1. YAZARLAR

  2. Mümin Ağcakaya

  3. DÜŞLERE SIĞINMAK
Mümin Ağcakaya

Mümin Ağcakaya

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

DÜŞLERE SIĞINMAK

A+A-

DÜŞLERE SIĞINMAK

                             MÜMİN AĞCAKAYA

          Bir yaz gecesinde, köy evinde isek ve de gökyüzüyle aramızda herhangi bir engel de yoksa; yatağımızda gökyüzünü seyretme zevki tarifsizdir. Günlük yaşamın sorunlarından uzaklaşıp, biraz da keyfimiz yerindeyse, başımızı yastığa koyduğumuzda hemencecik hayal âlemine dalıp gideriz. Kuracağımız hayaller; öykülere, şiirlere, romanlara ilham kaynağı da olabilir. Yeter ki; hayal etme derinliğini yakalayalım. Gökyüzünün karanlık derinliğinde gedikler açan, sonsuz sayıdaki yıldızların parıltıları; bizi kendi alemimimizden alıp kendi dünyasına götürür.

Sabaha doğru gecenin gizemli örtüsü kalkmaya başladığında, akşamdan hayal ettiğimiz düşler tuzla buz olmaya, gecenin karanlığında kalmaya başlar. Uyandığımızda; derin hülyalara dalmanın; güneşli günlerde, dolunaylı gecelerde ve hayal ülkesinde özgürce dolaşmadan geriye; doyumsuz gezintilerin burukluğu kalır. Günlük yaşamın sorunları suratımıza çarpmaya başlar. Akşamdan hayal ettiğimiz düşler, susuz kalan çiçek gibi solmaya başlar.

       Medyaya baktığımızda sorun ve sıkıntılı haberler suratımıza çarpmaya başlar. Kar bekleyen İstanbul’a sadece yağmur düşer. Akçakale’de yağmur duası sonrası yağışlar sele neden olur. Sivas ve Muş’ta kar duasına çıkılır. Bazı yerlere damla yağış düşmez.

Önceleri dört mevsimi doyasıya yaşardık. Her mevsim belleğimizde, ayrı bir iz bırakarak geçerdi.  Doğanın da dengesi bozulduğu için, artık mevsimler de birbirine karıştı. Doğa adeta acılar içinde. Neyin ne zaman yağacağı belirsiz olmaya başladı. Mevsiminde kar yağması gerekirken ya yağmur yağıyor ya da bulutlar üzerimizden transit geçiyor. Islatıp geçeceğini sanırken bulut bütünüyle yere iniyor. Rahmet taşıyan bulut bir anda taşıdığını olduğu gibi boca ederek, felakete yol açıyor. Uzmanlara göre çölleşme kapımızı çalıyor.   İnsanoğlunun kendi soyuna ve doğaya yabancılaşması, yarattığı tahribatlar sonucunda, doğa kendini yenileyememektedir.  Kendini yenileyemeyen doğa başa dönmektedir.

Bir müzik parçasını oluşturan notaların; kendi içindeki ses uyumu nasıl bir şaheseri ortaya çıkarıyorsa; doğa da kendi içinde yaşam ahengini oluşturur. Doğal yaşamdan kopan, hem kendine hem de doğaya yabancılaşan insanoğlu, insanlığı ve dünyayı felakete sürüklemektedir. İnsanlar tufanı kendi elleriyle hazırlamaktadır.

         Kabararak ve köpürerek üzerimize gelecek olan denizler, kâbusumuz mu olacak; poyraz, karayel, lodos, yıldız ve keşişlemeden esen rüzgâr yönümüzü mü şaşırtacak, bunu zaman gösterecektir.

         Bu     coğrafya İnsanoğlunun uygarlıksal yaşamına Mezopotamya’dan, Asur’dan, Pers’den, Ligya’dan, Frigya’dan, Hitit’den, Mısır’dan ta başından beri tanıklık ve yataklık etmiştir.  Adeta insanlığın yazgısına ortak olmuş olan, tarihi bellek gibi, insanlığın gözünün içine bakarak akan; Nil, Dicle, Fırat kendini besleyen damarlarının kurumasını, içilebilir sularında artık balıkların bile yaşayamadığını, bu kadar kirlenmeyi akışının ritmine nasıl yansıtabilir?

Çağlar öncesinin değerleriyle; günümüzün yozlaşma, tüketme, kirletme ve yok etme çılgınlığı arasına zehirli duygular girdi.

Tozlanmış sayfalar arasında, bastığı topraklarda;  geçmişin izlerini arayan biri; insanın doğaya ve kendine bu kadar yabancılaşmasını nasıl yazıya dökebilir? Yurdu belirsiz bir göçmenin yersizliğini, yurtsuzluğunu, bu gezegendeki tarifsiz yalnızlığını, çözümsüzlüğünü, çaresizliğini dile getirmek hiç de kolay değildir. Geçmişe özlem mi duyacağız, yaşayacaklarımız tufanı bahtımıza mı sayacağız. Yoksa geleceğe not bile düşemeden terki diyar mı edeceğiz?

Ama doğayı bu duruma getirenin de sonuç da insan olduğunu unutmamamız gerekiyor. Doğa kendi yöntemleri ve kuralları içerisinde uyarıyor. Önlem almak veya ders çıkarmak sonuç da insanın bir sorunu oluyor. İnsanoğlu şimdi olmasa bile gelecekte; adeta William Şhakespeare’in ünlü Hamlet eserinde geçen ‘olmak ya da olmamak’ gibi; insanlı bir dünyanın var olup olmaması gibi bir durumla karşı karşıya kalacaktır.

Dolayısıyla bu gidişle yazın bir dağ köyünde, harman yerinde, akşam yatağımızı serip, gece gökyüzüne bakarak, hülyalara dalamayacağız. Yıldızların kaymasını izleyemeyeceğiz. Dileklerimizi tutamayacağız. Baharın rengârenk çiçeklerini koklayamayacağız ve en kötüsü de tertemiz havasını ciğerlerimize doyasıya çekemeyeceğiz.

 

Bu yazı toplam 574 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.