1. HABERLER

  2. DİYARBAKIR

  3. Meşruiyeti olmayan şiddet terördür
Meşruiyeti olmayan şiddet terördür

Meşruiyeti olmayan şiddet terördür

Özgür Der’in düzenlediği forumda “15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşanan siyasal ve sosyal değişimler” konuşuldu.

A+A-

İki oturumda ve dört başlıkta 12 konuşmacının yer aldığı forumda dinleyicilerden soru alınmadı. Foruma siyaset, akademi ve basın camiasından çeşitli simalar katıldı.

Foruma Özgür Der Şube Başkanı Süleyman Nazlıcan ve Akademisyen Vahap Coşkun’un konuşmaları damga vurdu.

Özgür Der (Özgür Düşünce ve Eğitim Derneği), “15 Temmuz sonrası Türkiye’de yaşanan siyasal ve sosyal değişimler” konulu bir forum düzenledi.

Büyükşehir Öğretmen Evi konferans salonunda dün yapılan foruma Gazeteci Yazar İlhami Işık, Arş. Yazar Abduülhakim Beyazyüz, 23. Dönem Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt, Özgür Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya, Özgür Der Şube Başkanı Süleyman Nazlıcan, Arş. Yazar Hamza Türkmen, D.Ü. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Vahap Coşkun, Gazeteci Yazar Yıldıray  Oğur, Mazlum Der Şube Başkanı Nesil Yıldırım, Eğitimci Yazar Tuncay Yerlikaya, Prof Dr. Bekir Berat Özipek ve Gazeteci Yazar A. Kadir Turan konuşmacı olarak katıldılar.

Az sayıda katılımın sağlandığı forum programı Kur'an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Ardından sinevizyon gösterimi yapıldı.

İki oturumda ikişer başlık altında düzenlenen forumda dinleyicilerden soru alınmazken, forumun ilk oturumunda “15 Temmuz sonrası Türkiye’de Cemaat ve Dindarlık Algısı”  başlığı altında 23. Dönem Diyarbakır Milletvekili A.Kurt,  Mazlum Der Şube Başkanı Nesip Yıldırım ve Arş. Yazar Hamza Türkmen konuştu. Birinci oturumun ikinci başlığı olan “Terör ve güvenlik sarmalına hapsedilen Kürt sorunu” bölümünde Gazeteci Yazar İlhami Işık, Özgür Der Şube Başkanı Süleyman Nazlıcan, D.Ü. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç Dr. Vahap Coşkun konuştu. 2. Oturumda ise “Yeni dönemde Türkiye'nin din politikaları ve dinde yenilik tartışmaları” başlığı altında Gazeteci Yazar A.Kadir Turan, Özgür Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya, Arş. Yazar Abdülhakim Beyazyüz konuştu. Son olarak “Yerelleştirme ve millilik söylemi ekseninde yeni siyaset arayışı” başlığında Prof Dr. Bekir Berat Özipek, Gazeteci Yazar Yıldıray  Oğur, Eğitimci Yazar Tuncay Yerlikaya konuştu.

‘FETÖ unsurunu görüşümüz bizim 2011 sonrasına gelir’

Forumun birinci oturumunda ilk konuşmacı olarak 23. Dönem Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt söz aldı. Kurt, Ergenekon ve PKK arasında siyasetin beş başlık altında ortaklaştığını söyledi. “AB süreci, Irak Kürdistanı’nın stabilizesi, ABD Türkiye ilişkilerinin bozulması, Gülen cemaatine karşıtlık” başlıklarında Ergenekon ve PKK arasında bir ortaklaşmaya vurgu yapan Kurt, “FETÖ unsurunu görüşümüz bizim 2011 sonrasına gelir. Onların Ergenekon’u tasfiye ederken, onların yerine gelirken kullandıkları yöntemler ve o yöntemler içerisinde hükümeti de esir almak, hükümeti de yönetme çabalarının en büyük göstergelerinden bir tanesi de KCK sürecinde yaşananlardır. KCK aslında haklı bir operasyondur ama KCK’nın yapılış şekli bugünkü boyutuyla baktığımızda aşırılığı, sulandırılmışlığı, FETÖ’nün orada KCK’dan öte olayı kendi manipüle etme isteğiyle ilintili ve intikama dönüştürmesiyle ilintilidir” şeklinde konuştu.

