1. YAZARLAR

  2. Mustafa Kaplan

  3. ERGANİ NOTLARI -1-
Mustafa Kaplan

Mustafa Kaplan

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

ERGANİ NOTLARI -1-

A+A-

ERGANİ NOTLARI -1-

MAKAM DAĞI

Diyarbakır’ın bir ilçesi olan Ergani, Diyarbakır’dan yaklaşık olarak 60 km uzaklıkta ve Diyarbakır Elazığ karayolu güzergâhında yer almaktadır. Aynı zamanda Ergani, nüfus açısından Diyarbakır’ın en büyük ilçesidir. Ergani, Makam Dağı’nın eteklerine kurulmuş ve Diyarbakır kenti yönünde sürekli genişlemektedir. İlçeler bağlı olduğu ilin merkezine doğru yayılmak isterken, iller ise genellikle kendisinden daha büyük olan metropol kentlere doğru hareket eder. Hareket eden canlı bir organizma gibi kentler de sürekli hareket halindedir.

Makam Dağı, ismini Hz. Zülküf (Zülkifl) Nebi’den almış. Zülküf peygamberin burada yattığına inanılır. Hz. Zülküf (Zülkifl) Nebi’nin Diyarbakır’ın Eğil ilçesinde de benzer bir makamının olduğuna inanılır. Bu dağın diğer bir adı ise, Meryem Ana Dağı (Kürtçe deyişle Çiyayé Meryemané)dır. Burası eski bir yerleşim alanıdır. Aslında Makam Dağı eski Ergani’dir. Bazı topluluklar ki özellikle Ermeniler, düzensiz saldırılardan korunmak ve güvenlik gerekçeleriyle, dağların tepelerine yerleşim alanı kurmayı adet edinmiştir. Düzensiz saldırılar sona erince, insanlar yavaş yavaş dağlardan yamaçlara gelmiş ve daha cesaretli olanlarımız ise ovalara inmiş. Modern Ergani işte böyle bir zamanda doğmuş. Ergani, Makam Dağı’nın hemen yamacında, sırtını dağlara yaslamış şekilde kurulmuştur.

 Makam Dağı’nın yüksekliği 1525 metre ve Ergani şehir merkezine uzaklığı ise, yaklaşık olarak 5 km’dir. Makam Dağı’nın tepesine dolana dolana çıkılır. Zaten bütün yüksek dağlara düz bir şekilde çıkılmaz, dolana dolana çıkılır. Şehir merkezinde güneşin sıcaklığı insanı bunaltırken, yukarı doğru çıkınca bu bunaltıcı sıcaklık yavaş yavaş kendini serin bir havaya bırakır. En tepeye çıkınca da, ferahlatıcı bir hava hemen sizi kucaklar gibi karşılar. Dağın en zirve noktasına çıkmak için de ahşaptan yapılmış merdivenleri de bir bir yürümek gerekiyor.

Girişte hemen sağ tarafımızda oturup, dinlenebileceğiniz ve ahşaptan yapılmış sedirli güzel bir mekân yer almaktadır. Hemen yanında da Hz. Zülküf Nebi türbesi bulunmaktadır. Makam Dağı da, ismini Hz. Zülküf Nebi türbesinden almaktadır.

Hemen yolumuzun önünde duran bir ağaca rengârenk çaputlar bağlayan ve çaputtan beşik yapıp, içine temsili olarak ufak taşlar koyan insanlar var. Dilek ağacına çaputlar asarak bir dilekte bulunmak, düşüncenin değil, ruhun konusudur. Kimisi çocuk sahibi olmak, kimisi kısmetinin açılması, bazıları ise kötülükleri kendinden uzak tutmak için dilekte bulunur. Eğer tutulan dilekler tutar ve çocuk olursa, doğan çocuk kız ise adını Zülfiye, erkek ise adını Zülküf koyarlar. Geçmişten beridir insanoğlu, tozla-toprakla-mekânla olan ilişkisini muhafaza etmek için olağanüstü bir çaba harcamıştır. Adak nesnesi, kimi zaman bir türbedeki ağaç olur, bazen de Hint’te Ganj, Mısır’da Nil, Diyarbakır’da Dicle Nehri olur. Adağın nesnesi değişse de ve insanlar farklı yönlere akıp gitse bile, insanlığın ruhu hep aynı yönde akmıştır.

