1. YAZARLAR

  2. ÇETİN ÇEKO

  3. Eren Keskin: ‘Devletin barışına Kürtler inanmıyor’
ÇETİN ÇEKO

ÇETİN ÇEKO

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Eren Keskin: ‘Devletin barışına Kürtler inanmıyor’

A+A-

        Siyaset gündemi yaklaşan genel seçimler, HDP İmralı heyeti ile Türk hükümet yetkililerinin geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Dolmabahçede, Öcalan’ın diyalog ve barış sürecinin geleceğine ilişkin 10 maddelik önerisi ile hareketlendi. 10 madde Kürt ve Kürdistan sorununun çözümüne temel oluşturuyor mu? PKK, neden silah bırakmamalı? Kalıcı ve adil bir barış için uluslararası toplumun hakemliğine hükümet neden karşı, Öcalan ve PKK neden ısrarsızlar? Demirtaş'ın devlete karşı dik duruşu, Öcalan'ın duruşunun sorgulanmasına yol açıyor mu? 30 yıllık savaşta devletin insan hakları ihlallerine karşın, mağdurun da hak ihlallerini insan hakları örgütleri sorguluyorlar mı? Hepimiz egemenimize mi benzedik? Derin devlete ne oldu? Kürdistandaki savaşta kadına yönelik cinsel işkence ve tecavüzde devletin güvenlik birimleri ve memurlarının rolleri nelerdir? Perinçekin Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır açıklaması neden düşünce özgürlüğü kapsamı içinde değildir? Hukukçu, İnsan hakları savunucu ve yazar Eren Keskinle siyaset gündeminin diğer başlıkları ve HDPnin adaylık teklifine neden hayır dediğini konuştuk.

Derin devlet diye bir yapı vardı. Bu yapı darbe girişimleri, Kürdistanda toplu katliamlar, köy yakmalar, faili meçhul suçlar işledi. İşlenen suçlardan bazılarıŞemdinlide Umut Kitapevi olayında olduğu gibi suçüstü oldu. Kürdistanda toplu mezarlardan hala insan kemikleri çıkıyor. Ne oldu derin devlete?

Derin devlete inanmıyorum, çünkü devletin kendisi derin devlettir. Öyle büyük bir suçun üstüne kurulmuş devletten söz ediyoruz ki, 1915 Ermeni Soykırımı'nı gerçekleştiren devlet zihniyeti, aynı devletin kurucusu oldu. Bizlere bir yalan söylendi. Bu yalan eskiden kopuş, bir devrim olarak sunuldu. Oysa hiç de öyle değildi. Mustafa Kemal’in kendisi de bir İttihatçıydı ve bu devleti İttihatçı kadrolar kurdu, dünün rejimi bu günde devam ediyor.

İttihatçı devletin tetikçi olarak kullandığı Teşkilat-ı Mahsusa’sı vardı. Günümüzde de kontrgerilla, özel hareket timi ve Jitem benzeri yapıları var. Bu yapılar cumhuriyetten bu yana o kadar çok suç işlediler ki, bir kişi bile yargılandı mı? Bir faili meçhulün, kontrgerilla cinayetinin faili açıklandı mı?

Hayır! Türkiye’de bilinçli olarak oluşturulmuş bir devlet yapısının olduğunu düşünüyorum. Bu yapının bir kanadı Türk, diğer kanadı da İslamcı. Türk-İslam sentezi dediğimiz yapı. Düne kadar Türk tarafıiktidardaydı, bugün ise AK Parti ile İslamcılar öne çıktılar. Bu iki yapının birbirini üreterek yaşadığına inanıyorum. Yani her iki yapı son derece birbirine ihtiyaç duyuyor ve aralarında sahte bir düşmanlık var. Yapının farklı olmamasının en temel göstergesi kırmızıçizgilerdeki ortaklıktır. Kürdistan sorunu, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs’ın işgali gibi devletin kırmızıçizgilerine hem Kemalistler hem de İslamcılar sahip çıkıyorlar.

Aralarındaki kavga sadece iktidar kavgası. Yani hangimiz bu yönetimde daha güçlü olacağız. Toplum bunların kavgası arasına sıkıştırılmış durumda. Kitlelere şu alternatif bırakılmış; ya Kemalistlerdensin ya da İslamcılardan. Oysa ikisi arasında bir fark yok. Bu devletin işine geliyor ve kurulu sistemi böylece sürdürüyorlar.