Bu kadarı da beklemiyorduk!

Öcalan’ın pragmatik davranışlar içinde olduğunu belirten Kurt, “Fakat biz (O günkü AK Partiden bahsediyorum) İmralı’yı Ergenekon’dan temizledikten sonra bir (Öcalan’ın) cesaretlendiğini görürsünüz. Çünkü artık bu yapı adam öldürmüyordur, faili meçhul cinayet işlemiyordur. Bir korkusu kalmadıkça bu sefer kendi yapısını daha sağlam bir şekilde elinde tutmakla ilgili, kendi imajına, prestijine dönük hamleler yapmakta daha cesur davranmış bir kişiliği vardır. O süreç içerisinde FETÖ dediğimiz yapı aslında bu kadarını da beklemediğimiz bir yapıdır. Yani, alnı secdeye değmiş bir yapıdan bunu tahayyül etmemiz çok zor olan bir yapıdır. Bu kadar insanı öldürebilmeyi göze alacak, bu kadar masum insanın hakkını yiyebilecek… Karşınızda aslında DAİŞ mantığı içerisinde bir yapı var. Kendi dışındaki hiçbir insanın inancına değer vermeyen, değersiz bulan; yeri geldiğinde hiçbir şekilde hukukunun, itibarının olmadığını düşünen, öldürebilecek, elinde hayatla ilgili haklarını alabilecek her şeyi yapmaya kendini hak sahibi gören bir inancın Haşhaşileri var aslında karşımızda. Ama biz bu kadarını beklemiyorduk doğrusunu söylemek gerekirse” diye konuştu.

‘Böyle oluşumuzu masaya yatırmalıyız’

FETÖ darbe girişimi ile Müslümanların emin sıfatının korkunç bir darbe yediğini ifade eden Kurt, “Takiye mantığıyla bu insafsız meczubiyetin verdiği diğer inançlara karşı savrulmayla ve o süreç içerisinde belki de aslında biz böyleydik. Onu da söylemek lazım. Bu böyle oluşumuzu masaya yatırmakla ilgili bir fırsata dönebilir mi, bunu bir değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Biz de hiçbir yapı, cemaat olarak diğer yapılarla olan ilişkilerimizden tutun da toplumla ilişkilerimizin ne kadar sağlıklı olduğuna ilişkin, emin sıfatını ne kadar hak ettiğimize ilişkin ciddi arızalarımız olduğu bir gerçek bence. Bu gerçekle yüzleşmek için bir şefkat tokadına dönüşebilir mi, bunları değerlendirmek gerekir” dedi.

‘Adil olamama sorunumuz var’

Ardından Mazlum Der Şube Başkanı Nesip Yıldırım konuştu. OHAL’in kaldırılmasına vurgu yapan Yıldırım, bazı cemaatlerin dini suistimal ettiğini ve alan dışına çıktığını söyledi. Müslümanların kendi iktidarları döneminde işi ehline verme konusunda sıkıntılar yaşadığının altını çizen Yıldırım, bunun halkta bir güven sorununa dönüştüğünü ifade etti. Yıldırım sözlerini şöyle sürdürdü: “ Biz burada hata yapıyoruz. Allahın ayetini bizatihi ihlal ediyoruz. Bir de adil olamama sorunumuz var. Adil olamadığımız için de insanlar bizden etkilenmiyor. İnsanlar bizden etkilenmediği için hatta korktuğu için Müslümanların iktidarında insanlar endişe sahibi. Burada kendimize bakan bir yüzümüzün olması gerekir.” Yıldırım, konuşması içinde ayrıca MAK araştırma şirketinin yaptığı bir dindarlık anketini paylaştı.

