Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

GÂVUR TERZİ

A+A-

Ah, ayacıklarımbeni  muhkemtaşısa, bir de dizlerim ağrımasa; hiçbir derdim yok diyebilirdim, derdi soranlara Terzi Simon. Terzi Simon neşeli adamdı.Girdiği mekânlara sevinçli bir mizahi gülüşler dağıtır; Allah için geri de istemezdi… Aynaya bıraktığı artistik pozlarında hep bir Ayhan Işık duruşu vardı. Hadi be, diyenlere cüzdanındaki incecik bıyıklı gençlik fotoğrafıyla nanik yapardı.

Bilenler, diktirenler iyi usta derlerdi. Bir ceket diker İsa aşkı için okka gibi oturturdu ki; kendini asaleti kendinden menkul lort sayardın hani… Her zanaatkâr iş erbabı gibi İstanbul’un eskilerinden olduğu halde bir türlü büyütememişti işini… Evi de yoktu, yazlığı da… Neden hiç ev sahibi olmaya yeltenmedin diyenlere, gülerek; her ilçede, her semtte boş ev ganiydi. Hani derler ya, ‘ bir elini sallasan ellisi, diğerini sallasan tellisi…’ Bizimki de o hesap. Her yer, her ev bizim olunca da almak için borca girmeye de hem üşendik, hem de korktuk doğrusu.Bizim çıraklarımız boynuz kulağı geçer hesabı konfeksiyon işlerine girip büyüdüler, zenginleştiler. Biz çekindik; kısaca borçlanmaktan korktuk…

Tamam, evi yoktu, lâkin borcu da yoktu Simon ustanın. Konuşkan olmanın yanında, nüktedandıda… Anlatırkenzevkle dinler, bitmesin diye de ağzına bakardınız.Dudağının üstündeki ince bıyık Ayhan Işık olmanın şanındandı. Boynundan eksik etmediği kravatı ve yaka cebindeki mendili de kendi şanındandı. Torunlarıyla geçirdiği vakitleri onların ağzından dinlemelisiniz. Alıp onları dükkânına götürürken ki yok güzergâhı dillerine pelesenk olurdu ki; orada içtikleri gazoz sihirli baloncuklarla rol çalardı, sanki…

Her işi, her tamiri kendi yapardı ki, çoğu aletin altından da kalkardı evvelallah! Her şeyi saklardı. Soranlara da bir gün lazım olur da bulamazsın sonra derdi. Doğruydu elbette; kim neyi sorsa hemencecik şıp diye çıkarırdı ortaya… Ya, n’aber! Dediğine çok şahidim. Şaşkın şaşkın bakanlara bıyık altından gülerdi. Bir de kısa yolları meşhurdu! Kısa diye sizinle birlik bir yola koyulur, kılavuzluk eder; ya yolu kaybeder ya da kaybolurdunuz. Filan yer diye yola koyulup, başka yerlere vardığı çok olmuştur. Gülerek: bak daha iyi bir yere getirdim sizi değil mi ama, derdi.

Şimdi bana da elbise dikmişliği vardır elbette… Şimdilerde üzerime dar gelse de atmaya kıyamaz onun gibi saklarım müşkül zamanlar için… Ha bir de bir laci dikmiştir bana of ki of yani… Bu esnada onu anımsar habire gülerim hallerime… Ha, bu arada söyleyeyim; en az onun kadar kirli çıkı bir biriktiriciyimdir. Atmaya kıyamam doğrusu; bir gün lazım olur nene lazım… Şaka şaka! Sevdiklerimden anı biriktirmeyi pek bir severim. O yaşanmışlığa elimi sürer, onları yad ederim.

Velhasıl o illet hastalık çıkagelmeseydi, bir derdi yoktu dizlerinden başka Simon ustanın.Her Pazar erkenden bağlı olduğu kiliseye gider, şabiğini yani gömleğini giyer, ayinin sonunu bir tamam getirirdi. Bu tam elli yıldan fazla zamandır böyle süregeliyordu. Hiç aksatmamıştı, ta ki hastalık onu elden ayaktan düşürene dek. Hastalığının henüz daha ağırlaşmadığı ama onu zorladığı o zor zamanlarda dahi bu görevinden imtina etmemişti.

O yumurta dahi kıramayan adam, kendi yemeğini pişirmiş, yaptığı pirinç pilavıyla övünmüştü. Her durumda bir iyimserliği öne çıkardı. Zorluklar karşısında bile gülünç bir yan bulur birlikte gülmeyi bile paylaşırdı. Hastalığının akıbetini ya da kötü durumunu hiç bilmedi. İlaç yerine verilen bitkisel çaylardan medet umup, en acı olanlarını dahi kahkahayla içti. Son hafta kötüleşti ki, o anlarda zaten kendinde değildi…

Bu Cumartesi tam dokuz yıl sonra kapalı dükkânına gittik. O zamana dek elimiz değmedi; bir türlü gidemedik. Gürün hanın dokuzuncu katına çıktık. Bütün dükkânlar kapalı. Dolu hiç yok gibi… Gençten birine sorduk ‘Gâvur terzinin dükkânı kaç numaraydı kardeş’… Oranın çaycısıymış. Şıp diye götürdü. Aşk olsun abla,Simon amcayı kim tanımaz, diye cevapladı eşimi. Doğru kim tanımazdı ki? Girdiği her yere, her mekâna ki buna belediye otobüsleri de dâhil ‘Selamunaleyküm’ diye girerdi. Sonra da ben Gâvur terziyim’ derdi.Sen Müslüman değilsin ama değil mi, dediklerinde de ‘hepimiz Müslümanız evlat; Müslüman inanan demektir, derdi. Bir başlardı anlatmaya onu Kuran’ı hatmetmiş sanırdınız. İstanbul’da dinler korolarının çoğu sunumunda hep koronun içindeydi. Makamları bilir, sanat müziği fasıllarını severdi. Onun bulunduğu meclisin mugannisi de elbette o olurdu.

Dükkânın her tarafı toz içinde; bir taraftan toplayıp, bir taraftan onu anlatıyoruz birbirimize… Neler yoktu ki… Biriktirmeyi sever demiştik ya, ispatı ortadaydı işte… Birkaç cetvel, vantilatörler,  elektrikli radyatör, mecmualar, altı ciltlik bir gazetenin verdiği Kuran-ı Kerim tefsiri, Atatürk ansiklopedisi, Türk sanat müziği kasetleri,çeşitli makaralar, kumaşlar ve hepsinin ötesinde eski Singer dikiş makinesi… Makinenin altı işlemeli ferforje demir… Makinesini bırakarak onu aldık, anı babında… Sildik temizledik.Üzerine bir cam okuyup etajer yapacağız. Üstelik önündeki aynaya her bakışımızda, aynanınbir köşesinde onun çarpık gülüşlü Ayhan Işık bakışıyla karşılaşacağız, biliyorum.

Bu yazı toplam 2689 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.