1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. DUVARDAKİ FOTOĞRAF
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

DUVARDAKİ FOTOĞRAF

A+A-

“Zaman dediğin elle tutulmaz ki yaşanır. Yaşarken de kimi zaman acılar içinde kıvranırsın, bazen de anın sevincini yüreğinde hissedip keyifle bakarsın hayata…  Bir kelebek gibi kanatlarımın beni götürebildiğince uçmalıyım.  Velev ki bir gün olsun sadece ömrüm…” Defterine yazdığı bu cümleyi sesli olarak tekrarladı bir de. Kendi hüznüne kendi de şaştı, üstelik.

Kadim şehrin gölgeli sokağına cumbanın penceresinden bakan Ruhsar hayatı böyle hissediyordu. Hoş baktığı sokakta kimseler yoktu ya; o zaten kendi kurduğu hayallere dalmıştı… Neler düşünmüyordu ki… Yok, yok her genç kız gibi evlenip yuva kurmak değildi düşüncesi. Aksine o okumak, bir meslek sahibi olmak istiyordu. Eline geçen her kitabı okuyor, kendine dersler çıkarıp mutlu bir geleceğin düşlerini kuruyordu. Komşuları Tahsin amcanın hayli zengin kitaplığı elinin altındaydı zaten. Emekli öğretmen olan Tahsin Bey, bu zeki kıza elinden geldiğince destek olup kızı gibi de üzerine titriyordu.

Güzeldi. Kendi pek aynaya bakmasa da bakanlar “tu tu tu, kırk bir kere maşallah” deyip alınacak kız kategorisine ekliyorlardı. Oysa onun öyle bir derdi yoktu ki. Babasının ve ağabeyinin onun okumasına karşı olduklarını biliyor, içi içini yiyordu. Annesi, sessiz bir kadındı. Hiçbir olaya karışmaz, görüşünü pek belli etmezdi. Zaten onu kim dinlerdi ki. Kadın kısmının sözü dinlenmezdi bile; eksik etek tam annesiydi işte.

Zaman hay huylarla geçip giderken Ruhsar’ın korktuğu başına geldi. Babası bir akşam suskun ve hayli düşünceli geldi. Kızını sever, artık büyüse de sıkı sıkı kucaklayıp gür saçlı başını bağrına yaslardı.  Babasının üzerine sinen sigarayla karışık kokusuna küçüklüğünden beri bayılır, sinesine yaslanmayı da çok severdi. Oysa o gün tek söz söylemeden babası yemeğini sessizce yedi, annesiyle fısır fısır bir şeyler konuştu. Sonra da ben yatıyorum deyip odasına gitti. Hiç alışılmadık bir durumdu bu; hissetmiş gibi içini çekti Ruhsar.

Ertesi gün annesi okula gitmek için hazırlanan kızını durdurdu. “Acele etme kızım, baban artık okula gitmeni istemiyor.” İşte korktuğu başına gelmişti. Yüzü bembeyaz olmuştu ki, annesi başını kendine bastırdı; divanın üzerinde ana kız saatlerce ağladı. Babasına kim itiraz edebilirdi ki…

“ Kızım seni isteyen biri var. Baban her ne kadar senin okumanı istese de çevresine karşı söz söyleyecek dili yok işte. E, bir de sen gibi güzel olunca… Sözünü tamamlayamadı. Bir hıçkırıkla beraber gözyaşları sökün etti. İkisi birlik tekrar ağladı. Ah benim kadersiz güzel kızım, diyordu annesi.

Babası gibi zanaatkâr bir adamın oğluydu. O da babasının yanında işin inceliğini öğrenmiş dükkânı da ondan devralmıştı. Çocuğu birkaç kez mahallede görmüş, beğense de gözü okumakta olduğundan pek dikkat etmemişti. Hiç itiraz etmedi. Babasını bilir ve saygı gösterirdi. İyi bir aileydi işte. Kaderim buymuş demek ki, deyip her şeyi oluruna bıraktı. Evlendiler.

Kendi hayli ince zevklere sahip Ruhsar kocasından çok ailesinin kaba, hallerine bir türlü alışamadı. Her geçen gün içine kapandı. Kocası etrafında dört dönüyor, onun için üzülüyordu da. Ruhsar kocasının onu sevdiğini bilse de babasını hiç affetmiyor, kocasıyla da sadece gerektiğince konuşuyordu. Zaman onları içine çekerek istediği gibi yoğururken, Ruhsar da kocasına alışmış hatta sevmeye de başlamıştı.  Buna kendi de şaşmıştı ya, Âdem iyi adamdı işte.