‘AK Parti İslamcı bir parti değil’

AK Partinin İslamcı bir parti olmadığını ifade eden Arş. Yazar Hamza Türkmen, “ AK Parti İslamcı bir parti değil ama Müslümanlara da düşman olmayan bir partidir. Onun kavramsal yanlışları veya sistemle ilişkileri bağlamında yaptığı yanlışlardan İslamcılar mesul değildir. 1 Mart teskeresinde olduğu gibi eleştirilmelidir. Tabii ki 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın ferasetiyle TSK’nın otonomik yapısı dağıtıldığı için Kemalist vesayet önemli bir darbe almıştır. Ama hala Kemalist Batıcı sistem dış anlaşmalarla gücünü devam ettirmekte ve değişim taleplerine karşı sert muhafazakarlığı temsil etmektedir. Resmi ideoloji nüfuzunu devam ettirebilmek için kitle içinde yeni payandalar aramakta hatta Mehmet Bekaroğlu, İhsan Eliaçık örneklerinde olduğu gibi Müslümanlar arasından güç devşirmeye çalışmaktadır” dedi. Hükümetin milli ve yerli söylemlerinin Kürtler üzerinde olumsuz bir etki yarattığını belirten Türkmen, FETÖ’nün de mili dindarlığı temsil ettiğine vurgu yaptı.

Forumun “Terör ve güvenlik sarmalına hapsedilen Kürt sorunu” başlığı altında ise ilk konuşmayı Gazeteci Yazar İlhami Işık yaptı.

Süreçte çok uzun konuşuldu

2013’te hükümetin yürüttüğü çözüm sürecine değinen Işık, “Kimse Erdoğan kadar bu meseleyi zamansal olarak sürdüren, ucu açık müzakerelere, konuşmalara götüren dünyada o sembolik anlamda bahsedilen hatta Mendela’yı devlet başkanlığına götürecek süreçten de daha uzun bir sürecin işletildiği yegane bir aktörün hendek meselesinden sonra konuşma, diyalog, müzakereden ziyade güçten anlama bireyi artık kendi geçmişine, kendi sosyolojisine geri dönme ruhaliyetiyle karşılaştığımız bir durum. Siz sürekli dayak attığınız kimselere saygı duymaz, onların düşüncelerine değer veremezsiniz. Onları ciddiye alamazsınız. ” ifadelerini kullandı.  

‘Bu bir tuzaktı ve o tuzağa çok rahat bir şekilde Evet denildi’

16 Nisan referandumunun yanlış bir karar olduğunu belirten Işık, “Bu sadece bir referandum değil teslim almaya doğru giden bir hamledir. Ben 16 Nisan referandumunun yanlış olduğuna inananlardanım. Doğru bir karar değildi. Niçin yanlış görüyorum; eğer birkaç ay evvel gözünü kırpmadan canlarını verenler sandığa gidip oy vermemişse burada bir sorun var demektir. Canını vermeye gidiyorsun ama oyunu vermiyorsun, böyle bir denklem var ise ya da seni sen eden büyük şehirleri kaybetmişsen burada bir sorun var. Burada bir sorun, bir itiraz var ama bu itiraz görülmedi, okunmadı. Bu bir tuzaktı ve o tuzağa çok rahat bir şekilde Evet denildi. Ondan sonra da bugün bir sosyolojik çözülme ile karşı karşıyayız. Bu durum ciddi bir soruna işaret ediyor” dedi.

‘Meşruiyeti olmayan şiddet ne adına yapılırsa yapısın bu terördür, anarşidir’

Özgür Der Şube Başkanı Süleyman Nazlıcan ise konuşmasında Türkiye’deki kırılgan bir süreçten geçildiğine vurgu yaptı. Her türlü şiddeti reddettiklerini belirten Nazlıcan, “Kürtler adına şiddeti besleyenlere itiraz ediyoruz. Türkler adına şiddeti besleyenlere itiraz ediyoruz. PKK adına şiddeti kutsayanlara itiraz ediyoruz. Devlet adına şiddeti kutsayanlara da itiraz ediyoruz. Ne uğruna yapılırsa yapılsın, şiddetin meşru sınırları aşan bütün şekillerine, yöntemlerine karşı durmak zorundayız. Meşruiyeti olmayan şiddet ne adına yapılırsa yapısın bu terördür, anarşidir. Bunu devlete adına yapanlar, bunu herhangi bir ideoloji adına yapanlar birdir ve birbirlerinden farkı yoktur” ifadelerini kullandı.

