Zeynep ABBASOĞLU

Zeynep ABBASOĞLU

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

GIYBET...

A+A-

 

Ankara’da hava bir garip son günlerde. Kışa devam mı etse, yoksa bahara mı geçse karar veremiyor gibi. Günü gününe, hatta saati saatine uymayan insanlara benziyor. Güne neşeli, güneşli başlıyor sonra birden heyheyleri geliyor, savuruyor karları üstümüze...

 

Cumartesi günü her türlü kötü hava koşuluna rağmen gitmeyi ihmal etmeyeceğim bir sanat organizasyonuna katıldım. Üç sanatsever arkadaş sözleşip önce ARTANKARA’yı gezecek sonra da biraz dedikodu yapacaktık. Üçüncü kez kapılarını açan fuar her yaştan sanatseveri konuk etmişti. Altı yüz sanatçının katıldığı fuarın “Onur Sanatçısı” bu sene kaybettiğimiz Adnan Turani idi. Küratörlüğünü Prof. Dr. Kıymet Giray’ın yaptığı Can Turani koleksiyonundan özel seçkiler, kelimenin tam anlamıyla harikaydı. Birkaç tur attıktan ve fotoğraf çekme işlerini tamamladıktan sonra “kahve bahane dedikodu şahane” diyerek yakınlarda bir kafeye oturduk.

 

Tatlı mıdır dedikodu gerçekten? Ya da nereden sonra konuşma dedikoduya girer? Başkalarının özel hayatlarının detaylarına girmenin, iyi bir dürbün alıp yan binada oturan komşunun evini gözetlemekten farkı nedir?

 

Dedikodunun bulaşmadığı tek muhabbet kendimiz ile ilgili bir konuda, arkadaşımızı arayıp,  seninle dertleşmek istiyorum dediğimiz sohbetler galiba. Diğer meclislerde her sohbetin sonu ister istemez, en hafifinden birilerinin kulağını çınlatarak bitiyor.

 

Bizim cumartesi sohbetimiz de bundan nasibini aldı. Genel konu ana hatları ile ‘cemiyet hayatı ne demek, eski elit davetler artık neden yok, davetlerin hangisine gitmek, hangisine icabet etmemek gerekir,’ idi. Bu konuya yoğunlaşmamızın sebebi ise yakın bir arkadaşımızın cemiyete girme için verdiği içler acısı çabaları idi. Sadece kuaförde denk gelebileceğiniz cinsten, üstüne kahve, sayfa aralarına kesilmiş saç kırpıntılarının sıkıştığı bir dergide minicik bir açılış karesinde yer alabilmek için verdiği mücadeleyi elbette ki takdir etmemek imkânsızdı. Azmetmek başarmanın yarısıdır, derler.  Az ya da çok emeğinin karşılığını almasına hepimiz sevindiğimizi söyledik.

 

Cemiyet de kendi içinde sınıflara ayrılıyor, daha seçici davrananlar her açılışta her yerde boy göstermiyor. Dostunu, arkadaşını seçer gibi gideceği yeri de seçiyor. Zaten insan aynı anda kaç yerde boy gösterebilir ki? Sabahtan, kerameti kendinden menkul bir yaşam koçunun söyleşisi, öğleden sonra “Ünlülerin diyetisyeninin” yeme alışkanlıklarımızı tekrar gözden geçirmemize sebep olacak sohbet toplantısı ve son olarak da günün temposuna dayanamayıp şişmiş ayak bilekleri ile bir mağazanın açılış kokteylinde ayakta durmanın dayanılmaz ağırlığı... Trajikomik olaylar da oluyor elbette bu yoğun tempo içinde. Ne gibi mi? Mesela evinin başköşesinde floresan lamba ile aydınlattığı “Ağlayan çocuk” tablosunu gurur ile sergileyen birine,  iddialı bir tasarım mağazasının açılış kokteylinde denk gelebiliyorsunuz.

 

Böyle böyle konuşurken akşam olmuş, hava sakinlemiş, bize bir yorgunluk çökmüştü. Üstümüzdeki yorgunluğun sebebi çok konuşmaktı galiba.

 

Peki, biz dedikodu mu yapmıştık? Bu konuşmalar dedikoduya girer miydi?

 

Hayır, bence girmezdi. Bu bir durum tespiti idi.

 

Herkes dilediği gibi yaşamalı...

 

 

 

 

Bu yazı toplam 640 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.