldu. Yayınevi; “ Ahmed Arif üzerine Adana’da, Antep’de, İstanbul’da söyleşiler zinciri yapalım” dedi. Ben de olur dedim. Yaptık. Bu üç yerin dışında Ankara ve İstanbul Mülkiyeliler Birliğinde de söyleşiler yaptık. Bu söyleşiler giderek büyümeye başladı. Kabına sığmayacak bir hale geldi. Söyleşiye katılan insanlar hiçbir yerde yayınlanmamış anılar anlatmaya, dillendirmeye başladılar. Söyleşilere katılmayan başka arkadaşlarla da çeşitli görüşmeler yaptım. Öyle bir hale geldi ki çevremden, dostlarımdan bana sürekli; ‘Bu çok iyi bir iş oldu. Sen neden bunun kitabını yapmıyorsun’ diye öneriler gelmeye başladı. 2018 yılında bu kitap fikri netleşti. Söyleşilerdeki sunumlar hafızamdaydı. Notlarımda elimin altındaydı. Kaleme alınca, klavyeye dökülünce kitap olarak ortaya çıktı. İyi ki de yaptık.

-Okuyucularla buluştu. Olumlu tepkiler geldi. Şiirin dışında da Ahmed Arifi tanımamız gerekiyordu. Bu tanışmaya ihtiyacın olduğu anlaşıldı. Kitap buna vesile oldu.


Bu söyleşilerde Tigris Haber Gazetesi okuyucularının da bilgilenmesi açısından Ahmed Arifle ilgili yazılmayan, ilginç anılar var mı? Anlatmak ister misin?

*Tigris Haber okurları benim metinlerime vakıftırlar. Tigris Haber çıktığından beri köşe yazıyorum. Benim de gazetem. Belki o köşe yazılarında değinmiş de olabilirim. Ahmed Arifle; Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesinde, Mülkiyede okurken tanıştım. 1977 yılında Hasretinden Parangalar Eskittim kitabını bana imzaladı. Kitabı hala bende imzalı olarak duruyor. Ankara da olan Zafer Çarşısına ana cadde üzerinden, basamaklardan inilerek girilen bir girişi vardı. Ortasında da bir cafe vardı. Sivaslı Mahmut isimli biri işletiyordu.  O yıllarda Zafer çarşısını biliyorsun; orası adeta Ankara’’nın bir kültür merkezi konumundaydı. Ankara’nın en kaliteli kültür kitapları oradaki kitapçılarda satılıyordu. Aradığın her kitabı orada rahatça bulabilirdin. Ankara’nın entelektüelleri, siyasetçileri bürokratları bir şekilde Zafer Çarşısına uğrarlardı. Hangi kitapevine girseydiniz bir tartışma ortamına düşmüş olurdunuz. Benim gibi sol düşünceye sahip olanlar 1970’li yıllarda oralara uğruyordu. Her hangi bir nedenle eğer Kızılay’a inmişsem, mutlaka Zafer Çarşısına uğrardım. Sivaslı Mahmut çayı biraz daha pahalı satardı. Arka tarafta Erzurumlu bir çay ocağı vardı. Hatta orada oturacak kürsü, sandalye yoktu, su kasaları vardı. Kasaları yarım yatırır, üzerine otururduk, iki üç çay içtikten sonra kalkıp giderdik. Paramız olduğunda Sivaslı Mahmudun mekânında otururduk. Mahmudun yerinde oturduğumuz günlerden birinde Ahmed abiyle uzun bir sohbetimiz oldu. Başka bir günde Ahmed abiyle birlikte Zafer Çarşısına girildiğinde sağda bulunan Oğlak Kitapevine girdik. Oğlak Kitapevi felsefeci Tuncer Tuğcu’nundu. ‘ Hasretinden Parangalar Eskittim’ kitabının yeni baskısı çıkmıştı.   Ahmet abi bize ‘kitabın yeni baskısını imzalayayım’ dedi. Çok sevindik tabi. Kitabın yeni baskısını kendisi de önceden görmemişti. Arka kapağı çevirdi, altındaki fiyata baktı, kızdı, küfretti. Ahmed abini küfürleri meşhurdur. Yayıncıya bastı küfürü. Ben ona ‘kitabın fiyatını arttırmayın demiştim’. ‘Benim kitabımı yoksullar, işçiler, ırgatlar, emekçiler, öğrenciler alır. Onlar için bir lira çok. O bir lira ile gider karnını doyurur. Çorba içer. Beş liradan altı liraya çıkarmış, çok para’ dedi. Sonra bize; ‘size kitabı ben alacağım’ dedi. Biz kabul etmedik, ‘hem bize kitap imzalayacaksın hem de kitabın parasını sen vereceksin’ dedik arkadaşım da ben de kabul etmedim. Kitabı imzaladı. Dedi ki; ‘Şeyxo diye imzalayayım mı?’ Ben ‘ Ahmed abi içinden ne geliyorsa onu yaz’ dedim. Eğildi yanaklarımdan öptü. ‘Nasıl kıyarım sana Şeyxo demeye’ dedi ve ‘ Şeyhmus Diken kardeşime gözlerinden öperek’ diye kitabı yazdı, imzaladı.

