1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. Hatıralar gidemediğim Diyarbekirdir
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Hatıralar gidemediğim Diyarbekirdir

A+A-

 

 

 

Bilûrun geceyi yırtan sesi yumuşak ve hüzünlüydü… Yaşlı dengbejin titreyen sesine bilûr eşlik ediyordu. Her gece yemek sonrası Aram dedenin anlatacağı hikâyeleri dinlemek üzere ayın eşlik ettiği karanlık avluya yel yepelek koşuyorduk. Arkadan annemin çınlayan sesi “ Oğlum Aram Dayı Kürtçe anlatıyor, sen nasıl anlayacaksın ki” Oysa anlıyordum. Bir hüznü, hazin hikâyeleri anlamak için dil bilmeye gerek olmadığını artık biliyordum. Biliyordum çünkü hikâyeye eşlik eden bilûrun sesi bana, bize, hepimize yol gösteriyordu… Paynas’ın dedesi o titreyen hüzünlü sesiyle geceyi ve bizleri büyülerken, ruhumuzu, gönlümüzü ufukların ardına götürüyordu. Kürtçe kelamın eşlik ettiğibilûr bizi Dicle’nin, Karacadağ’ın öte yanına taşıyordu.

Kafileyi, sürgünlüğü ve hiçliğe uçuveren turnaları anlatırken hıçkırıklarımız bilûrun esen yele karışan büyüleyen sesine eşlik ediyordu. Ayışığının ketum aydınlığında serin esen rüzgâr, küçük gaz lambasının alevini yüzlerimizde tek tek buluşturuyordu. Acı dolu hikâyeler tenimizi dağlarken, bilûr o okşayan, yatıştırıcı sesiyle bizi onarıyordu.

Ne kadar uzun zaman geçti üzerinden… Şimdi hatırlarken yavaşça geçmişe gidiyorum. Ah Diyarbakır sevdamın şehri… Ne çok dost, ne çok yâreni bırakmışım ardımda… Usuma Sevgili dost Mehmed Uzun geliyor… Onun, Yaşlı Rînd’in Ölümü hikâyesi… Sonra onun bizden sevgili Diyarbekir’den ayrılmadan önceki son görüşmemizi… Dicle’nin Sesini, Dicle’nin Yakarışını, Dicle’ninSürgünlerini… Onun elime geçen ilk kitabı olan Nar çiçekleri’ni okurken eski bir dosta kavuşmanın verdiği heyecanı… Sonra tüm kitaplarını elimde defalarca epriyene dek okumam…

Onunla en son 1976 yılında bir dost evinde buluşmuştuk… Zor günleri yaşıyorduk… Faşizmin o despot ceberut baskısına karşı hepimiz birşeyler yapmanın bilincinde çırpınırken; bir demlik kaçak çayı yavaşça özünü ruha katarak tüketmiştik… Saatlerce konuşup sanki birbirimize elveda demiştik… O gün, o an, kaderin bizi nerelere taşıyacağını kim bilebilirdi ki…

Diyarbakırlılar 1960’lı yılların başlamasıyla birlikte yavaş yavaş doğup büyüdükleri, kök saldıkları kutsal taşların şehrinden ayrılmaya başlamışlardı. Biz sonuna dek orada kalmanın, hatta kalabilmenin türlü bahanelerini oluştururken; bir gece orada olmadığımızı anladık. Şehir artık bizden ne çok uzaktaydı. Lâkin biz şehrimizden giderken, şehir her an varlığını bizi anımsatmıştı işte… Şimdi yanımızda olmayan annemle bir araya geldiğimiz her an birbirimize Diyarbakır’ı anlatıyorduk…

Sevgili Şeyhmus Diken’in “Gittiler İşte” Deneme kitabı bana sen Diyarbakır’sın; bir kere taşların sırrını kulaklarına, benliğine fısıldamışlar… Ne sen onsuz, ne Diyarbakır sensiz yapabilir diyor sanki… Kitabın kapağına bakıyorum; Hançepek’te Kilisenin büyük kapısında asılı olan mavi renkli paslanmış Surp Giragos Kilisesi tabelasına… O koca kilisenin ağzına kadar dolup taştığı bayram günlerine, Surp Zununt ve Surp Zadik bayramlarına gidiyorum…

Kilisenin çanı yine Şeyhmus Diken’in yazdığı üzere beş kez çalıyor. Her yalana üç kez horozlar ötüyor sabaha karşı… "Adalet öldü" diye söyleniyor zangoç...

Dostum kardeşim Yervant’ı ve babası Keke Yako’yu nasıl da özleyerek hatırlıyorum. Puşici Keke Yako’nun ders çalışmaya gittiğimiz Gazi Köşkü’nde bana rastlayıp hatır sorması… Sonra da büyük ceketinin cebinden çıkarıp verdiği bir şişe şarabı ve dut kurusunu nasıl unutabilirim ki… Gittik işte ama oradayız işte… Bütün yitip gidenler, çevremizden uzaklaşan tüm sevdiklerimiz Diyarbakır hatırasına yerleşip unutulmadan bizle yaşıyorlar. Her ölen Diyarbakır’ın bağrında bir top karanfil oluyor…

İstiklâl caddesinden geçiyorum, elimde kitaplar, gazeteler… MefistoKitap evin ’de Mehmet Uzun’un, imza günü yazısını okuyorum. Giriyorum; bütün kitaplarını bir kez daha alıyorum. Sıraya girip yaklaşan yüzünü anımsamaya, anımsarken de engel olamadığım gözyaşlarımla birlikte eski dosta doğru yaklaşırken, titriyorum… Hayatın bizi yıprattığı nasıl da belli… Hele dökülen saçlarımla beni… Yanına gidip daima güzel gülen gözlerine dikiyorum bakışlarımı… Tanımaya çalışıyor… Orada her daim taktığım siyah kasketimi başıma koyuyorum… Birden yüzü ışıyor… Bedros, sen misin? Sarılıyoruz. Gözlerimiz doluyor… Dakikalarca öyle kalıyoruz. Zaman duruyor hatta geçmişe gidiyor. Yanına oturup sıranın bitmesini bekliyorum.Saatlerce oturup anlatıyoruz. Hayıflanıyor; siz de gittiniz demek… Bir yerlerde oturup konuşmak istiyorum. Diyarbakır’a döneceğini hastalığını anlatıyor. Tekrar görüşmek üzere sözleşiyoruz hatta Diyarbakır’da buluşalım diye birbirimize ant veriyoruz. O Diyarbakır’ın kalbine gidip orada kalıyor; bense yaralı ceylan gibi halen geziniyorum. Bir fotoğraf çektiremedik; artık görüşemiyoruz da ama halen kendimizi birbirimize anlatıyoruz… Biliyoruz, hatıralar bunun içindir…

 

Bu yazı toplam 394 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.