1. YAZARLAR

  2. Sunay Demircan

  3. Hay'dan Hü'ye gider
Sunay Demircan

Sunay Demircan

köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Hay'dan Hü'ye gider

A+A-

 

“H asıl olandır.

O, ilahi nefes, yaratıcı ışıktır.

Hayattır.

O’dur”

 

Devam edelim.

Büyük Seçuklu sultanı Celaleddin Melikşah’ın geliştirdiği Celali takviminde 3. ay Hordat ayı, yaklaşık mayıs ayına karşılık geliyor. Hor, hur Farsça’da ışık – güneş – aydınlık demek,  –dat ise, kısmet, nasip gibi bir şey; hordat ışıktan nasibini alan ay olsa gerek. Hû ise, güneş, ışık demek Avesta dilinde.

 

(Avesta dili, eski çağlarda özellikle Doğu İran’da konuşulan bir dil. Zerdüşlüğün kutsal kitabı Avesta’nın da dili).

 

Avesta dilinde, hvar/huvar ve hvare de güneş demek. Persler erdem ve dürüstlüğün efendisi olan tanrılarına Ahura diyorlar. O halde Ahura Mazda (Zerdüşlüğün iyilik ilkesi, baş tanrısı) da  A-hur’a dan, yani güneşten/ışıktan mı geliyor? Arapça Hur/houri, cennetlik güzel, huri/kara gözlü demek.

 

Hora, Latince’de zaman, mevsim.

 

Eh, hor güneş olunca, hora’nın, hour’un zaman olması kaçınılmaz tabii…

 

Güneşin battığı çizgiye horizon, astroloji takvimine horoskop, daha başka?

 

Ha, bir de ‘Leblebici Horhor’ var! Onun hor’u, köftehor’un hor’uyla aynı olmalı. Yan sokaklara dalmayalım lütfen, yol uzun.

 

Açık denizlerin fırtınalarında yürek zıplatan denizciler, fırtına bitip, bulutların arasından güneşi gördükleri için mi hoorray / hurray diye bağırıyorlardı acaba?

 

Öyle olmalı.

 

Onlara kara bulutların ardından hayatı/ümidi getiren güneş (hor/hur), hür-riyeti de getiriyor mu beraberinde?  Akla, tepemizdeki kara bulutların, siyah örtülerin kalkmasıyla ulaşacağımız ışık ve hayat ve hürriyet geliyor. Hürriyet, Arapça kaynaklı ve hrr mastarından.

 

Peki ya Hu Hu?

 

Eski Mısır’daki semavi tanrı (hu) yaşam nefesiyle yaratılış sürecini başlattığında, nefesi bir meltem esintisi gibi, armonik bir Hhhhhhooooo olarak hissedilirmiş.

 

Anlıyoruz ki bu sesden ziyade bir titreşim. Zaten ses dediğimiz şey de titreşimden başka ne ki?

 

Eski Mısırlılar yaratıcı tanrıya Hu Hu olarak seslenirlermiş. Hu Hu, Eski Mısırlıların ünlü kayıp kelimesi. İsrailoğuları “bizim neyimiz eksik?” derdine düştüklerinden. Onların da oldu bir kayıp kelimesi.

 

Muhtemel ki, İsrailoğulları Mısır’dan bu titreşimi alırken bir kaç ses daha eklediler,        Y- HU- WA (YHVE) haline dönüştürdüler Hu Hu’yu. Nihayetinde, Y-HU-VA’da da vurgu H üzerindedir.  Gelin anlaşalım, yoksa bu H girdabında, döner döner dururuz. Hep birlikte diyelim ki: “Kayıp kelime bir nefestir, tanımlanamaz bir sestir, sözdür. Tanımlanamaz çünkü o sadece size aittir. O sadece bir nefes olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir his ve beraberindeki harmonik bir titreşimdir”.

 

Nefesi aldık, verdik, bitti mi? Bitmedi tabii, bu tam olarak kırık anahtar hadisesidir. Anahtar var ama kullanamıyoruz; kimki elindeki kırık anahtarı tamamlar, o kalbinden çıkan H’yi, tril tril dile getirir. Niye tril tril? Onu da piyanistler söylesin.

 

Başlangıçda kelam (söz) vardı, kelam Tanrıyla birlikteydi ve kelam Tanrıydı. …Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı…. (Yuhanna İncili, 1.)