Şiddet kader değil

Yaşanılan krizlerin siyasetsizliğin bir sonucu olduğunu ifade eden Nazlıcan, “Kürt sorununu grift hale getiren siyasetsizlik sorunudur. Bu siyasetsizlik de hem Kürtlerin hem de devletin sorunudur. Bu siyasetsizlik durumunu analiz edecek olursak maalesef Kürtler adına bu toplumda öne çıkan yapının PKK’nin Kürtlerin hakkını savunurken, ortaya koyduğu tepkisel örgütlenme ve mücadele metodu bu toprakların gerçekliğine uymamıştır. Aşırı ideoloji aşırı örgütlenme aşırı ölüm, aşırı acı ve aşırı şiddetle hemhal olan Kürt toplumu bütün bunların sonucunda maalesef siyasal bir şizofrenin pençesinde debelenir hale gelmiştir.  Bundan dolayıdır ki olup bitenleri sağlıklı bir şekilde muhakeme edememektedir. Bütün bir toplumu şiddetin cenderesine sokan sava stratejileri akli selimi terk etmiş ve sanki şiddetten başka bir yol yokmuş gibi Kürt toplumuna dayatılmıştır. Ancak bu bir kader değil ve başka yollar mümkündür” diye konuştu.

‘Kürt sorunu ise ayrı ele alınmalıydı’

Kürt sorununun çözümüne en yakın sürecin 2013/2015 arası sürdürülen çözüm süreci olduğuna işaret eden Nazlıcan, “Devletin bu süreçte Kürtlerin temel haklarını vermeyi sadece silahların bırakılması koşuluna bağlaması bizce hataydı. Çünkü böyle bir koşul ile yüz yıllık Kürt sorunu PKK şiddeti ile eşitlenmiş oldu. Oysa ki PKK sorunu ayrı ele alınmalıydı. Kürt sorunu ise ayrı ele alınmalıydı. Bugün de maalesef bu sıkıntı devam ediyor. Kürtlerin temel haklarını devlet vermiş olsaydı, zaten PKK’nin kullandığı gerekçelerin çoğu ortadan kalkacaktı” şeklinde konuştu.

Birinci oturumun son konuşmasını Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Vahap Coşkun Yaptı. Kürt meselesini konuşmaya başlamadan önce dindarlık, cemaat ve İslami STK’lara dair üç belirlemede bulundu.

‘STK’lar AK Parti eliyle devletleştirilmiştir’

Coşkun şunları söyledi: “ Birincisi İslami STK’lar ve cemaatlerin çok fazla tartışılıyor olması son derece doğaldır, meşrudur ve faydalıdır. Çünkü diğer bütün toplumsal organizmalar gibi İslami cemaatler de topluma karşı bir taahütte bulunurlar ve bu taahhütlerini yerine getirip getirmedikleri toplumun tartısında tartılır. Eylem ile söylem arasındaki uçurumun büyümesi bu STK’ların daha fazla sorgulanmasını beraberinde getiriyor ki bu da toplumsal açıdan son derece değerlidir. Eğer dilinizde hak, adalet, özgürlük var ama uygulamanızda haksızlık, adaletsizilik ve özgürlüksüzlük alıp başını gidiyorsa o zaman İslami STK’ların da ciddi bir şekilde sorgulanması ve toplumsal eleştiriye tabi tutulmasından daha doğal daha faydalı daha meşru herhangi bir şey görmüyorum.

