• Diyarbakır3 °C
  • Batman3 °C
  • Mardin6 °C
  • Bingöl-3 °C
  • Bitlis-3 °C
  • Elazığ-1 °C
  • Erzincan-6 °C
  • Şanlıurfa4 °C
  • Erzurum-9 °C
  • Ağrı-6 °C
  • Gaziantep3 °C
  • Hakkari-3 °C
  • Muş-8 °C
  • Siirt1 °C
  • Van-4 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatıraların Yaşar Kemal'i
09 Mart 2017 Perşembe 13:03

Hatıraların Yaşar Kemal'i

28 şubat Yaşar Kemal'in 2. ölüm yıldönümüydü. 2015'in 28 şubatında usta öte yakaya göçtüğünde daha "iyi" değildik! Ama iyilik hallerine dair umutlarımız vardır.

 İki yıllık zaman dilimi içinde o "iyilik halleri" umutları zamana yenik düştü. Yine de umuda dair ümitvar hâl ve ahvalimizi koruduk.

Sabahın bir vaktinde mezarı başındaydık ustanın. Tek taraflı içimizden ustayla dertleştik. Elimi mezar taşına sürer göğsüme yüzüme götürürken biliyor ve hissediyorsun işte dedim. Sonra ekledim, sağ olaydın o meşhur çağrılarından birini daha tarihe not düşürürü "yeter artık, insan soyuna bu eziyet, bu zulüm, bu kötülük tohumları yakışmıyor," derdin.

Sonra babanın evinde yakın dostları olarak oturduk. Dua okundu hoca tarafından. Hoca duasını bitirince "hocam Yaşar Kemal mazlumların, mağdurların, hakları hukukları gasp ve talan edilmişlerin ez cümle soyu kıt'ale uğramışların yazarıydı. O adı sanı yitmişlerin de ruhuna gitsin dualar" dedim. Yad ettik bir daha. Sanki usta masasının başındaymış gibi fotoğraflar çektik / çektirdik evin her bir yerinde.

Ertesi gün (1 Mart 2017) Sarıyer Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezinde Yaşar Kemal Sempozyumunda buluştuk. Salon hıncahınç doluydu. Herkes kendi Yaşar Kemal'ini anlattı. Sıra bana geldiğinde; Rojbaş, êvar baş, dem baş hun hemu xêru xweşî hatin wexta Yaşar Kemal deyip şunları paylaştım...

Kendi adıma bizim kuşağın edebiyat terbiyesi almış olanları için sanırım şu vurguyu yapmalıyım. Ben Yaşar Kemal'le ru be ru tanış olmadan önce onun edebiyatına "iman" etmiş kuşaktan geliyorum.

Esas olarak İstanbul metropolüne göre hayli uzakta olan bir coğrafyada yaşıyordum. Benim şehrimde bir zamanlar metropol kimliği üzerinden kendini var etmişti elbette. Ama sonrasında çeşitli sebepler nedeniyle gözden de, gönülden de uzak düşmek durumunda kalmıştı.

Bu sebeple uzaktık olan bitene, uzaktan ilgi duymak, uzaktan sevmelerin ruhuna nüfuz etmekle yetinebiliyorduk ancak.

Mektep yüzü görmemiş, Türkçe okur yazar olmayan bir ana babanın tam beş çocuklarını, peşpeşe, daha bir yaşını doldurmadan kaybetmiş, sonrasında dünyaya gelen dördü de okuyan çocuklarının en büyük evladı olarak okumayı seçmiştim. Liseli yıllarımda okumuştum İnce Memedi. Sevmiş, kendimden, bizden biri bilmiştim İnce Memedi.

O yıllarda Hürriyette ustanın bir röportajını okumuş; "İnsanlığın başına gelmiş ve gelecek olan en büyük felaket; yoksulluktur" sözünü hafızama yazmış, yoksulluğu alt etmek için okumalı demiştim Yaşar Kemal ustaya kulak vererek...