-Şeyhmus abi sizin kitap üzerine yaptığınız sohbet ve imza günlerinde bizim bilmediğimiz, bir yerlerde okumadığımız, bilmediğimiz anılar dile geldi mi?

*Mesela Talat İnanç 1988-1999’da önce SODEP sonra SHP’nin Diyarbakır’da yöneticiliğini yapmış; şimdi Ankara’da yaşayan bir iş insanı. O anlattı. 1989 yerel yönetim seçimlerinde Diyarbakır’da eğilim yoklaması yapılıyor. Kimi belediye başkanı adayı olarak Diyarbakır’dan olarak gösterelim SODEP de o dönem çok güçlü. Daha sonra Turgut Atalayı aday gösterdi ve Diyarbakır belediye başkanı seçilmişti. SHP kazanmıştı. O eğilim yoklaması yaptıkları dönemde Diyarbakır’da insanlara soruyorlar ‘sizce kimi Diyarbakır’dan aday olarak gösterelim’ diye. Her konuştuğumuz on kişiden en az 5- 6 sı ‘niye bu kadar adam arıyorsunuz. Gidin Ankara’dan Ahmed Arifi getirin. Diyarbakır’dan belediye başkan adayı gösterin. O güzel şiirleri yazan; bu kenti de en iyi şekilde yönetir. Bu kadar Diyarbakır’ı güzel anlatan insan her halde Diyarbakır’a kötülük etmez, çok güzel yönetir’ diyorlar.


Yine Talat abini anlattığı diğer bir olay. Bir İspanyol turistin yolu Diyarbakır’a düşüyor. İspanyol turist kenti dolaşıyor. Yanındakilere; “Ben Diyarbakır’ı; bu kentin insanlarını, Kürtleri, diğer halkları tanımak istiyorum. Bu konuda bana bir kitap tavsiye edebilir misiniz?” diyor. Onlarda; “ Ne öyle kitap arayıp duruyorsun. Ahmed Arifin, ‘Hasretinden Parangalar Eskittim’ kitabını al oku. Öyle şiirler yazmış ki, benim diyen tarih kitabı, benim diyen siyasi kitap bile, onun kadar güzel anlatamaz, bu memleketi, bu memleketi, bu coğrafyayı” diyorlar. İspanyol turist kitabı alıyor. Fakat Türkçe olduğu için bir şey anlamıyor. Bu kitabı yanımda İspanya’ya götüreceğim. Orada benim Türkçe- İspanyolca bilen arkadaşlarım var. Onlara okutacağım, onlar bana anlatırlar” diyor. Tabi İspanyaya gittikten sonra, arkadaşlarına rica ediyor. Birkaç şiiri İspanyolcaya çeviriyorlar. Şiirleri dinledikten sonra çok etkileniyor. Şu kararını veriyor. “Bir etkinlik yapacağım burada, Ahmed Arif adına, onu anlatacağım ve bu şiirleri de İspanyol halkına,  İspanyolca okuyacağım” diyor. Ve İspanya’da bu etkinliği yapıyor. Bu iki anı çok özeldir. Bu Anıları kitapta da kullandım. Tigris Haber okurlarına bu iki anı armağan olsun.