İkincisi, genel olarak söyleyeyim, istisnaları her daim baki olmak üzere İslami STK’lar AK Parti eliyle devletleştirilmiştir. Benim temel görüşüm budur. Hiç kuşkusuz istisnalar var ama bu istisnaları bir tarafa bıraktığınızda neredeyse bütün İslami cemaatler ve STK’lar iktidarın söylemlerini meşrulaştırmayı kendileri için bir amaç edinen bir iktidar aparatına dönüşmüştür. Bir iktidar enstrumanına dönüşmüştür. Dolayısıyla bunu öncelikle kendilerinin sorgulaması gerekmektedir. Bu başka toplumsal kesimlere, örneğin liberallere ya da başka toplumsal kesimlere bunun günahı yıkılarak  altından kalkılabilecek bir yük değildir. Neden bir devlet aparatı gibi İslami STK’lar hareket ediyor bunun ciddi ve net bir şekilde sorgulanması lazım.

İslami STK’lar Kraldan fazla Kralcılık yapıyor

Üçüncüsü, Türkiye’de maalesef demokrasi bir muhalefet ideolojisidir. Hangi toplumsal kesim muhalefetteyse demokrasi ipine sarılır, demokratik hak ve özgürlüklerin bir numaralı savunucusu kesilir. Ama ne zaman iktidar olur, gerçek manada muktedir pozisyonuna oturursa o zaman demokrasi ile arasındaki irtibat kesilir ve daha anti demokratik tavırlar içerisinde bulunur. İslami, muhafazakar, mutedeyin kesimler çok uzun süreler toplumsal muhalefetin, siyasetin çeperinde tutuldular ve bu anlamda hep muhalif pozisyonlardaydılar. Dolayısıyla söylemlerine demokratik söylemler, demokratik hak ve özgürlükler yön verdi ama ne vakit ki artık iktidar oldular o zaman demokrasi, demokratik hak ve özgürlükler ile aralarındaki bağ giderek zayıfladı. Bazı İslami STK’lar la ilgili ise şunu rahatlıkla söyleyebilirim; aradaki köprüyü de atmış oldular. Şu tarihsel tecrübeyle sabittir ki Kraldan fazla kralcılık yapmak kısa vadede belki bir takım faydalar sağlayabilir ama uzun vadede ne Krala ne de o eylemi gerçekleştirenlere bir fayda sağlamaz.”

‘AK Parti iktidarının 15 yıllık süreci içerisindeki en iyi hikayesi çözüm süreciydi’

Kürt sorunu bağlamında çözüm sürecine değinen Coşkun, “Her ne kadar bugün artık çözüm sürecinin lafı edilmiyor olsa da AK Parti iktidarının 15 yıllık süreci içerisindeki en iyi hikayesi çözüm süreciydi. Ocak 2013’ten başlayıp Haziran 2015’e kadar süren iki buçuk yıllık süreç bence toplumsal açıdan son derece önemli veriler, sonuçlar ortaya çıkardı. Her şeyden önce toplumun söylenenin aksine demokratik bir çözüme destek vereceği çok açık ve net bir şekilde ortaya konuldu. İkincisi toplum kendi önyargılarını çok ciddi bir şekilde tartışmaya başladı. Ve bugün için pek bahsedilmese de hukuki ve siyasi anlamda önemli adımlar atıldı. Halen çözüm sürecinde çıkarılan bir yasa var ve bu yasa olası bir çözüm sürecinde o sürecin aktörlerine çok ciddi bir imkan açıyor, saha sağlıyor” dedi.

‘Kervan yolda dizilir ile yola çıkıldı ama Kervan yolda dizilmedi’

