1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. HAZANLA KANIYOR MEKTUPLAR
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

HAZANLA KANIYOR MEKTUPLAR

A+A-

            

                                                                        

                                                                    

Bu topraklarda doğmuş olmanın, yaşıyor olmanın hüznüdür, kimi zaman sevinç, kimi zaman üzüntüyle vuran yüzüme… Aynaya baktığım yok epeydir; zaten çok gerekmiyor da… Gazetelere, dergilere ve zaman zaman izlediğim televizyonlara baktığım her an, kahrolup yok olmayı dilediğim andır… Belki de o an bu gündür…

Oysa isterdim; o hüzünlüde olsa ara sıra güldüğümüz zamanların geri gelmesini, gençlik ve delikanlılık zamanlarını… Gelmeyeceğini elbette biliyorum; lâkin istemiyor da değilim ha!

Uzun zamandır anneme mektup yazmadım. Anama yazdığım her mektup biraz da kendimedir; bunu da bilir ve hissederim. Ah, anam seninle oturup memleketin güzel zamanlarını, güldüğümüz hatta kahkaha attığımız güneşli zamanlarını ne çok konuşurduk değil mi? Sevgili anacığım şimdi yok! İyi ki yok da o canından âzâde Diyarbakır’ının ve yaşadığı mahallenin hal-i pür melalini görmüyor. Kadınların, çocukların ve birbiri ardına öldürülen canların ve onların üzerine salınan gencecik askerlerin, polislerin yasını yoksa nasıl tutardı. Annem ki o okuyamadığı, televizyon izleyemediği zamanlarında gözü kapıda benden memleket haberleri beklerdi. Şiirlerimi okurken yavrusuna ağlayan analar gibi yasını tutardı o çocukların…

Şimdi anama mektup nasıl yazarım ona perişan halini nasıl aktarabilirim memleketin… Affınıza sığınarak güneşli, kahkaha dolu zamanlarını anlatırım ben de anneme… Güllük gülistanlık bir memleketten asılsız haberler düzerim ki sevinsin, yüzü, o Hevsel Bahçesi gibi yeşil gözleri parıl parıl parlasın…

Bazen bir koku, bir müzik beni alıp götürüyor. Uzaklarda Dicle kenarında bir ağaç altını düşlüyorum; kapıyorum gözlerimi, bir dostun yüzüne bakıyor buluyorum kendimi; keyfim yerine geliyor. Sonra, bir bakıyorum yanımda yoldaşım yaralı yatıyor… Akan kanı bir dereye benzetiyorum. Bir köy yolunda usulca sahipsiz akan dereye…

Dayım, o güzel insanla, o dost canlısıyla zaman zaman sohbet ederdik. Tarihten, medeniyetlerden hatta siyasetten… Değme ulemaya taş çıkarırdı sözleri. Şöyle demişti, İçkale kapısında zincire bağlı demiri gösterip: “Her coğrafyanın hatta her şehrin bir şeytanı vardır.  E, aşağı kalır mı tabi ki Diyarbakır’ın da… Hele ki bozguncuysa bu şeytan! Halkı birkaç parçaya bölüp birbirlerine düşürmüşse… Lanet olsun bu şeytana! Diyesi gelir insanın…

Şimdi bu şeytan işi öyle ilerletmiş ki komşular, akrabalar hatta kardeşler dahi birbirlerine düşüp savaşmaya başlamış. Bu kargaşalığa bir son gerekliymiş… Gerekliymiş ya; kim dur diyecek ki buna…  Düşünmüş taşınmış şehrin bütün hak bilir insanları, ulemaları… En sonunda bir demirci ustası şeytanı yakalayıp bir demire hapsetmiş ve onu İçkale kapısının sol üst yanına zincirle asmış. ( Gerçi o demir parçası 1981 yılında sonra çalınmıştır ya) İçkale’ye giren her insan bu demir parçasına tükürür sonra da ‘Lanet olsun şeytana’ diye bağırırmış.”

Dayımla birlikte o kapıdan geçerken o demire tükürüp ‘Lanet olsun şeytana’ diye bağırarak geçtiğimi anımsarken şimdi gülümsüyorum. Biliyorum sen de gülümsüyorsun anne…

Gerçi bu memleketin şeytanı bitmez değil mi anne? Belki de gökten bir zincir uzanıp onu tam da boynundan ejderha gibi yakalar.

Şimdi ne vakit gülsem, ne vakit sevinçli bir telaş beni sarsa; çarçabuk, ivediymiş gibi kötücül bir olay gelip yamacıma bana bakıyor… Kendimden, ömrümden geçiyorum… Ben olamıyorum; olmaya çalıştıkça birileri beni başka yerlere, mekânlara çekip duruyor. Gelmem, istemem desem de nafile… O sevdiğim, özlediğim yerler çabucak yerini kanlı bir olayın üzerine, yamacına bırakıveriyor; isyan ediyorum. Meydanlara çıkmak istiyorum; omuz omuza yoldaşlarımla…

Bizleri, hepimizi ötekileştiren, bizlerden nefretle bahseden o büyük kalabalıklara bakıyorum. Kendilerinden bahsedilen yüzde doksan dokuz İslam olan çoğunluğa… Yüzde yüz olduklarında nefretlerinin bitip, herkesin birbirine aşkla, kardeşlikle bakacağını bilsem yok olup gideceğim hatta gideceğiz bu memleketten…

Yok, yok sorunun milliyetçilik, din veya türban olmadığının bilincinde bizi yönetenler… Asıl sorun ne yaptığının bilincinde olmayan o sürü mantığıyla hareket eden güruh… O insana boş ve mantıksız gözlerle, nefretle bakan kalabalıklarda… O gençlerde…

Sonra işkencede bana nefretle bakan adamı anımsadım. Yüzünü görmemiştim ancak kokusunu ve nefretini burun kemiğimde hissetmiştim; tenim ürpermişti… Oysa onun ve ailesi için hep güzel bir dünya düşlemiştik…

Hani şair soruyor ya ” Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

                                       Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar”

Bu çocukları, bu gençleri kim bu hale getirdi… Ya nasıl bakıyorlar bunca nefretle genç çocuk yüzleri, yüzlerimize…

 Ya, anne memleketin hali güzel… Her bir taraf, dikeni bol gül bahçesi; eyvanlarda kahve kokusu!.. Sokağın taşları yine parlıyor. Hatun Nene dibek taşının üzerine oturmuş yengemle sohbete başlamış bile… Onu evde bulamayan Alipir yine öyle bızzot* olmuş geliyor bak! Surp Giragos her bayram olduğu gibi bu bayram da kalabalık olacağa benziyor. Kurşunlu cami önüne Newroz için şimdiden dolaplar kurulmuş gördün mü? Elmalı şeker satan satıcının sesi geliyor ilerden… “Kan kırmızı bu şekerler kan!

*Bızzot: Kıpkırmızı

Bu yazı toplam 640 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.