-Ahmed Arifsiz Diyarbakır nasıl?

*Bu çok ağır bir sorudur. Travmatik bir soru aynı zamanda. Ahmed Arifsiz değil Diyarbakır. Ahmed Arif hep var. Siz hangi sokağa girerseniz, hangi tarihi mekâna elinizle, hafızanızla, benliğinizle dokunsanız, Ahmed Ariften bir dizenin dile geldiğini görürsün. Senin biraz önce dile getirdiğin bazalt taşıyla ilgili vurgun çok kıymetli, değerliydi. Mekânların fiziki yapısına dokunduğunuzda o fiziki yapı size bir anlamda sesini çıkarmadan, Ahmed Ariften bir dizeyi dile getiriyor.

Hani diyor ya;
Varamaz elim ayvasına narına
Can dayanmazken  
Kırar boynumu yürürüm
Kurdun kuşun bileceği hal değil
Sormayın hiç lal
Kara ferman çıka dursun yollara
Yarın bahçesi tarumar


İşte size Diyarbakır. Bundan daha güzel dizelerle bir kent anlatılabilir mi? İşte anlatmış.
 
-Diyarbakır’da Sur’un sokaklarını gezerken; Ahmed Arifin dizelerinin nasıl yansıdığını görebiliyoruz. Bu anlamda bütün kuçelerde (sokaklarda) yaşıyor. Ahmed Arif’in izlerine bütün kuçelerde, köşe başlarında rastlamak mümkün. Bu gezmeler insanda çok duygusal bir tat da bırakıyor, değil mi?

*Öyledir Diyarbakır’la aynı kodlarla yarışan örneğin bir Prag’a Paris’e Londra’ya Venedik’e, Viyana’ya gittiğinizde Erivan’a gittiğinizde Vana, İstanbul’a gittiğinizde orada siyasetçilerin ruhu size hitap etmez. Burada yaşamış bir şairin, yazarın, edebiyatçının, heykeltıraşın, bir sinema insanının yaptıkları; edebiyatçıysa yazdıkları, film çekmişse filminden kareler, heykel yapmışsa bir yerde teşhir edilen heykeli. Çok kıymetli eserlerin sergilendiği bir müzeyse müzeyi o kente bağışlayan önemli şahsiyetin adı kendisiyle beraber o kentin kimliğini ifade eder. Diyarbakır’da böyledir. Diyarbakır’dan bu kadar vali geçmiş,  bu kadar belediye başkanı, bu kadar milletvekili geçmiş bu kadar zaman dilimi içinde hangisinin adını sokaktaki insan bilirki! Bilmez. Bilmesine gerek de yok. Ama her hangi bir çocuğa sorun size Ahmed Ariften, Cahit Sıtkı’dan iki dize söyler:
Yaş otuz beş yolun yarısı eder.


Dante gibi ortasındayız ömrün


Ya da ilkokul çağındaki bir çocuk size; Ahmed Arifin, Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin ninnisini söyler. Kentleri kent yapan aslında biraz da budur. Kenti biraz da bu tip isimler üzerinden okumak gerekir diye düşünüyorum.

-Son olarak ne söylemek istersin?

*Kâğıt fiyatları yükselmiş diye, kitap fiyatları artmış diye insanlar kendilerini kültürden, sanattan edebiyattan uzaklaştırmasın. Kâğıdın o hışırtılı sesini unutmasınlar. Okusunlar.

-Şunu mu demek istiyorsun, yemek yeriz, doyarız. Bunun insana verdiği tokluk hissi birkaç saattir, ama okuduğumuz bir eserin bizde yarattığı beyinsel, ruhsal doygunluk bazen bir ömür olabilir diyorsun?

*Evet, o yaşam boyu size vereceği hazdan asla vazgeçmeyin diye öneririm.

-Çok teşekkür ederim. Kalemine kuvvet, yüreğine sağlık.
*Ben teşekkür ederim.

 

Bu haber toplam 3834 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.