1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. KIYIDA AÇAN ÇİÇEK: KÜÇÜK ALAN
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

KIYIDA AÇAN ÇİÇEK: KÜÇÜK ALAN

A+A-

                  

Hiç kimse vatanım dediği doğduğu, üretip çalıştığı topraklardan kendi isteğiyle ayrılmak istemez. Hep daha fazla hırsı olan yağmalama hevesiyle dolu insanı, doğayı sevmeyen belki de nefret eden güruhlar neticesinde toprağını, evini, ocağını bırakarak dilini bilmediği uzak diyarlara giderler.

Bu topraklar yıllarca süren birçok savaş geçirdi. Sorsanız çoğunun nedenini kimseler bilmez. Onlara öğretilen şekilde sadece ötekini düşman belleyip yok etmek, malını mülkünü yağmalayıp el koymak ister. Kendilerine göre bir sebep bulmakta gecikmezler de üstelik… Bu feodal derebeylik zamanında da böyleydi, kapitalizmin en vahşi dönemlerinde de böyle… Osmanlı’nın yıkılışıyla Emperyalist devletlerce yok edilen halklar, bu kodaman sömürgeci yönetimlerce sınırları adeta cetvelle çizilerek suni devletler halinde ortaya çıkarıldılar. Yönetimlerine de onlara biat eden krallar, şeyhler getirildi. Petrol bölgeleri onların kontrolünde kendilerine yararlı bir şekilde sömürüldü. Zaman zaman dinleri aynı olmasına rağmen bu coğrafyadaki halkları birbirine düşürmekte bir beis görmediler.

İşte Amerika, El kaide ve Işid gibi örgütleri bir proje dâhilinde ortaya çıkararak insanların katledilmesine göz yumdu. İşi bitince de eliyle koymuş gibi liderlerini ölü ele geçirdi. Domino taşlarının birbirini devirmesine benzer bir şekilde Libya, Tunus, Cezayir, Mısır, Irak ve son olarak Suriye devletleri birbiri ardınca güya muhalif ayaklanmalara sahne oldu. Müslüman olan bu halklar çıkarlar uğruna birbirini katletmeye başladığında onlar sadece seyrettiler. Hepsi de Amerika’nın ve onun yardakçılarının elbirliğiyle birer birer yıkıldılar.

Suriye’nin önce kadim halklarından olan Ezidiler, Süryaniler ve Ermeniler sonra da Kürtler birer birer katledildiler. Kadınlar ve kızlar kendilerine Müslüman diyen bu caniler sürüsünce hunharca tecavüz edilerek katledildiler. Bu durumu kabullenemeyen kadın ve kızlar ya öldürüldüler ya da intihara sürüklendiler. Buna sebep olanlarsa büyük bir soğukkanlılıkla bunları izlemekle yetiniyordular.

Sınırdan ellerindeki birkaç parça eşya ve yanlarında çocuklarıyla topraklarımıza sığınmaya başlandığında daha geç değildi. Kendine uygun bir şiddet örgütü bulan vahşiler sürüsü ki bunların içinde Avrupa’nın vahşetten zevk alan insanları da dâhildi. İşgal ettikleri topraklardaki insanları katlederek hâkimiyetlerini gittikçe arttırdılar.

Bu topraklarda istedikleri gibi özgür ve refah bir şehir bulamayan insanlar Avrupa devletlerine kaçmanın ve iltica etmenin yollarını arayıp durdular. Parasız pulsuz aç biilaç bu insanlar buldukları her fırsatta bazen Edirne, bazen de Bodrum, Asos ve Egenin çeşitli kasabalarında iptidai tekneler, küçücük botlarla Yunan adalarına kaçmaya başladılar. Bunların çoğu daha yarı yola gelmeden hüsrana uğrayarak telef oldular. Sadece Türkiye’den de değil, Afrika’nın çeşitli ülkelerinden de Fransa ya da İtalya’ya iltica etmenin yolunu arayıp durdular. Sahil koruma botları neredeyse her gün denizden ceset topluyordu.