Kimi zaman hayalleri usuna geldiğinde kederlenip defterine hissettiklerini yazıyordu. Çocukları olmayınca mahalleli konuşsa da onu seven kocası tek laf ettirmiyordu kimselere. “Ruhsar varsın çocuğumuz olmasın, bir birbirimize yeteriz, yeter ki sen üzülme” diye konuştuğunda birazcık teselli buluyordu başına gelenleri unutmaya çalışırken…

Kalabalık ailenin uğraşıyla günler geçerken Ruhsar bir gün hastalandı. Sürekli öksürüyor, nefesi daralıyordu.  Günler içinde geçmeyince Âdem onu hemen doktora götürdü. Röntgen, tahlil derken doktor kararını açıkladığında asıl tedirgin olan Ruhsar değil kocasıydı. Ruhsar verem olmuştu. Kocası yıkılmış, kendinden geçmişti.

 “Ah, tıpkı filmlerdeki, hatta Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand’ın kitaplarındaki gibi” diye düşündü Ruhsar oyalı mendile düşen kandamlasını görünce… Doktor kocasına iyi yemeli, iş yapmamalı deyince kocası hemen ayrı ev açtı kendilerine. Kan yapar diye de dalak, ciğer, kuzu eti, kuru üzüm, pekmez ne bulduysa getiriyor, bir dediğini iki etmiyordu. Buna karşın Ruhsar gün geçtikçe eriyordu. İğneler, ilaçlar ona zehir gibi geliyor, her şeyden iğreniyordu. Belki sanatoryuma giderse iyileşir dendi ya, kocası onu hemen Heybeliada’ya gönderdi. Deniz havası sana iyi gelecektir, diyordu. “Sen yeter ki iyileş ben özlemine dayanırım”

 Gelmedi; hiçbir şey Ruhsar’a iyi gelmedi. Artık yataktan kalkamıyor, yemek yiyemiyordu. Neredeyse bir deri bir kemik kalmıştı. Güzel yüzüne ölüm solukluğu gelmiş hatta daha da güzelleşmişti, sanki. Son gün kocasına “Biliyor musun? Hiç evlenmek istememiştim. Ancak insan kaderinden kaçamıyormuş bunu şimdi anlıyorum. Seni ilk gördüğümde sevmemiştim, lâkin sen bana sevmenin ne demek olduğunu gösterdin. Ben kaçtıkça sen beni sarmaladın.  Ben, seni sevmeye başladığımda da hastalandım. Sen iyi bir adamsın. Sana bir çocuk dahi veremedim. Bu sevgini vereceğin çocukların olmalı mutlak. Benden sonra evlenmelisin. Hiç itiraz etme benim için üzülme de. Bu sana vasiyetimdir.”

Âdem Ruhsar’ı kaybettikten sonra günlerce, aylarca kendine gelemedi. Karısının fotoğrafını duvara asmış, her gece ona bakıp ağlıyordu. Yakınları müdahale edip onu bir kızla evlendirdiler. Karşı çıktığında zaten karın vasiyet etmişti, deyiverdiler. Âdem karısının ismini duyunca karşı çıkamadı. Sadece ağladı, ağladı… Evlendikleri gece odalarına çekildiklerinde Âdem duvardaki çerçeveyi gösterip saatlerce karısını anlattı. Kadın sessizce kendi de ağlayarak dinledi kocasını.” Karım Ruhsar’ım benim ilk göz ağrımdı. Aşkım, can parçamdı. Ciğerparem şimdi yok, benim de canım yok.  Her neyim kaldıysa canımdan, senindir. Sabaha karşı Karısına “Tek bir şartım var Belgin, Bu çerçeve her ne olursa olsun bu duvardan inmesin. Ancak ben ölürsem…”

Belgin de kaderine razı, ölmüş de olsa bir kadını kocasıyla paylaşarak hayatın ona biçtiği rolü benimsedi. Çocukları olmadı. Birbirine âşık olmasalar da sevgiyi paylaştılar. Belgin kocasını hep sevdi. Âşık olduğu kadına da hep içten içe bir yakınlık duydu. Aşka olan saygısı, kocasına olan sevgisiyle bir ömrü hüzünle geçirdiler. Kocası öldüğünde Ruhsar’ın fotoğrafının yanına kocasının da fotoğrafını koydu. Onları felek ayırmış ama aşkları bitmemiş. Ben nasıl ayırabilirim ki, diyordu soranlara. Aşk duvardan inmeyen fotoğraftı; ya da aşk, bu fotoğrafı duvardan indirmemekti belki de…

Bu yazı toplam 743 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.