Çözüm sürecinin neden bozulduğuna ilişkin ise Coşkun şöyle konuştu: “Ben bunun iki temel sebebe bağlandığını düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi dış biri de iç politikadır. Bugünün dünyasında iç politika ve dış politika tamamıyla iç içe geçmiş ve bunları birbirinden tamamıyla ayrı bir şekilde düşünmek de mümkün değil. Dış politikadan kastım Suriye’de meydana gelen gelişmeler ve değişe dengeler. Çözüm sürecinin aktörleri arasında Suriye sahasında ne yapacaklarına dair bir asgari müşterek inşa edilemediği için süreç çok ciddi manada bozuldu ve ondan sonra da onu toparlamak mümkün olmadı. İç politikada da sürecin mimarisine dair üç önemli hatanın olduğunu düşünüyorum. Birincisi aktörler arasında herhangi bir hedef birliği yoktu. Yani, hükümetin çözüm sürecinden anladığı ile PKK’nin çözüm sürecinden anladığı birbirinden tamamen farklıydı. Hükümet PKK’nin silah bırakmasını ve Kürtlerin taleplerinin demokratik zemin içerisinde buharlaşmasının siyasetini yürütüyordu. PKK ise bu sürecin sonucunda kendi bölgesel hegemonyasını kurabileceği bir yapının oluşabileceğini düşünüyordu. Yine, Kervan yolda dizilir ile yola çıkıldı ama Kervan yolda dizilmedi, aradaki makas giderek açıldı ve bu makas bir noktadan sonra kapamaz hale gelince süreç teklemeye başladı.

Zaman belirli olmalıydı

Sürecin mimarisindeki kinci önemli hata ise zamanın kullanımına ilişkin bir hattaydı. Bu tür süreçlerde, dünya deneyimleri de gösterir ki bir zaman çizelgesine sahip olmak ve belirli zamanlarda belirli işlerin yapılması ile doğrudan bağlantılı. Ucu açık bir süreç inşa edilmişti ve başlangıçta bu kabul edilebilir, muğlak yapıcılık kavramı içerisinde bu tolere edilebilirdi ama bu eksiklik bir türlü giderilemedi. Yine, hem PKK hem devlet çözüm sürecini tamamen kendi politik ajandalarına uygun bir şekilde kullandılar. Mesela seçimlere yönelik bir şekilde bunu kullandılar ve bu son derece olumsuz sonuçlar doğurdu.

‘Çatışma bir önceki çatışma süreçlerinden çok daha derinde yaşandı’

Üçüncü olarak da sürecin tarafları arasında herhangi bir itilaf çıktığında bunu giderebilecek olan mekanizmaların inşa edilmemiş olmasıydı. Dolayısıyla gerek dış politikadaki Suriye sahasındaki değişimler gerek iç politikada sürecin mimarisinin iyi kurgulanmamış olması sürecin sona ermesine sebebiyet verdi. Yine dünya deneyimleri bize şunu gösteriyor, eğer bir çatışmayı demokratik siyaset ile çözmeye çalışıyorsanız bunu mutlaka tamamına erdirmek mecburiyetindesiniz. Eğer tamamına erdirmezseniz bundan iki sonuç doğar; bir tanesi çatışmanın rengi, formu, şekli, mekanı değişir; ikincisi çatışma bir öncekinden daha derin daha sert daha kalıcı bir şekilde geri döner. Biz bunu Oslo sürecinden sonra başlayan çatışma sürecinde de görmüştük. Keza 2015’teki sürecin bitmesinden sonra da gördük. Çatışmanın mekanı değişti, artık kırsal alanlarda değil direkt şehirlerde meydana gelen bir çatışma halini aldı ve buda hem insan kayıplarını hem de bütünüyle her alandaki yıkımı çok ciddi manada en üst seviyelere çıkardı. Çatışma bir önceki çatışma süreçlerinden çok daha derinde yaşandı.  Bu süreç daha sonra ise tamamen rafa kaldırıldı ve hiç kimse bu süreçten artık bahsetmez hale geldi. Ne hükümet şuan bu sürecin lafzını ediyor ne de PKK tarafından tekrar bir sürece girme yönünde herhangi bir irade söz konusu değil.

‘15 Temmuz büyük bir şer!’

