1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tulgar

  3. Edebiyatın sığınmacısı
Ahmet Tulgar

Ahmet Tulgar

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Edebiyatın sığınmacısı

A+A-

 

1989 yılında yayımlanan ilk öykü kitabım Evsiz Ülke Hikâyeleri'nin (1. basım BFS, 1989, 2. basım Everest Yayınları, 2007) adını aldığı Silivri'de Siyaset (Evsiz Ülke) öyküm şu paragrafla biter: "Ben Rainer'i, Nina'yı, Oliver'ı ikinci bir kez görmeyeceğim. Almanya'ya gittiğimde de onlara uğramak yok, biliyorum. Eskatoloji ise bir bilim değil. Onları bir kez daha görmek için yeni bir darbeyi beklemek. Ülkem. Beni evime götür."

Bu evsizlik durumu benim edebiyatımda başından beri hep temel sorunsal ve motiflerden oldu. Evsiz Ülke Hikâyeleri'ndeki öykülerimi cezaevinde yazmıştım. 1989'da ise artık dışarıdaydım ama sonradan TCK'dan çıkarılan bir yasa uyarınca 2004'e kadar pasaport alamadım. Belki bu da etken oldu ve ben Türkiye'yi kısa bir süre için de olsa terk edemesem de bütün bu seneler boyunca, evsizlik haleti ruhiyesi beni hiç terk etmedi, Türkiye de benim için hep bir evsiz ülke olarak kaldı. Bir sığınmacı istikbali beni bir gelecek vizyonu olarak takip ede durdu.

Daha başından, cezaevinde biliyordum, devlet ve siyasi iktidarlar ülkeleri evsizleştiriyordu. Ben de işte evsiz bir Türkiye muhalifiydim. Hayatım böyle forme olmuştu.

Genç şair Ufuk Akbal, 2011 yılında Doç. Dr. Ferda Keskin'in dersinde yazdığı Ahmet Tulgar'ın Evsiz Ülkesi'nde Evsizliğin Melankolisi başlıklı ödevinde şöyle diyordu: "İnsanın içine doğarak bir ülkeye ait olmasının bizatihi kendisi melankoliktir. Bu neredeyse kaçınılmaz bir zorunluluk gibi tezahür eder. Ancak yine anlatıcıyı zorlayan, aynı aidiyeti bir şekilde sürdürmekte olan - hem de tam yanıbaşında başka insanların varlığı olmuştur. Böylece kendisinde bir yerlerde saklı olan, kâh görünüp kâh kaybolan duyguyu yani önce evsizlik ve akabinde ülkesizlik duygusunu sürekli suratına vuran bir fotoğraf ortaya çıkmıştır."

Silivri'de Siyaset (Evsiz Ülke), bir darbe hikâyesidir. Anlatıcı, darbe döneminin tanığı Alman dostları Türkiye'yi terk edip ülkelerine dönmeye hazırlanırken kendi evsizliğinin bütün şiddeti ve melankolisiyle yüzleşmektedir öykü boyunca.

Bu melankoliyi geçen ayın ortasında bir hafta boyunca Viyana sokaklarında içimde taşıdım. Gömlek cebime sık sık dokunarak yerinde olduğunu kontrol ettiğim pasaportum gibi. Almanya'yı boydan boya kat eden trenimden Wiener Hauptbahnhof'da indiğimde yerlere uzanmış, çökmüş ya da ayakta bekleşen yüzlerce Suriyeli mülteci ile karşılaşmıştım garda. Macaristan sınırını yürüyerek geçmiş ve Viyana'ya gelmişlerdi. Reumannplatz'a yürürken gözlerimden yaşlar damlıyordu. Bir hafta içinde Türkiye'ye dönecektim ama bu bir hafta boyunca kendimi bir sığınmacı gibi hissedecektim artık bu denli iyi tanıdığım bu güzel kentte.

Yine öncelikle muhaliflerin ve belki de toplumun büyük bir kesiminin, Kürtler'in de öncelikle tabii, bu sığınmacılık ihtimalini belli belirsiz ya da kuvvetle hissettiği, iktidar tarafından hissettirildiği bir dönemden geçiyoruz Türkiye'de. Türkiye yine evsizleşmiş bir ülke oldu yani.

Heinrich Mann ve karısının Nazi Almanyası'nı terk edip Pirene dağları üzerinden Portekiz'e ulaşmak için yaptıkları yolculuk boyunca çektiklerini, içine düştükleri sefaleti hatırlıyorum sık sık yine. Edebiyaçıların, entelektüellerin iktidarlar tarafından evsizleştirilmesinin bu hazin örneğini.