Sonra üniversite yıllarımda bir edebiyatçı, Yaşar Kemal için "onunki de edebiyat mı? Bir yaprağı kırk sayfada dalından düşürüyor, bilmem kaç sayfada da bir çalı dikenini anlatıyor" demişti. Halbuki bunu diyen edebiyatçıyı da sevmiş, okumuştuk da! Neden böyle demiş ki, diye de üzülmüştük!

Oysa biz Yaşar Kemal'i Yaşar Kemal yapanın, bize sevdirenin adeta koynuna girilecek kadar o çalı çeper dikenini anlatışı olduğunu adımız gibi bilmiştik...

 

Bunlar benim edebiyat okurluğu üzerinden algılarımdı elbette.

Doksanlı yıllarla birlikte yazma kültürü ile bağ kurmaya başlayınca önümde farklı bir alan, farklı bir bakış açısı gelişmeye başlamıştı.

Yazar dünyasında kimi yazarlar vardı ki işleri sadece yazmaktı, yazıyorlardı, başkaca hiçbir işe, kâra müdahil olmuyorlardı!

Kimi yazarlar da vardı ki! Evet yazıyorlardı, hem de basbayağı iyi yazıyorlardı. Ama yazarken de dünyanın bir dolu meseleleri ile ilgileniyor, tavır alıyorlardı. Başları da beladan kurtulmuyordu tabii ki!

İşte sanırım böyle davranıp yazanların en başta geleniydi benim için Yaşar Kemal.

Kendi tabiriyle "Büyük kapılardan geçmek"ten söz eden bir yazardı Yaşar Kemal. Yazdıklarıyla sahiden "büyük kapılar" açan ve kendisi de bizzatihi "büyük kapılar"dan geçen bir koca adamdı Yaşar Kemal.

Edebi ve ruhi şekillenme dünyamda Yaşar Kemal'in edebiyatçılığı ile birlikte bir tavır adamı olarak duruşu, yargıçların karşısında yaptığı savunmalar ve ikibinli yıllarda Zülfü Livaneli, Orhan Pamuk ve Mehmed Uzun'la birlikte zaman zaman ortak tavır alışları üzerinden bir emsal şahsiyetti benim için Yaşar Kemal...

Adını telaffuz ettiğim tarihler olan bundan on, bilemediniz onbeş yıl öncesine kadar hep böyle bir yakın takipti benim için Yaşar Kemal.

Sonra birgün toprağının koynuna girmeye adeta ölmeye yatmaya gelen yakın arkadaşım Mehmed Uzun'u hastane odasında ziyarete gelmişti Yaşar Kemal, can yoldaşı Ayşe ablayla, dostu arkadaşı Zülfü abi ve başka arkadaşlarla...O gün oturduk kendisiyle, ilk yüzyüze görüşüp tanışma şansına o gün erişmiştim. Birlikte ilk fotoğrafımız o gün oldu.

Bir kaç ay sonra Bilgi Üniversitesinde  Mehmed Uzun sempozyumunda bir daha beraber olduk.

Sonra Uzun'un ömrü vefa etmedi, öte yakaya göçtü. Mehmed Uzun'u ebedi istirahatgahına veciz bir konuşmayla uğurlayan batı yakanın az sayıdaki vefalı dostlarından biri olarak o günde beraber olduk Yaşar abiyle...

 

O günden sonra artık Yaşar abi, Yaşar babaydı benim için.

Mehmed Uzun'u kadim Diyarbakır suriçinin Ulucami meydanında uğurlarken konuşma platformunda bir evlat gibi sevgi ve içtenlikle beni de kucaklamış, elini boynuma dolayıp sarmıştı.

İşte tam da o ruh haliyle bir kaç ayda hazırladığım 582 sayfalık Mehmed Uzun'un hastalık sürecini anlatan belgesel kitabım "Zevalsiz Ömrün Sürgünü, Mehmed Uzun" için bir önsöz yazmasını çok istemiştim. Uzakta, Diyarbakır'daydım. Sağolsun bir kaç görüşmeden sonra Ragıp Duran'ın yardımıyla önsözü yazmış, Ragıpla yollamıştı.

