1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. KEKE YAKO VE PUŞİNİN YAKARIŞI
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

KEKE YAKO VE PUŞİNİN YAKARIŞI

A+A-

    

Serin ve yüksek taş duvarların gölgesinde aheste adımlarla yürüyüp gittiğimizde bizi sessizce karşılayan Cemil Paşa Konağı; kocaman tahta kapısından içeri girdiğimizde o büyük ve azametli yapısıyla bizi şaşkınlığa sürüklerdi… O sessiz ve büyük avlu bizi ilk başta sanırım biraz korkuturdu da… Terkedilmiş şaşaalı bir hayatın kokusunu hissederdik. Kürt bağımsızlık hareketinin en önemli ailelerinden biriydi Ahmet Cemil Paşa’nın ailesi… Ekrem Cemil ve Kadri Cemil Paşaların hikâyesi Kürt tarihinin de hikâyesi değil miydi? 1936’dan beri sürgünlük yaşayan koca bir aileden geriye kalan 2100m2’lik 46 odalı dev konak bir devrin nasıl sona erdiğinin kanıtıydı âdeta… Şimdi ise eski bir sanatı, el işini bir başına sürdürmekte olan bir zanaatkâra ev sahipliği yapıyordu…

Tam bunları düşünürken, nereden geldiğini anlayamadığınız güzel yanık bir sesle yankılanırdı o koca avlu… Öyle, Diyarbakır deyişiyle yüreğe işleyen bir sesti ki; ağlardınız… O yalnızlığa, o terk edilmişliğe; belki de sizin yalnızlığınıza, yalnızlığımıza…

 

Sonra sesin geldiği yere selamlığa yönlenirdi adımlarımız… Yürür giderdik o daracık kapıdan loşluğa… İplik ve kumaş kokusu burnumuza tanıdık rayihaları da getirirdi. Kocaman gürgenden yapılmış tezgâhın arasında Keke Yako’yu zor seçerdik… Bizi fark etmeyen o koca dengbej ezgisine devam ederdi. Ses çıkarmadan onun çalışan ellerine, elindeki dişbudak mekiğe dahası sesine dalar giderdik…

Nice sonra bizi fark etmişse “hoş geldin Bedros” ya da ‘yegen’ derdi. Çoğunlukla da yegen… Onun yeğen deyişinde hep bir kollama, koruma ve sevgi tınısını tenimizde, yüreğimizde hissederdik… Otururduk, o işine devam ederken… Sadece geçerken bir selam vermek isterdik; ya da o yalnızlığa bir ses, bir yaren… Hemen önümüze kendi yaptığı ve yavaş yavaş demlendiği şaraptan doldurduğu kadehleri sürerdi. Dut kurusu, leblebi gibi yemişlerle tabi ki… Hep neşeli, hep yardım sever kişiliği ve başından çıkarmadığı şapkasıyla, nevi şahsına münhasır bir Diyarbakır şehir çocuğu, bir ağabey, bir dayıydı…

 

Gençtik, babam çağırırdı bazen; oğlum, ha bu şişeleri al Yakup Dayı gile git, sahan şarap verecah, al gel” Sonra da “kırmayasan ha!” derdi. Akşam karanlığının o loşluğunda küçeleri bildik adımlarla geçip Yakup Dayılara giderdim. Kapıyı çalıp kim çıkmışsa “akşam her(akşam hayır olsun anlamında)” derdim. Elimdeki boş şişeleri gören Yakup Dayı teklifsizce şişeleri alır sonra da doldurup yüksünmeden getirirdi, Elinde fazladan bir şişe her zaman olurdu. ”Baban selam söyle, bu da benden belki siz de içersiz” derdi. Çoğu zaman bir küçük bakraç turşuyu da ilave ederdi.

Yakup Dayının yaptığı şarap ve turşuyu kimse yapamazdı. Herkes ondaki bu yeteneğin el becerisinin farkındaydı. Hem iyi bir puşici, hem de usta işi şarap ve turşu yapardı. Şarabı içen herkes bir oh çeker ardından da “Allah Yakup Dayidan razi olsun” derdi Diyarbakır ağzıyla…

 

Oğlu Udi Yervant kardeşimle hem Tıbrevank Lisesi’nden hem de mahalleden arkadaştık. Her zaman müzikle uğraşmış, bunun için çokça çabalamıştı. Yakup Dayı, oğluyla gurur duyar hep onu anlatırdı.

Lisedeyim; son senemiz ve güya üniversite sınavları için ders çalışıyoruz arkadaşlarla… Diyarbakır’ın o meşhur sıcağından kaçmış Gazi Köşküne, o ağaçların serinliğine gitmişiz. Müsait bir yer ararken Yakup Dayı’ya rastladık.” Nasılsan Yegen” dedi. “İyiyim Dayı” dedim. “Ders çalışmaya geldik arkadaşlarla” diye de ilave ettim. “Eyi eyi çalışız” dedikten sonra her zaman giydiği sakosunun kocaman cebinden bir şişe şarap çıkarıp verdi. Her zaman böyle giyinirdi. Yaz kış şalvarı ve o büyük ceketi üzerinde, köşeli şapkası başında olurdu. Sonra şalvar cebinden çıkardığı avuç avuç dut kurusu ve leblebiyi de ceplerimize boca etti. “Haydi, gidin, çalışmak iyi bir şeydir değil mi? Yegen ”derken göz kırpmıştı. Bizse şarabı içip şiirler sözlemiştik; aşkımız depreşmiş, dersse hak getire… Ağzımızda türküler dalıp gitmiştik…

 

Haram sudan atladım/Mantin çarşaf topladım/Muradım olsun diye/ Her derdine katlandım/ Oy beni, yâr beni/ Oy beni, beni, beni, beni…

 

Sonra İstanbul’a taşındılar, bizden çok önce… Pek görüşemedik. Hepimiz memleketten uzakta hayatımızı sürdürme gailesindeydik. Zor yılları yine bir sürgün gibi yaşamaya çalışıyorduk. Bir gün Yakup Dayı ölmüş, araba çarpmış dediler. İçimiz yandı. İnanamadık. Diyarbakırlı bir fılle daha eksilmişti hayatımızdan, hayatınızdan…

 

Diyarbakır sadece Ermeni ve Süryanilerini yitirmekle kalmadı, eski zanaatlarını da yitirdi… Puşi elbet yine yapılıyor ama nerede o mantin çarşaflar, canfesler, hakeler, geziler…

Şimdi Diyarbakır türkülerinin dizeleri arasında rastlıyoruz eski puşilere, mantinlere… Hey gidi Keke Yako Diyarbakır evladı seni hiç unutmadı, unutmayacakta… Sen artık Diyarbakır’ın tarihinde bir yapraksın… Diyarbakır’ın yüz akısın Keke Yako…

Bu yazı toplam 604 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.