 

Kelam, O yaratıcı enerjiye dair bir ses/titreşim olmalı. Tıpkı doğadaki tüm sesler gibi, hepsi sizin kadarlar. Yani, siz ne kadar ve nasıl duyarsanız, onlar öyleler.

 

Muhyiddin-i Arabi şöyle diyor “Hû hiçbir varlığın müşahede edemeyeceği Allah’ın mutlak gayb (akıl ve duyu organlarıyla algılanamaz olan alem) ve sır olan zatına işaret eder”.

 

Bir de Gazali’ye kulak verelim, “…avam (sıradan insanlar) tevhidinin (tevhid, Allahtan başka ilahları reddedip, ilah olarak yalnızca onu ve Bir’liğini kabul etmek demektir) “La ilahe İllallah” (Allah’ta başka ilah yoktur), havasın (bilgeler ve sufiler) tevhidinin ise “” (O’ndan başka ilah yoktur) biçiminde olması lazımdır” der.

 

Enteresan!

 

Gazali’nin önerisiyle, sufilerin tevhidinde Hû diyerek kişi, içindeki öze dönüyor. Hoş geldin Vahdet-i Vücud.

 

İslam tarikatlarında Hû çekerek yapılan zikr yaygındır. Derlerki, bir Müslüman Hû olmadan ibadet yapamaz. Kuran okumanın sonunda okunan surelerin sonunda getirilen tekbirlerin (AllaHu Ekber) içinde Hû çekilir. Keza, ezanda da muezzin Hû der...

 

Son derece anlaşılabilir, Hû burada Allah’ın adıyla birlikte gelen nefesdir. İçinizden bir  “AllaHu Ekber” deyin, Hû ile nefes verdiğinizi göreceksiniz. Bu verilen nefes, O’nun yaratıcı nefesiyle, enerjisi ve titreşimiyle eşdeğer kılınmış.  Zaten tekbiri de ardı ardına, defalarca çekmeye başlarsanız, Hû’nun bir süre sonra titreşime döndüğünü farkedeceksiniz.

 

Zamanla sözün ağızdan değil, çok daha içerden dalga dalga geldiği görülür. Onun içindir ki, bu nefesin (titreşimin) batından (karından) geldiğini varsayarak, her şeyi O’nun (Hû) yansıması olarak görenler; her şeyin O’nda başlayıp, O’nda biteceğini (Hay’dan gelip Hû’ya gitmek) söyleyenler, Batıni geleneğe “hur-ra!” demişler.

 

“Ra’ya girme ne olur?” dediğinizi ta burdan duyuyorum. Doğru, bu kadar ışık çok fazla. Merhamet duyguları eşliğinde, spekülasyona bir ‘ağır ol!’ diyelim.

 

İslam’ın Hû’su varsa, Hintlilerin de hum’u var, o da bir nida, ses, titreşim aslında. Ünlü Budist mantralarından On mani padme hum, benzer nedenle hum titreşimiyle biter. Hum için, çağrı, günahlardan arınma, şeffaflık, arınmışlık hali gibi bir sürü anlam üretilmiş olsa da, benim gönlüm onun anlam ötesi, sadece sahibine ait olan, yalın bir ses, nefes, titreşim olduğu yönündedir.

 

(mantra, Sanskritçe söylenen hece dizini veya şiirlerdir. Hecelerin titreşimlerinden yararlanarak, daha yüksek bilince ulaşma araçlarındandır, Hindular, Janistler ve Budistler kullanır)

 

Peki ya human? Yani insan.

 

(“Ama o latince” demeyin şimdi. Onun kökeni de, Hint-Avrupa nihayetinde)

 

Hu malum.  Man ise Sanskritçedeki mana’dan geliyor. Mana, gönül demek. Manah olunca kalp anlamına geliyor. Mana aynı zamanda, Sanskrit dilinde zikr/hatırlamak, meditasyon gibi sözcüklere de götürüyor bizi. (Arapça’da da mana, bir şeyin iç yüzü, anlam demek)

 

Peki ya manav?

 

Şaka, şaka!

 

O zaman hu-man/insan ne?

 

O’nun kalbi, gönlü mü?

 

Hiç de fena olmadı, ne dersiniz?

 

Haaaa!

 

Bunun bir anlamı yok, sadece Horus’u unuttum da.