Çözüm sürecinden sonra iki önemli olayın meydana geldiği tespitini yapan Coşku sözlerini şöyle sürdürdü: “Bir tanesi bu toplantının konusunu oluşturan 15 Temmuz hikayesi; 15 Temmuz büyük bir şer ancak siyasetin en önemli tarafı belki şerlerden hayır çıkarmaktır. Bu şerden de büyük bir hayır çıkartılabilirdi çünkü Türkiye’de toplum ilk defa bir darbeyi kendi demokratik iradesi ile engellemişti ve bu bir toplumsal bütünleşmenin aracı kılınabilirdi. Aslında başlangıçta buna dair emareler de yok değildi ama kısa sürede işin rengi değişti. Hükümet OHAL ilan etti. Başlangıçta OHAL ilan edilmesi de doğaldı. Çünkü böylesine büyük bir travma karşısında OHAL tedbirlerine başvurmak dünyanın her yerinde başvurulan bir şeydi. Ancak hükümet yapılmamsı gereken bir şeyi yaptı; OHAL’i sadece darbenin ortaya çıkartılması, darbe sanıklarının yargılanması, darbe suçlarının araştırılası için kullanmaktan öte bütün demokratik muhalefeti sindirmek için bir araç olarak kullandı. Bütün muhalif gruplar şu veya bu şekilde ciddi manada susturuldu. KHK’lar temel yönetim birimi haline geldi. Şuana kadar 30 tane KHK çıkarıldı ve benim görebildiğim kadarıyla OHAL’i hükümet sevdi. Çünkü demokratik bir muhalefet yok, parlamento devre dışı, basının bir etkisi yok. Dört beş tane teknokratı bir araya getirip bir torba KHK’lar çıkarıp her alanı düzenliyoruz. Bu son derece büyük bir muktedirlik alanı. Bu muktedirlik alanından hükümet kısa bir vadede vazgeçmeye niyetli de değil. OHAL ilk ilan edildiğinde hükümet yetkilileri bunun her ne kadar üç ay için ilan edilmiş olsa bile 45 gün içinden bundan vazgeçileceğini ve normal hale geçileceğini ifade ediyorlardı ancak maalesef böyle olmadı. Altıncı defa uzatıldı ve Nisan ayında da yedinci defa uzatılacak. Ben OHAL’in şuan herhangi bir şekilde gerekli olduğu kanaatinde değilim. Bu iktidarın kendi politik ajandası ile bağlı olarak yürüttüğü bir durumdur. Yoksa diğer bütün mücadeleleri yürütecek hukuki enstrumanlar var ancak hükümet OHAL’i yürütmeye devam ettiriyor.

‘Anti Kürt bir siyaset takip edildi’

15 Temmuz’dan sonraki ikinci kırılmayı ise Coşkun şöyle ifade etti: “İkinci kırılma Kürdistan referandumuydu. Bu referandumda hükümetin kullanmış olduğu dil, sadece belirli bir iktidara yönelik olarak kullanılan bir dil değildi. Çok açık ve net bir şekilde ifade edildi ki,bütün Kürtleri tahkir eden bir dildi. Bu siyaseten doğru olmadığı gibi aynı zamanda ne insani ne dini olarak dayandırılabilecek herhangi bir mesneti olmayan bir dildi. Yine Kürdistan referandumunda hükümetin kullandığı dil bugüne kadarki politikalarına tamamıyla aykırı bir yönü ifade ediyor. Ne diyordu hükümet; biz herhangi bir şekilde Kürtlerin hak ve kazanımlarına karşı değiliz, bizim karşı olduğumuz PKK’dir. Bu son derece anlaşılabilir bir söylem. Ancak Kürdistan referandumundaki dil sadece sorunun PKK değil aynı zamanda Kürtler de olduğunu gösterdi. Burada anti Kürt bir siyaset takip edildi. Bu anti Kürt siyasetin açmış olduğu yaralar ne şekilde çözülecek bunu ileriki süreçte göreceğiz.”