Kitap çıktıktan sonra ilk ona yollamıştım. Kitabı yollayışımın üzerinden bir hafta geçmişti.

Hiç unutmam bir cumartesi günü akşam saat beş sularıydı. Telefonum çaldı, ekranda Yaşar Kemal'i okudum ve hemen tuşa dokundum. "Kaymakam" dedi telefonun ucunda Yaşar Baba. Mektebi Mülkiyeden mezun olmam ve 12 eylül 1980 telefatında Kaymakamlıktan tard edilmem nedeniyle öyle derdi. Hatta bir kez şunu demişti. "Senin memleketinden iki Şeyhmus biliyordum. İkinizi birbirine karştırdığım oluyordu. Biri Fransadaki akademisyen Şeyhmus, sense Kaymakam Şeyhmus. Sana kaymakam diye sesleneceğim." Hep öyle oldu.

"Bak" dedi "Kaymakam, Ayşe ablanla bir saattir kitabı karıştırıyor, yer yer birlikte okuyoruz. Olmuş bu kitap. Gözlerinden öpüyorum. Sen o diğeri gibi kendini yazmamışsın! Sahiden Mehmed'i yazmış, anlatmışsın. Büyük Edebiyatçı kolay olunmuyor. Mehmed Uzun büyük kapılardan geçerek edebiyatçı olmuş bir adamdı. Sen onu anlatmışsın...Eline sağlık" demişti.

Hemen cevap verip dedim ki; "Baba, kitabı yolladım, ama elim yüreğimdeydi. Acaba baba ne diyecek, beğenecek mi? diyordum kendime. Şimdi rahatladım. Sizin imtihanınızdan geçmiş sayıyorum kendimi" dediğimi hatırlıyorum.

Sonrasında her İstanbul seyahatimde mutlaka fırsat yaratıp eve ziyaretlerim oldu. Pek kıymetli dostlarım Davut Ökütçü ve Osman Kavala ile birlikte elbette...

Bazen gecenin bir saatinde telefonum çalardı, açardım telefonun öbür ucunda Ayşe Abla "Bak Yaşar'a veriyorum" derdi. Bir defasında kızarak sitem etmişti. "Bak kaymakam her defasında İstanbul'a bir şeyler için gelmişken geliyorsun. Arada bir de benim için gel" demişti de utanmıştım...

Basına ve kamuoyuna "taş atan çocuklar" manşetiyle geçen duruşmaların birini izleyip yazmak üzere Diyarbakır'da adliye koridorundaydım. Birden telefonum çaldı. Baktım Yaşar Kemal, hemen tuşa basıp "buyur baba" dedim. "Nerdesin kaymakam" dedi. Anlattım. "Hemen çık git" dedi. Ardından ekledi: "İhsani ölmüş!" Ondan duymuştum Aşık İhsani'nin vefatını. "Sen bilmezsin belki" diye de ekleyip sürdürmüştü, "O benim çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Git ve benim adıma da ona son görevini yap, ailesine de benim başsağlığı dileklerimi ilet" dedi.

Hemen çıkmıştım adliyeden. Ben gidinceye kadar İhsani'yi defnetmişlerdi. Taziye evine vardım. Yaşar babanın başsağlığı dileklerini ilettim. Ordan da kendisine telefon açıp bilgi verdim.

Yağmurcuk Kuşu romanı kendisinin onayıyla Diyarbakır'daki Lis yayınevince Kürtçeye çevrilmiş Tîtirwask adıyla basılmıştı. Dostum Osman Kavala ile birlikte eve ziyaretine giderek kitabın Kürtçe baskısını kendisine bizzat verdiğimde; kitabı şöyle bir sıvazlayıp okşamış. Sayfalarını çevirmiş, kimi yerlerini okumuştu. Sonra bana dönüp "tamamdır bu iş. Başkaları da istemişti. Ama bu çocuklar iyi becermiş. Söyle onlara diğer bütün kitaplarımın da Kürtçe çevirisini yapıp bassınlar" deyivermişti. Baba bunlar fukara çocuklar telif filan ödeyemez, yayınevi ile bi konuşsak deyince "ne telifi ya hu! Kürtçeden telif mi istenir" demişti...