Ergenekon ve Balyoz davları gündeme geldiklerinde hiç umutlanmadınız mı?

Ergenekon davası gündeme geldiğinde gerçekten derin devlet yargılanabilir mi 'acaba' diye düşündüm? Acabalarımız olsa da herkes umutlandı. Sonuçta gördük ki, bu davada sadece hükümete darbe boyutu yargılandı. Yargılanan insanların içinde çok suçları olanlar vardı. Örneğin, Levent Ersöz. Levent Ersöz, Kürdistan’da Şırnak’ta bizim yüzümüze karşı“burasıŞırnak cumhuriyetidir. Burası Türkiye değil” diyen adam. Hepimizi tehdit eden, bütün insan hakları savunucularının çok yakından tanıdığı, gözaltında Silopi’de kaybedilen iki HADEP’linin katili olduğu biliniyor.

Ne oldu? Levent Ersöz sadece hükümete darbeden yargılandı. Levent Ersöz, Veli Küçük’ün yargılandıkları davalara katledilenlerin yakınları ve bizler müdahil olmak istedik, ama ret edildi. Hükümetin, Cemaat ile arası bozulunca bütün bu davaların sanıkları nerdeyse kahraman ilan edilerek serbest bırakıldılar.

Türkiye’de militarizmin hiçbir zaman güç kaybettiğine inanmıyorum. Militaristler her zaman iktidardaydılar. Bugün AK Parti’nin bir halk desteği var ve AK Parti ile militaristler uzlaşmış durumdalar. AK Parti’nin gücü azaldığında yerine sosyalistler gelmeyecek, yine militaristler geleceklerdir. Şu anda sadece görünmez gibi duruyorlar. Söz konusu kırmızıçizgiler ortadan kalkmadığı sürece militarizmin her zaman iktidarda olduğuna inanıyorum.

Kurucusu olduğunuz Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu'na bu güne kadar 465 mağdur kadın başvuruda bulunmuş. Bu olayların hepsinde failler asker, polis, korucu, öğretmen ve benzeri devlet memurları. Çoğunluğu da asker. T.C devleti, Kürdistanda sürdürdüğü savaşta, kadına yönelik cinsel işkenceyi bir 'savaş politikası' olarak uyguladığı ve devletin yasalarında 2005 yılına kadar tecavüz suçunun yeterli bir tanımının dahi olmadığını söylüyorsunuz. Bunu açar mısınız?

İşkence denince elektrik, askı vb. ilk akla gelir. Cinsel taciz ve tecavüzün ise bir sorgu yöntemi olduğunu bilirdik ama kimse bunu dile getirmezdi. 1995 yılında yazdığım bir yazıda 'Kürdistan' kavramını kullandığım için cezaevine girdim. Cezaevinde PKK’li kadınlarla yattım, çoğu da müvekkilimdi. Bir gün havalandırmada volta atarken kızlardan biri yanıma yaklaştı sinir krizi geçirerek, gözaltında tecavüze maruz kaldığını anlattı.

İstisnasız o dönem her kadın, gözaltına alındığında çıplak sorgulanıyor ve cinsel tacize maruz kalıyordu. Erkekler de çıplak sorgulanıyorlardı. Tabi kadınlar açısından daha başka bir yanı var. Annelerinin, kardeşlerinin bile yanında soyunmayan bir kadın geleneğinden söz ediyorum. Polis sorgusunda bir kısmının tecavüze maruz kaldıklarınıöğrendim.  Yine de çok sayıda kadın bu konuda konuşmak istemiyordu.

Cezaevinden çıktıktan sonra Kürdistan’da avukatlara karşı hak ihlallerini araştırmak için Jutta Hermans isminde Alman, avukat arkadaşım gelmişti. Bu konuda neler yapabiliriz diye onunla konuştuk. Konuyu incelemek ve takip etmek üzere bir büro oluşturmamız durumunda yardımcı olacağı sözünü verdi ve öyle başladık.

Başladığımızda en çok hak arama bilinci siyasi tutsak kadınlarda gelişmiştir diye onlara yöneldik. Bu nedenle cezaevlerini dolaşmaya başladık. Orada şunu gözlemledik. Mesela birçok sol örgütten kadınla görüştüğümüzde bize burjuva bir iş yaptığımızı söylediler. Biz devrimciyiz, direniriz, bu mücadeleye bilerek girmişiz belirlemeleri bizlerde hayal kırıklığı yarattı. Egemenimize ne kadar benzediğimizi işte o zaman fark ettim.