Türkiye ise biz hepsine kucak açtık diyordu. İnsanların neden bu kucak açılan ülkeden kaçtıklarını ise kimse merak etmiyordu. Kaçılan ülkeyse iflasın eşiğindeki Yunanistan’dı. Yunanistan, fakir olmasına fakirdi ancak iltica eden halkları demokrasinin en güzel gülen yüzüyle karşılıyordular. Dilini bilmedikleri bir ülkede sahipsizce oradan oraya savrulan Kürt, Ermeni, Süryani, Ezidi ve Arap halkları iş bilen bazı iş yerlerince sömürülerek üç otuz paraya köle gibi çalıştırılmaya başlanmıştı. Bu durumdan Türk işçileri de memnun değildi. Onlar da işsiz kalınca bunun sebebi saydıkları Gaziantep’te Urfa’da, İstanbul ve İzmir’de Suriyelilere her fırsatta saldırmaya başladılar. Suriyeliler için artık kaçmaktan başka bir çare kalmamıştı. Bunun sonucunun ölüm olduğunu bile bile kendilerini belki de daha önce görmedikleri denize ve dalgalara atıyordular.

İntihar eden balina ve Yunuslar gibi kıyılara vuruyordu cesetleri… Kimsesiz ve sahipsiz… Kendilerini demokrasinin beşiği sayan Avrupa Devletleri bu duruma hep sessiz kaldılar. Sanki üç maymunu oynuyorlardı.

Ta ki  kıyıda açan bir çiçek gibi gözüken Alan Kurdi’nin cesedini ve onun fotoğrafını görene dek… O fotoğrafa bakmak onlara zor geldi. Ağlamanın ve gözyaşının ne olduğunu o an öğrendiler.

O masum, ayağında küçümencik ayakkabısı ve kırmızı tişörtüyle kıyıda yatan o yavru onların ar duygusunu çatlatmıştı. O fotoğraf o küçücük Alan sayesinde Avrupa’nın kapıları mültecilere sonuna kadar açılmıştı.  Babanın, kendisine iltica hakkı tanıyan Kanada’ya verdiği cevap ders niteliğindeydi. “İki yavrum ve eşim şimdi yoklar. Onları memleketimde Kobani’de toprağa vereceğim. Benim yurdum çocuklarımın yanıdır. Belki onlar sayesinde Avrupa Kürtlere ve diğer halklara sahip çıkacaktır. Belki de sebep oldukları bu savaşı bitireceklerdir.

Alevi olan, birlikte mavi tura çıktıkları Esad’ı sırf Amerika istedi diye yok sayan Türkiye, ona Esed diyerek kendince küçümserken, asıl Sünni İslam’ı bu topraklarda hâkim kılmanın hesabını Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünü destekleyerek ortaya koyuyordu. Işid denen caniler ordusunu ortaya çıkaran Amerika ve Avrupa’ya katılmakta gecikmediler. Ne zaman ki katliamlar, kafa kesmeler, tecavüzler, kadınları satmalar çoğaldı. Tarihi eserler yok edilmeye, kendi halinde insanlar katledilmeye başlandı bir de üstüne üstlük kendilerine de tehdit başlayınca; İran ve Rusya’da Esad’ı desteklediğinde Esad’ı indirmekten vazgeçtiler. Kürt halkı da Işid karşısında iyi savaşınca Amerika hemen tavır değiştirdi. Nasıl olsa Kürtler Işid’e karşı başarılıydı. Bu ise Türkiye’nin hiç hesabına uymuyordu. Irak’ın kuzeyinden sonra Suriye’nin kuzeyi de Kürt halkının olmuştu.

7 Haziran seçimlerinde başkanlık ümidi kalmayan Akp, savaşı körüklemekten başka bir çare bulamamıştı. Pkk de bu durumu kendince değerlendirince şehit haberleri, Kürtlerin katliamları, peş peşe gelmeye başladı. Bu yazıyı yazmaya başladığımda yeni şehit haberleri geliyordu.  Gencecik çiçeği burnunda askerler birkaç kişinin çıkarı uğruna ölmeye başlamıştı.

Cizre’de Şırnak’ta, Dersim’de sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasakları peş peşe geliyordu. Her an yeni şehit haberleri gelmesini utançla bekliyorduk.

Bir güruh çıkarları uğruna halkları yemeye başlamıştı. Çıkarılan pisliği tıpkı bok böcekleri gibi yuvarlıyorlardı. Küçücük Alan’ın görüntüsü ise bizi utandırıyordu. Ya sizi ey egemenler, ey medya, ey utanmazlar… Ya sizi! Sahi siz utanmak nedir biliyor muydunuz?

 

Bu yazı toplam 726 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.