1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. LEBLEBİ KOKUSU
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

LEBLEBİ KOKUSU

A+A-

                                                      LEBLEBİ KOKUSU

                                                                           Bedros Dağlıyan

Sıcak gün yerini serin havaya doğru bırakırken, iş yerinden çıkıp yürümeye başladım. Öyle amaçlı değil, plânsız programsız ne yapacağımı bilmez bir halde; gelen geçenlerin farkına bile varmadan… Yürüdüm… Yürüdüm. Sanki eski bir hatırayı, bir dostu, bir kokuyu arar gibi gelişigüzel sokaklarda dolandım durdum. Zihnim hayaller girdabında ileri geri salınırken, bir taraftan da düşünüyordum.

     O yıl her zamanki gibi yaz tatilini geçirmek üzere Diyarbakır’a dedemlerin yanına gitmiştik. Yaşadığımız şehrin soğuk ikliminden sonra, doğduğum şehre gelmeyi iple çekerdim. Ev şehrin dışında Bağlar denilen semtte, tükenmeye başlayan üzüm bağlarının arasında küçük tek katlı şirin müstakil bir binaydı. Yan tarafında mısır ekili olan büyücek bir bahçesi, içinde bir inek ve eşeği olan küçük ahırı ve beni her zamanki sevecen tavrıyla karşılayan Gümüş adlı köpeğiyle biz çocukların çok hoşlandığı küçümen bir çiftlikti. Arka tarafında evlerin seyrek olduğu geniş tarlalar uzanıyordu. Kengerler, papatyalar, gelinciklerle dolu boş araziye doğru bakınca, uzakta bizi getiren tren garını ve buğday silolarını görebiliyorduk. Trenin gara girmeden hemen önceki yarım saat içinde penceresinden hızla geçtiğimiz açık arazinin hızla değiştiğini fark ederdik. Karacadağ’ın volkanik taşlarının yerlere pıtrak gibi saçıldığı taşlı tarlaları görünce heyecanla anneme seslenirdim:

  • Anne geldik!

Annem benim bu helecan dolu konuşmamı gülümseyerek dinlerdi. Garda bizi karşılamak için gelen dedemi ve yanındaki Gümüş’ü gördüğümde sevinçten yerimde duramaz; bir an önce trenden inmek için kapıya doğru koştururdum. Dedemi çocukların nerdeyse tümü severdi. Onunla geçirdiğimiz her an, yeni bir şeyler öğrendiğimiz, merak dolu oyunlarla eğlendiğimiz saatlerdi…

  Her gün sütünü içtiğimiz ineğin bir de danası vardı. Bir gün amcamın oğlu  Jak ile  bir olup danayı yıkamış sonra da üzerine ocaktan aldığımız külü boca edivermiştik. Dedem bembeyaz danayı gördüğünde çok şaşırmış ki bize:

  • Ne oldu bu danaya? Diye sormuştu.
  • Bebeği yıkadık sonra pudraladık işte!

Dedem ve ev halkı katılırcasına gülerken bir taraftan da bizi bağırlarına basmışlardı. Dedem küçük bir arabaya koştuğu eşekle bizi gezdirmişti, serin yaz akşamında... O kadar çok konuşmuştuk ki; sorduğumuz sorulardan dedem helâk olmuştu. Anneme araba üzerindeyken seslenmiştim:

  • Anne biz eşek arabasına bindik; hem ben sürdüm biliyor musun? Annem gülmüş sonra da dedeme seslenmişti:
  • Baba kendine iş çıkardın. Seni yormuştur, bu yaramazlar. Ağızları hiç susmamıştır; ben mallarımı bilmez miyim?

 Evin arkasında Sefer Amca ve Bibi’nin evi vardı. Bibi’nin bir ismi var mıydı bilmem. Biz kısaca bibi derdik. Çok sevecen namazında niyazında insanlardı. Evlerinin bahçesine yaptıkları tahta salıncakla mahalle çocuklarını eğlendirir, arada kendi kavurduğu leblebiden ve renkli akide şekerlerinden ikram ederlerdi. Hele bir tarçınlısı vardı ki, ağzımızı şapırdatarak yemelerimizi görmek lâzımdı.

    Tüm bunları düşünürken ne kadar yürüdüğümün farkına varamamışım ki, birden kendimi o çocukluğumun evi yakınında buldum. Ancak evler o kadar çok sıklaşmış, birbirini kesen o kadar çok sokak olmuştu ki bir türlü evi bulamamıştım. Sonra Yanık Köşk diye adlandırılan minibüs durağı bana bir şeyler anımsattı. Kaç sokağa girdim çıktım farkında değilim. Burnumda eski bir tanıdık kokuyla, aranırcasına sokakları dolaştım.

  Birden köşede güneşin son ışıklarını üzerine almış başında bembeyaz tülbendiyle yaşlı nur yüzlü bir kadın dikkatimi çekti. Sonra çocukluğuma has o güzel kokunun esrikliğiyle gözlerimden dökülen yaşlar arasında ona doğru seğirttim. Karşısında durdum. Aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilim. Yaşlı kadıncağız güneşi kesilince başını kaldırıp bana baktı.

  • Nerde kaldın?
  • Sana leblebi kavurdum. Çok seversin biliyorum.

Ellerine doğru eğildim. Yumuşacık elleriyle göğsüne bastırırken, gülsuyu kokusu burnuma eski bir tanıdık gibi sokuldu...

  • Gittiniz beni yalnız bıraktınız…

Evin bahçesindeki tahta salıncakta çocuklar sallanıyordu. Her birinin ağzında şapırdatarak yedikleri şekerler…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.