 

Bu kadar Hor’un arasında Horus unutulur mu? Mısır’da Haru olarak okunurdu, sonraları Kıpti dilinde Hor dendi, daha sonra Horus haline getirdi Yunanlılar. Horus, malum Osiris’in oğlu. Parlayan ışığın, güneşin tanrısı. Annesi de Isis. Bir de amca var ama, pek işe yarar biri değil. (Aileyi yakından tanıyor gibi anlatıyorum, iyi havaya girdim)

 

 

 

Ya horoz?

 

“Yok daha neler!” demeyin, her hor’la başlayanı kolundan tutup huzura getirmiyorum.

 

Horoz önemli. Düşünsenize bir, hazretin temel görevi (Yok, diğer görevi.) sabah güneşin doğuşunu müjdelemek. Onun içindir ki İranlılar sabah müezzini derler horoza. Erken Hıristiyanlık dönemlerinde Portekiz’de horoz güneşin simgesi kabul edilirmiş.  Horoz kurban etme törenleri gün dönümlerinde yakılan bir ateşin çevresinde yapılırmış. Kesilen horozlar soyulur, temizlenir, kızartılır ve yenirmiş. Bu törene Hristiyanlar “missa do Galo” (Horoz ayini) adını vermişler.  Ayinle ilgili pek çok detay horoz ile güneş arasındaki sembolik ilişkilere dairdir (horozun rengi, güneşle birlikte ötüşü – güneşin haberciliği, vs.).

 

Ayrıca, Kabalacılar da horozun ötüşüyle gecenin kötü cinlerini kovduğuna inanırlar. Çünkü horoz ötünce gece biter, güneş çıkar.

 

Gördünüz mü?

 

Horoz ve güneş hep elele!

 

Ya horon?

 

Rahmetli Burhan Oğuz’dan öğrenmiştim, Eski Mısır’da insanlar el ele tutuşup daire yapar, döne döne yapılan bir dansla güneşi selamlarlarmış ki bu dansın adı horonmuş. Yunancada horon dans ama, onun kökünde hor olması pek muhtemel. Bizim semahların güneşe ve yıldızlara dair olması gibi. Öyle ya, temel görev döne döne Güneş Baba’ya yükselmek.

 

Derdimiz tasamız ışığa ulaşmak. Işıktan hava’ya geçelim. Güneşin doğuşu, sabahın oluşu, Eski İran dilinde (Avesta) havani (hawan olarak söyleniyor).

 

Atmosferdeki hava ile Hava anamıza geçmeden önce söyleyelim, Semitik dilde Hawwah sürüngen demek.

 

Yani Havva’ya elmayı veren Hawwah.

 

Eski Mısırlılar da, HfAw diyorlar yılanlara. (hıfa diye okunuyor olsa gerek)

 

Yılana neden havva diyorlar ki?

 

Huwa Arapça’da, hayah da İbranicede hayat demek.

 

Arapça’da havva aynı zamanda ‘koyu yeşil’ anlamına da geliyor.

 

Yeşil yaş’dan, yaş ise yaşamdan...

 

Yine hayat.

 

Hayaa, arapçada yaşam, canlı olma anlamında (hyy/hyw mastarından).

 

İbranicede hyy / chyy (chayay veya hayay olarak da söylenebiliyor) hayat demek. Chyy’den çiy tanesine, oradan Dew’e, Dev’e gitmek de mümkündür. Hepsi tanrı demektir farklı dillerde.

 

 

 

Haa Sanskritçede meditasyon, kutsanmışlık, gökyüzü, cennet gibi bir sürü anlama gelebiliyor. Ha diye kestirip atınca karşınıza yine güneş çıkıyor. Güneşle birlikte, elbette ışık ve hayat. Hyw mastarından hayvan da (canlılar, mahlukat) geliyor. Çok mantıklı. Hayyat dediğimizde ise konu hemen yılanlara gidiyor. Bu yılanlar Orta Doğu’da hep hayatın çevresinde dolanmışlar, belli. Yılan ve hayat uzun mu uzun bir konu, bir sopayla başlar, yumurtası var, derisi var, fallusu var... var oğlu var.

 

Başka sefere, demek lazım.

 

Buralara kadar gelmiş, sabır ve metanet abidesi okur, yavaş yavaş mırıldanmaya başlar artık: “Ee, bunca sözcüğün bizi götürdüğü yer neresidir?”

 

Bir yer yok aslında gidilecek.

 

Herşey burnumuzun dibinde.

 

Sadece bunu söylemek istemiştim, boşuna yorulmamak lazım.

 

 

Sunay Demircan

Bu yazı toplam 2309 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.