O dönem MED TV vardı ve MED TV’de bu çalışmamız üzerine bizimle birkaç kez program yapıldı. Bu yayınlar ardından Kürdistan’dan yığınla başvuru almaya başladık.

Hangi yıldı?

1997 yılı. Devlet, cinsel işkence ve tecavüzü Kürdistan’da bir savaş politikası olarak uygulamıştı. Daha sonrasında yazılı hukukta büyük sorunlar olduğunu tespit ettik. 2005 yılına kadar Türk Ceza Kanunu’nda kadına yönelik şiddeti düzenleyen bölümün başlığı“Genel Ahlak ve Aileye Karşı Cürümler” idi. Ceza kanununda kadının adı ve cinsel taciz diye bir suç yoktu. Tecavüzün tanımıçok yetersizdi. Bekâret kontrolü sadece işkence olsun diye uygulanıyordu. Örneğin Mardin’de 6 çocuklu bir müvekkilimize bekâret kontrolü yapılmıştı.

2005 yılına kadar TCK’da bir cinayetin namus nedeniyle işlenmesi otomatikman cezai indirime yol açıyordu.  Bu da devletin namus cinayetlerini azmettirmesi anlamına geliyordu. 2005 yılında kadınların mücadeleleri ve Avrupa Birliği sürecinin etkisiyle önemli değişiklikler oldu. Hala yetersiz olmakla beraber birçok kazanımlar elde ettik. Yazılı hukuka bakarsanız kadınların kazandığı birçok hak var ama uygulamada kararlara yansımıyor. Hâkimler, sözleşmeleri bilmiyorlar bu yüzden de uygulama gerçekleşmiyor. Kısaca devlet aklı yazılı hukukun önünde.

Ağustos ayında ‘Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’ adlıçok önemli bir anlaşma imzalandı. Sözleşme, kadınların lehine çok büyük haklar sağlamakta. Ama bu sözleşmenin imzalanması ardından Cumhurbaşkanıçıkıp 'kadın, erkeğe emanettir', 'kadın ile erkek eşit olamaz, bu insanın fıtratına aykırıdır' diyor. Bu anlaşmayı imzalayan bir devletin cumhurbaşkanı bu tür açıklamalarda bulunamaz. İmzaların hepsi görünürde, bunu bir hukuk devleti ciddiyeti içinde maalesef uygulamıyorlar.

İnsan haklarına ilişkin uluslararası anlaşmalara Türkiyenin imza atmasına karşın hayata geçirmede ayak diretmesi klasik bir yöntem.  Bir de devletin imzalamadığı, çekince koyduğu anlaşmalar var. Örneğin BMnin zorla kaybedilmelere karşı anlaşmanın imzalamaması gibi. Bu işlenen suçu fiili sahiplenme ve soruşturmayacağım anlamına gelmiyor mu?

Özellikle Kürdistan’da o kadar çok gözaltında kaybetme olayı var ki, devlet bunların ortaya çıkmasını istenmiyor ve zaman aşımını işletiyor. 20 yıl içinde fail ortaya çıkmazsa bütün dosyalar zaman aşımına uğruyor. Türkiye’nin zorla kaybedilmelere karşı sözleşmeyi imzalaması durumunda zaman aşımı ortadan kalkacak. BM anlaşmasında zaman aşımı yok. Türkiye’de binlerce gözaltında kayıp davaları zaman aşımına uğradı ve uğramaya da devam ediyor.

Barış süreci diyorsak eğer, gerçek bir barış olacaksa neden bu sözleşme imzalanmıyor. Kürt halkının gözaltında binlerce kaybedilmiş insanı var. Rıdvan Karakoç’un, Hüseyin Hasan Ocağın, Fehmi Tosun’un akıbetleri ortaya çıkmadan nasıl bir barış olacak? Böyle bir barışa halk inanır mı? 

Ayrıca gözaltında kayıplar sadece Türkiye ve Kürdistan’la sınırlı değil. Kıbrıs’ta da gözaltında kayıpların akıbetleri bilinmiyor.

Kıbrıstaki kayıplar ne zaman oldu ve kimlerdi?

1974’de Kıbrıs harekâtı sırasında başta Rumlar olmak üzere muhalif Türklerin de olması muhtemel. T.C devleti suçlarını gizlemeye devam ettiği sürece, dayattığı barışa da kimse inanmaz.