Sağda solda bir ağacın veya bir kayanın gölgesinde sofralarını açıp yemek yiyen çok çocuklu (kalabalık) ve az çocuklu (küçük) aileler var. Ahşaptan yapılmış piknik masalarının bazıları kırılmış ve diğerleri ise işlevsiz bir halde orta yerde duruyor. Ellerimiz kaba ve serttir; dokunduğumuz şeyleri kırmakta mahiriz. Rahatımıza düşkün olmadığımızdan ve dağlı yanımızı herkese gösterme kaygımızdan olsa gerek, herhangi boş bir yere sofra açmayı daha ekonomik buluyoruz. Bununla birlikte, sandalyeye oturup, masada yemek yemeye alışmamışız.Burayı ziyaret ettikten sonra çocuğu olanlar, doğan çocuk kız ise adını Zülfiye, oğlan ise Zülküf koyarlar.”

Makam Dağı’nın en tepesine çıkmak için ahşaptan merdivenleri yavaş yavaş adımlarken, merdivenlerin de bazı yerleri kırılmış ve çökmüş. Ayaklarımız kaba ve serttir; bastığımız yerleri de kırmakta mahiriz.

Bu yorucu ama anlamlı yürüyüşten sonra, nihayet en zirveye çıktık. Ergani şehir merkezinin tamamı gözler önündedir. Gözlerinizi biraz yukarı kaldırdığımızda, gözlerimizin pınarlarını çoşturan Ergani Ovası ile karşı karşıya kalırsınız. Ergani Ovası’nın gökten yağan yağışlarla bereketlenen toprakları önünüzde durmaktadır. Ergani Ovası, rengârenk desenleriyle ve göz kamaştırıcılığıyla değerini bekleyen bir İran halısı gibi önünüze serilmiştir.

Hemen sol tarafınızda ve biraz aşağıda; bir bölmesi olan ve iki taş duvardan başka hiçbir şeyi kalmamış ve harap olmuş Meryem Ana Kilisesi bulunmaktadır. Çiyayé Meryemané adı da buradan gelmektedir. Bu kilise zamana mı yenik düşmüş ya da bir insan eline mi bilinmez ama yıkılıp, harabe olmuş. Ermeniler’in kartal yuvası gibi, dağların en yüksek noktalarına yerleşim yerleri kurmaları tarihsel bir gerçekliktir.

Aşağı doğru inerken hemen türbenin alt taraflarında, yani girişte sol tarafınıza düşen yerin aşağı kısımda ise, Müslümanlara ait mezarlar yer almaktadır. Buradaki mezarlarından anlıyoruz ki, bu eski yerleşim yeri belli bir tarihten sonra Müslümanlaşmış ya da Müslümanlaştırılmıştır.

Makam Dağı tepesinde bir sarnıç olduğunu, oraya gelen insanların verdiği bilgiyle öğrendik. Mezarlığın alt tarafında bulunan ve parke taşlarla döşenmiş yoldan aşağı doğru gittiğinizde kendi haline terk edilmiş bir sarnıç bulunmaktadır. Tabi sarnıç, tüm olumsuz koşullara rağmen ayakta durmaya çalışıyor. Sarnıçlar, genellikle dağların tepelerinde yaşayan toplulukların su ihtiyacı karşılamak için yapılmaktadır. Sarnıç, üstü dairesel bir kavisle kapalı olan oda şeklindeki bölmelerden oluşmaktadır. Sarnıç, yağmur ve kar suyunun bu odalara dolmasıyla, burada yaşayan halkın su ihtiyacı karşılayan bir yer altı su deposudur. Bu tarihi sarnıç ve kilise, sahipsizlikten insanlara küsmüş olmalı ki, toza-toprağa karışmış. Tarihsel ve kültürel değerlerin öneminden gafil oluşumuz, belki de en büyük talihsizliğimiz.

Mezarlar ve türbeler, bir toplumun geçmişi, tarihi, yani hafızasıdır. Toprağa kök salmış yüzyıllık çınarlar gibi, bu mabetler de toprakla, geçmişle bağımızı koruyan mekânlardır. Bu mekânlarda yürüdüğümüzde, yüzlerce yıldır burada yaşanmış olan bir tarihe temas ettiğimizin bilincinde olmamız gerekir. Toplumsal bilincin ve hafızanın yeşermesi için, bu tarihi ve kültürel mekânları geleceğe taşımak gerekiyor.

Bu yazı toplam 1330 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.