Yazarın dilin içindeki ev arayışını irdeliyorum.

Mayıs ayında yayımlanan Duygusal Anatomi (Can Yayınları, 2015) adlı kitabımın girişinde şöyle diyorum: "Türkiye'den Türkçe'ye sığınmış biriyim ben. Burası iyi."

Ağabeyi Heinrich gibi tehlikeli bir yoldan olmasa da ve menzile vardığında onun çektiği sefaleti çekmese de Thomas Mann da Nazi döneminde ülkesini terk edip sığınmacı olmak zorunda kalmıştı. "Ben neredeysem, Almanya oradadır" diyordu sürgünde. Bu bir avunma değildir, devletler, siyasi iktidarlar ülkeleri evsizleştirirken, yazarlar dilde kendileri ve okurları için bir ev inşa ederler. Dilden ev.

Yazarın bu ihtiyacına cevap vermek gibi, bir anlamda 'pratik' olan bu faydanın yanı sıra edebiyatın savaşa, çatışmaya ve totaliter rejimlere karşı bir varoluş ve varoluş tanımı üretiyor olması edebiyatın kıymetini en net biçimde ortaya koyar.

Edebiyatçının ülkesinin ya da dünyanın zor zamanlarında yaptığı üretim, devletin, devletlerin ve siyasetin yıkıcılığının karşısında insanlık ve barış için büyük bir güç biriktirmek anlamına gelir.

Sık kullandığım bir edebiyat tarifi şu mealdedir: "Edebiyat, fazlalıkları atarak hayatı anlaşılır kılar." Savaşların, çatışmaların sebepleri aslında çok basittir. Ancak bu dönemlerde çalışmaya başlayan propaganda ve manipülasyon makinesi bu sebebin üzerine ağır bir moloz yığar, basiti karmaşıklaştırır, yığdığı fazlalıkları yasalarla korumaya alır. Edebiyat, işte bu defa da bu molozu kaldıracak ve savaşın absürdlüğünü ortaya koyacak, öldürme ve ölmenin basit hesabını deşifre edecektir.

Dİğer taraftan edebiyat, hayatı sadece anlaşılır kılmakla yetinmemekte onun güzelliğini de sergilemektedir. Ya da şöyle diyelim: Anlaşılır kıldıkça güzelliğini ortaya koyar. Anlama ve anlatma doğrudan bir estetik çabasıdır.

Siyaset ve onun savaşı, insanı bir biyopolitik nesnesine indirger, kitleselleştirir-kütleselleştirirken, edebiyat insanı hem kardeşleştirir hem de kahramanı kılarak biricikliğini ortaya koyar. Ölen, öldürülen kitlenin içinden biri değil, biriciktir edebiyata göre. Çok kıymetlidir yani.

Edebiyat, insana siyaseten ya da bir başka saikle düşman edilmiş, edinilmiş olanı, varoluş ve varolma koşulları içinde anlatarak affettirir. İnsan siyaseten düşman olduğunu edebiyatla affetmektedir. Savaşın propaganda ve manipülasyon zehirine karşı bu en etkili çaredir.

Bütün bunlar edebiyatçının tam da savaşın ve çatışmanın ortasında kaleme sarılması için yeterli sebep değil mi?

Romancı ve Hayat adlı makalemde şöyle derim: "Romancı romanın olay örgüsüne kahramanın ölümünü katsa da, kahramanın hayatını ölümüyle beraber kurgulasa da, belki de kahramanın ölümünden yola çıksa da, onun için uzun, daha uzun bir hayat umar ki, olay örgüsünü daha geniş verebilsin ve romanı olması gerektiği kadar kapsamlı kurabilsin. Ancak başkalarının hayatı, romancıyı sadece müstakbel ve olası bir kahramanın, bir roman kahramanının yaşamı olarak ilgilendirmez. Yaşayan, hayattaki her insan romancı için potansiyel ve olası bir okurdur. Henüz romancıyı okumamış olsa da. Her insanın ölümünde romancı kendisine sorar: "Okurum muydu?" (Henüz Zaman Var, Doğan Kitap, 2013). Bu söylediklerim hiç kuşkusuz öykücü için de geçerlidir.

Evet, bu evsiz ülkede, şimdi, edebiyatın sığınmacısı olmanın zamanlarındayız yine.

    

 

 

   

 

 

Bu yazı toplam 721 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.