Doğu Perinçek, Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır demesi üzerine İsviçre yargısınca ‘ırkçı ayrımcılık gerekçesiyle cezaya çarptırılmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ise ifade özgürlüğü’ vurgusu yaparak İsviçreyi haksız bulmuştu. Davanın temyiz duruşmasına İnsan Hakları Derneği, Adalet Hakikat ve Hafıza Merkezi ve Toronto merkezli Uluslararası Soykırım ve İnsan HaklarıÇalışmaları Enstitüsü ile birlikte müdahil olma talebinde bulunmuştunuz. Bu talebiniz AİHM tarafından kabul edildi. Sonrasında ne yaptınız?

Doğu Perinçek’in İsviçre’de sadece 'Ermeni soykırımı olmamıştır' demesine inanmıyoruz. Perinçek ve çevresi kendilerine Talat Paşa Komitesi diyorlar. Talat Paşa hepimizin bildiği gibi Ermeni soykırımının mimarlarından ve uygulayıcılardan biri. Açıkça kendilerini soykırımı yapan tarafta görüyorlar. Bize göre Talat Paşa Komitesi, Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi konumundadır. Hrant Dink, Orhan Pamuk davalarında gelip defalarca gösteriler yaptılar. Hepimize tehditler savurdular, 2005’te yapılan Ermeni Konferansı’nda bizlere fiziksel saldırıda bulundular.

Bu açıdan Perinçek’in yaptığı bir düşünce açıklaması olamaz. Ermenilere karşışiddeti, nefreti arttırmak ve kurumsallaştırmak için mücadele ediyorlar. Yaptıklarıçalışma kesinlikle düşünce özgürlüğüçerçevesinde değerlendirilemez. Ayrıca bir insanlık suçunun övülmesi ve yok sayılması bize göre düşünce hürriyeti kapsamında değildir. Bizler ki, düşünceleri nedeniyle zarar görmüş, bunun için bedeller ödemiş insanlarız. Bunlardan dolayı Perinçek’in açıklamalarını düşünce özgürlüğüçerçevesinde değerlendirmiyoruz. Perinçek’in İsviçre’deki yapmış olduğu o konuşma, Türkiye’de birçok Ermeni’nin korkmasına, sinmesine, evinden çıkamamasına hatta şiddet görmesine, Hrant Dink’in ve 24 Nisan 2013’de Sevag Balıkçı’nın askerdeyken katledilmesine neden olmuştur.

İsimlerini belirttiğiniz örgütler olarak AİHM’in kararının doğru olmadığını ve davaya müdahil olmak istediğimizi bildirdik ve kabul edildi. Ancak mahkemede yalnızca Doğu Perinçek’in konuşma hakkı vardı, bu yüzden mahkemeye katılmadık ama düşüncelerimizi yazılı olarak sunduk. Şimdi kararı bekliyoruz.

HDPden milletvekilliği adaylığı teklifi aldınız. Aday adayı mısınız?

Sağ olsunlar arkadaşlarım birçok dönemdir öneriyorlar. İnsan hakları mücadelesini temel alan biriyim, bu alandan çok arkadaşımız siyasete girdi. Eski insan hakları savunucularına toplumun ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ben bu alanda kalacağım.  Siyaseti tercih etmiyorum. Tabi ki gönlüm HDP’den aday olan arkadaşlarımla Selahattin’le, Osman’la ve diğerleriyle.

Bir de kişisel bir nedenim var. Düşüncelerimi çok açık söyleyen biriyim. Bugüne kadar o kadar radikal konuştum ki, milletvekilliği yeminini edemem diye düşünüyorum. Ama arkadaşlarımın yanındayım, HDP’nin mecliste olmasınıönemsiyorum. Dilerim ki yüzde on barajını aşarlar ve meclise girerler.

Peki, seçimlerle ilgili tahmininiz nedir?

HDP’nin barajı aşarak çok sayıda milletvekiliyle meclise girmesini istiyorum. Birçok güvendiğim arkadaşım meclise girecek ve orada hepimizin sözcüsü olacaklar. Ama açık söyleyeyim korkularım da var.

Ne tür korkular?

Yüzde on barajı Kürtlerin meclise girmesini engellemek için kondu ve dünyanın hiçbir ülkesinde bu oran yok. Umarım aşılır ve HDP meclise girer.

                                                                     (BİTTİ)

 

Bu yazı toplam 7735 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.