1. YAZARLAR

  2. Zeynep ABBASOĞLU

  3. KARPUZ KABUĞU
Zeynep ABBASOĞLU

Zeynep ABBASOĞLU

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

KARPUZ KABUĞU

A+A-

 

 

 

Yazın gelişini siz nerden anlarsınız bilemem ama son yıllarda sosyal medya sayesinde insanların paylaştığı tekne, plaj ve saçma sapan açık büfe fotoğraflarından anlıyorum ki, yaz bütün ihtişamı ile gelmiş.

 

Bir Allah’ın kulu da çıkıp, Allah rızası için, denize düşmüş, suyun içinde nazlı nazlı salınan bir karpuz kabuğu fotoğrafı paylaşmıyor ki, işte şimdi gerçekten yaz geldi diyebilelim. Niye mi bu örneği verdim, çünkü benim için yaz gerçekten de karpuz demektir. Ne tekne ne kum ne de plaj. Kucakta kocaman bir kâse karpuz, dışardan esen hafif bir rüzgâr ve huzur. Benim için yazın resmi budur.

 

Takvimler 1 Haziran’ı gösteriyor, yaz mevsimi takvim üstünde başladı ama gönülde başladı mı, ona emin değilim. Gardırobumun yarısı yaz yarısı kış, karpuzun yarısı tatlı, yarısı tatsız, günün yarısı güneşli yarısı yağmurlu.

 

Haziran ayı biraz da telaş ayıdır sanki. Okullar kapanacak, yaz tatili planları yapılacak, mezuniyet baloları ve düğünler olacak, hızla kilolar verilecek ve plajlarda arz- ı endam edilecek.

 

Aylara mahsus sorular vardır bilirsiniz, aralık ayında “Yılbaşında ne yapacaksın”, haziranda “Yazın tatile nereye gideceksin” gibi... Bu sorular, bu zamanlarda gitgide sıklaşır ve bir süre sonra insanı esir alır; kendini kötü hissetmesine sebep olur. En azından ben de öyle bir etkisi olduğunu keşfettim. Böyle hissetmek istemiyorsanız, planınızı programınızı önceden yapmış olmalı, kendinizden ve seçiminizden çok emin bir ses tonu ile “şu tarihlerde şuraya gidiyorum” demeniz gerekir. Biraz tereddütlü cevap verirseniz, karşınızdaki size gideceği yeri,  oteli, gece eğlencesini ballandıra ballandıra anlatmaya başlar ve siz iyice kendinizi ipsiz bir uçurtma gibi hissedersiniz.

 

Bu tip yaz insanları, tatilin başlaması ile konaklayacağı otelin giriş kapısından başlayarak, canlı yayına geçer ve mutluluk eğlence, afiyet dolu paylaşımlarıyla “Bakın, görün ben ne çok eğleniyorum” mesajını vermeye çalışır.

 

Peki acaba gerçekten eğleniyor mudur? Ya da o kadar eğlencenin arasında neden ikide bir durup da bunu paylaşmak ister?

 

Sosyoloji ve psikoloji, en eğlenceli bilim dallarından bana kalırsa. Neden mi? Çünkü yaptığımız her davranışın sebebini bilince, insan karşısındakine kızamıyor, hatta üzülmeye bile başlıyor. Sanki bir çeşit “Doktor raporum var benim” demek gibi bir şey.

 

Sosyal medyada takip ettiğim insanların paylaşımlarına baktığımda fark ettim ki, herkes en çok övündüğü ya da sahip olmaktan gurur duyduğu şeyleri paylaşıyor. Güzelliğine güveniyorsa, patlatıyor arka arkaya öz çekimleri. Ya da göstermeye değer bulduğu tabloları, sanat eserlerini paylaşıyor. Mutfağına güvenen yemeklerini, anneliğine güvenen çocuklarını... Kısaca paylaşmaya değer bulduğu, ona göre en kıymetli olan ile sesini duyurmayı hedefliyor. Bunları yazarken sanılmasın ki ben böyle şeyler yapmıyorum. Aksine ben de bu tanımlamaya çok uyuyorum. Gün geçmiyor ki bir şey paylaşmayım. Geçen gün bir sohbette konusu geçti. Yapılan araştırmalar, sosyal medyada paylaşılanların, insanı rekabete ve nihayetinde de mutsuzluğa, hatta bir adım ötesi yetersiz hissetmesine sebep oluyormuş. Ne kadar da doğru bir tespit değil mi?

 

Siz bir obje paylaşıyorsunuz, diğeri üç tane paylaşabiliyor. Sonuçta hissedeceğimiz duygu; zaten iki sıkımlık kurşunum vardı, o da bitti!

 

“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” denir ya, onun çağa uyarlaması bana instagram sayfanı göster sana ne olduğunu söyleyeyim olmalı...

 

 

Bu yazı toplam 2886 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.