‘AK Partinin giderek MHP’lileşmesi’

Milliyetçiliğin Türkiye’deki bütün siyasal akımları kesen ortak bir payda olduğunu belirten Coşkun, “Herkes az ya da çok bir şekilde bir milliyetçi. Ancak şuan kullanılan dildeki doz çok fazla. Burada inanılmaz bir doz aşımı var. Hatta bunu formüle etmek gerekirse, AK Parti ile MHP ittifakındaki durum AK Partinin giderek MHP’lileşmesidir. Bugün AK Parti değil de MHP iktidarda olsaydı bugün kullanılan dilden öte ne söylenebilirdi. Bugün kullanılan argümanlardan başka hangi argüman öne sürülebilirdi. Herhalde buna olumlu yanıt verme durumunda değiliz. Dolayısıyla AK Partinin MHP’lileşmesi iki ciddi problem yaratıyor. Bunlardan bir tanesi Türkiye’nin demokratik standartlarının yükseltilmesi noktasında ciddi bir sorun yaratıyor. İkincisi de Kürt meselesinin çözümü noktasında ciddi bir problem yaratıyor. Çünkü çözüm sürecinin en büyük muhalifi MHP idi. MHP bu süreci bir ihanet süreci olarak niteliyordu. O süreçte yer alan akil insanlara akılsız insanlar diyordu. Bu sürecin bütün aktörlerinin yargılanacağını ifade ediyordu. Şuanda gelinen nokta maalesef bunu teyid eden bir yere gidiyor” dedi.

Çözüm için dört etken!

Bugünkü tablodan geri dönüşün mümkün olup olmadığını irdeleyen Coşkun, “Siyaset umutsuzluk üzerinden yürütülmez, sürekli bir çözüm bulma arayışında olmak gerek. Gerek siyaseti profesyonel olarak yapanlar gerek siyaseti analiz edenler sürekli olarak yeni formüller üretmek, yeni kapılar aramak durumundalar. Bu içine girilen yoldan dönülmenin iki şartının olduğunu düşünüyorum; birincisi Suriye’de bir antantın oluşması. Bir mutabakatın, asgari müştereğin oluşması.  Ben Afrin2den sonra Menbiç’te de Türkiye’nin istediğini elde edeceğini düşünüyorum. Yani, ABD ile bir orta yolun bulunacağını ve PYD’nin oradan çıkarılacağını düşünüyorum. Ama Suriye sahasında asıl tartışma Fırat’ın doğusu ile ilintili olacaktır. Fırat’ın doğusunda bir anlaşma olacak mı bunun üzerinde tartışmak lazım. Bu Türkiye’nin ABD ile anlaşmasını, Fırat’ın doğusundaki yapının çoğulculaşmasını, PKK’nin, PYD’nin form değiştirmesi gibi birçok unsuru kendi içerisinde barındıran kompleks bir yöntem ama burada herhangi asgari müşterek elde edilirse bir çözüm için kapı aralanabilir. İkincisi ise silahların bırakılması, şiddetin durmasıdır. Ben şiddetin hem maddi hem manevi hem de siyasi anlamda en çok Kürtlere zarar verdiğini düşünüyorum. Bunun sadece Türkiye içinde değil Türkiye dışındaki Kürtlere de çok zarar veriyor kanısındayım.  Bu yönde bir politik argüman geliştirilebilinirse o zaman yeni bir çözüm süreci içine girebiliriz. Ancak olsun veya olmasın hükümetin veya siyasetin üzerinde düşünmesi gereken dört önemli konu var: Bir, hak ve hukuk meselesi. AK Parti ya da başka bir hükümet PKK’nin şiddet kullanan varlığını Kürtlerin haklarını tanımamanın bir gerekçesi olarak sunmaktan vazgeçsinler. İkincisi, yönetim meselesi ademi merkeziyetçi bir yönetim. Üçüncüsü ise silahsızlanma meselesi. Silahsızlandırmayı sağlamadan bu meseleyi çözmek mümkün değil. Dördüncü önemli nokta Türkiye dışındaki diğer Kürtlerle nasıl bir ilişki kurulacak. Anti Kürt bir siyaset mi izlenecek yoksa Kürtler içine alan onlarla büyüyen bir siyaset mi izlenecek” diyerek sözlerini bağladı.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.