Şimdilerde LİS yayınevi İnce Memed'in dört cildinin Kürtçe'ye çevirisini bitirmiş, basımı için "işaret" bekliyor. Yaşıyor olsaydı pek sevinirdi...

Belki hafızamı yoklasam başka anılarım da çıkar Yaşar babadan. Ama yeter sanırım...

Ölümünü duyduğumda hani insan tekinin içinde "bir dağ yıkılır gibi olur" derler ya! O haldeydim.

Şimdi içerde olan Diyarbakır Büyükşehir belediye eşbaşkanı Fırat Anlı aramıştı da "hele gel bi görüşelim" diye. Varmıştım yanına Gültan Kışanak da oradaydı. "Ayşe abla ile bir görüşsen, Yaşar abiyi kendisine yakışan bir törenle Diyarbakır toprağına defnetsek" demişlerdi. Görüşmüş ve dönmüştüm kendilerine "vasiyeti var, İstanbul'da yeri hazırlanmış" demiştim...

İki yıl önce o görkemli cenaze törenine geldiğimde sevgili Mehmed Uzun'un mezarından toprak getirip katmıştım mezar toprağına.

Şimdi geriye dönüp baktığımda o koca bir terbiye, ahlak, kültür adamıydı.

O, zor zamanlarda sözünü esirgemeyen "bu bir çağrıdır" diye gürleyip kendinize gelin Barış olsun diyen çağrıların adamıydı.

Hani kitabına yol olan o meşhur devasa anlatıda yer aldığı gibi! Vakti zamanın birinde gencecik daha 17'sinde bir İstanbul efendisinin yolu Urfa'ya düşer. Çarşı'yı dolaşır pek sever. Esnaf tanımadığı yabancıyı işyerine davet eder selam verir ikramlarda bulunur. Sonra şehir dışına doğru kırlık alana çıkar. Pek soylu asil atlar görür, hayran kalır atlara. Sorar, derler ki; "işimiz bu! Asırlardır Osmanlı sarayına yetiştiririz..."

Bu ruh haliyle ayrılır Urfa'dan İstanbul beyzadesi. Uzun yıllar geçer aradan. Ömrünün son demlerinde içinde ukde kalan Urfa'ya bir daha gitme arzusu depreşir ve yola revan olur. Varır Urfa'ya! Çarşı'ya girer değişmiştir. Selam verir, selamını pek alan olmaz, alanlar da öyle tek tük! Sonra atları merak eder. Çıkar şehir dışına. Bir de ne görsün: adeta yılkı'ya bırakılmış kaburgaları sayılan cılız atlar sağda solda.

Bir taşa sırtını dayamış başı önünde güneşlenen birinin omuzuna dokunur. Başını kaldırır adam ve beni neden rahatsız ediyorsun der gibi bakar yabancıya!

"Buralarda bir zamanlar çok iyi insanlar, çok da güzel atlar vardı! Ne oldu onlara" der,

Adam onun yüzüne bakar ve kelamını eder; "o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler ve gittiler..."

Sözün, kelamın efsunlu büyücüsü güzel bir ata bindi ve gitti...Derdi ki o usta "xwedê yeke, derî hezar" (tanrı tektir, kapı ise bin). Umut kapılarının açılabileceğini hayal ederek...

Sanki yüz yılda, bin yılda bir, bu tuhaf dünyaya gelip görünecek, sonra bekle babam bekle ki Yaşar Kemal gibi biri daha acep bu darı dünyaya gelir mi diye kendine dert edeceğin bir hâl işte şimdi bizimkisi...

Ruhu şad hatırası devri daim olsun ustanın...

(kaynak:www.kulturservisi.com)

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
SEÇTİKLERİMİZ
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Tigris Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 412 229 20 03-0538 334 53 75 | Haber Yazılımı: CM Bilişim