1. YAZARLAR

  2. Sunay Demircan

  3. Dodo’nun enayiliği
Sunay Demircan

Sunay Demircan

köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Dodo’nun enayiliği

A+A-

 

“Bu kadar hızlı gitmemize gerek yok, kırmızı ışıklarda durabilirsiniz mesela!” dediğimde, hiç de beklemediğim bir nezaketle frene bastı ve önünde bekleyen araç kuyruğunun ardına yerleşti. “Şimdi basar gaza” diyordum ki, sakin sakin anlatmaya başladı “takside çalışmaya başlamadan 13 yıl halk otobüsü kullandım, son yıllarda halk otobüslerini işleten birlik duraklara ve otobüslere elektronik algılayıcılar yerleştirdi. Durağa girdiğimiz ve çıktığımız zamanları kaydediyorlar, geciktikçe ceza alıyorlardı bizden. Öyle zamanlar oldu ki gün içinde kazandığımız paranın hepsini ceza olarak şirkete vermeye başladık ve bir süre sonra para ödememek için kuralları bir yana bırakıp zamanla yarışır olduk. Şimdi o işten ayrıldım ama ceza ödeme korkusunu zihnimden atamadığım için taksiyi de o psikolojiyle kullanıyorum, kusura bakmayın lütfen”.

Nasıl? İçindeki hırslara teslim olup doğanın dışına çıkan, evrensel döngülere kılıç kuşanan, kendi kendini formatlamaya kalkan insan evladının yok oluşunu bundan güzel ne anlatabilir?

Dodo’nun öyküsü tabiî ki..!   

Yıllar öncesinde dodo uçup uçup gelmiş, Madagaskar’ın doğusundaki Mauritius adasına konmuş bir kuş idi. Ada o kadar sakin, güvenli ve huzur doluydu ki, dodo birilerinden kaçmaya ve birilerini kovalamaya hiç de ihtiyacı olmadığını anladı. Birkaç milyon yıl gibi kısa bir sürede kanatları küçüldü, işlevsiz hale geldi ve dünya tarihinin uçmayan kuşu ortaya çıktı.

Birilerini parçalamak, öldürmek gerekmediğini anladığında kanatlarla birlikte pençe ve dişleri de küçüldü dodo’nun. Adadaki diğer canlılarla (ayıptır söylemesi) kardeş kardeş yaşıyordu.

Bizim kotlanmış zihinlerimize göre dodo aptaldı, hantaldı, saftı, salaktı.

Oldu olacak söyleyelim, şiddeti reddetmiş barış taraftarıydı dodo.

Sonra ne oldu? Milyonlarca yıl diğer canlılarla huzur içinde yaşadığı adaya 1600’lerde insan evladı evcilleştirdiği köpeği, kedisi ve bir türlü evcilleştiremediği hırsları, egolarıyla ayakbastı.  

Kediler köpekler dodo’nun yerde yaptığı yuvalardaki yumurtaları hüpletirken, insanlar da dodo’yu dünyaya gelip geleceğine pişman etmenin yollarını aradılar. Kahramanımızın bir huyu vardı ki bu gün tümden “enayilik” diyorlar: Bir dodoyu boğazladığınızda, viyaklamalarına civardaki tüm dodolar koşa koşa geliyorlardı. Eti pek bi lezzetsiz olsa da, öldürme zevkini tatmin etmeye bire birdi dodonun bu enayiliği.

Taşlarla, sopalarla ve birbirine sıkı sıkı kenetlenmiş parmaklarla yetmiş yılda bitirdik dodoları.

1693 yılına geldiğimizde dodo adında bir varlık kalmamıştı yeryüzünde.

Üzüldünüz mü? Hayır tabii.

Kendimizi kandırmanın âlemi yok, onun adı üzüntü değil, hapşırana “çok yaşa!” demek gibi, öğrenilmiş, sıradan bir refleks, o kadar. TV’de görüp kılımızı kıpırdatmadığımız Afrikalı aç çocuklara duyduğumuz üzüntü gibi veya her gün bir yerlerde anlamsız çatışmalarda ölen binlerce insana sıraladığımız vah vah, tüh tüh nakaratları gibi. Hepsi o kadar, eni sonu birer ünlem. Ne bekliyorduk ki, soru işareti mi?    

Ne için, ne kadar üzüleceğimizi ve sevineceğimizi öğreniyoruz. Tıpkı ne yiyeceğimizi, ne giyeceğimizi, ne içeceğimizi, kimi sevip, kimden nefret edeceğimizi öğrendiğimiz gibi.

Dodo gibi safız, hantalız ve ayıptır söylemesi salağız.

Boynumuza uydu vericisi takıp, sokaklarda koşturuyoruz. Bizi bekleyen duraklara geç girdiğimizde bir birimize ceza veriyoruz. Bir birimize ceza vermemek için de bir birimizi eziyoruz.

Enselerinde chip taşıyan silikon bedenler olduk. Ne yapalım, biz de kendimizi böyle yok ediyoruz işte, kedi köpeğe muhtaç olmadan.

 

Bu yazı toplam 709 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.