1. YAZARLAR

  2. Mehmet Mercan

  3. Nerede, eski bayramlar?
Mehmet Mercan

Mehmet Mercan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Nerede, eski bayramlar?

A+A-

Kim ne derse desin, eski bayramlar daha güzeldi…

Hele de biz çocuklar bayramı özlemle beklerdik.

Bir hafta öncesinden evlerde başlayan bayram hazırlığı arasında çocuklara özel giysiler alınırdı. Bayram sabahı erken saatlerde kalkar geceden yatağımızın başucunda sakladığımız yeni giysilerimizi giyer, sokağa çıkar, camiden bayram namazından çıkmış mahalle büyüklerinin ellerini öpmeye çabalardık. Onlar da bazen şeker, bazen para verirlerdi. Sonra, bayram harçlığı alabilmek ümidiyle akrabaların evlerine koşardık.

65-70 yıl öncelerinde, 10 paralar, 20 paralar, 40 paralar, 100 paralar vardı. Etrafı tırtırlı bir kuruşluklar 40 para değerindeydi. Sonra ortası delikli yüz paralar çıktı. Yani 2,5 kuruşluk... Kağıt 50 kuruşluk, kağıt 1 liralar öyle herkeste bulunmazdı.

Büyüklerin bize verdikleri bayramlık para genellikle delikli 100 para olurdu.

Cebimizdeki para ile gün boyu eğlenirdik. 40 paralık kırık leblebi ile ceplerimiz dolardı. Çekirdek, şamşekeri, susamlı çıt-çıt şekeri, elmalı şeker,  halkalı şeker  en çok aldığımız çerezlerdi.

O günlerde bereket vardı.

2.Dünya Savaşı’nın ağır sıkıntılı günlerinde olunmasına karşın para değerliydi. Ekmeğin kilosu 5 kuruştu, etin kilosu BİR liraydı. Yüz para iyi paraydı. Sabahları 50 para ekmek, 50 para peynirle doyardık… Urub (çeyrek) ekmek, bir kişiyi doyuracak kadardı.

Mevsim yaz ise paramızın çoğunu EFO Dayı’nın dondurmasına verirdik…

EFO dayı yazın dondurma, kışın da salep satardı.

Sabahın erken saatlerinde çarşıya gelir bir köşede oturur, dondurma kabının etrafına kaya tuzu ve ufak ufak dövülmüş buz parçalarını yerleştirdikten sonra eliyle dondurma kabını döndüre döndüre dondurmasını hazırlardı. Bu işlem saatler sürerdi. Bazen dondurma kabını bizim de çevirmemize izin verirdi. Çok sevinirdik.

EFO dayı kadar sevimli b.ir de NANECİ Badri vardı.

Karşılaştığı herkese ayrı bir MANİ yakıştıran Naneci Bedri, biz çocukların sevimli amcasıydı…

Karşısındakilere o anda doğaçlama maniler dizerdi.

……….

Evet. Eskiden bayram eğlencelerinin bir başka tadı, bir başka güzelliği vardı

Bazı semtlerde bulunan geniş arsalara, ama genellikle sur diplerindeki geniş alanlara günümüzdeki Luna Park benzeri, içinde salıncaklar, Takla Dolabı dediğimiz dönme dolaplar, Dingilafistan dediğimiz tahterevallilerin olduğu davul yerleri kurulurdu.

Salıncaklara, dönme dolaplara binen çocuklar türküler, maniler eşliğinde, zaman zaman Hala, hala heeeeyyy diye çığlıklar atarak diğer dolaplara binen çocuklara nispet yaparlardı…

Takla dolabı, ya da salıncağı en çok havalanan çocuklardan bir grup “Hala hala heeey..” diye bağırırken arkadaşları Kimeee, kimeee” diye sorar, bu kez hep birlikte Karşıdaki dolabaaaa...” diye tempo tutardık.

Hangi grubun dolabı sallanırken daha yükseklere çıkıyorsa o grup, diğer dolaptakilere “Hala, hala Heeey” çekerdi. Ve, dolaplar arasındaki yarış böyle sürer, giderdi.

Davul yerinde ayrıca ip cambazları, hokkabaz çadırları, ikramiyeli halka çadırları, yarı insan yarı balık, Şahmaran gibi sözde garip yaratıkların gösteri yaptıkları çadırlar, kurulurdu…

Bayramı şenlendirenler davulcular ve halay çeken oyuncular olurdu.

Davul yeri ayrıca da mahalle gençlerinin gösteri alanıydı

Mahallenin gençleri, genç kızlara fiyaka olsun diye davul önünde saatlerce, kan-ter içinde kalıncaya kadar halay çekerdi. Özellikle ÇEPİK oyununda, gençler birbirinin elini kanatacak kadar sert vururdu.

Diyarbakır’da tanınmış oyuncular vardı. Bunlar, bayram boyunca davul kurulan yerleri gezer her gittikleri yerlerde saatlerce halay çekerdi.

Onların geldiği duyulunca, bayram yeri şenlenirdi. Kadınlı, erkekli mahalleli oyun alanının etrafını çevirerek bu oyuncuları zevkle seyrederdi.

Oyuncular tam takım giyinirlerdi:

Gabardin kumaştan ağı geniş bir şalvar. Kurvaziye ceket, ceketin sol üst cebine yarısı sokulmuş beyaz bir ipek mendil,  tiril tiril ipek gömlek, yakası yarım açık bırakılmış kırk düğme işlemeli yelek, şalvarın üstüne geniş bir ağabani kuşak sarılırdı.

Başa külah veya bere giyilmez, herhangi bir örtü örtülmezdi.

Takım elbiseyi pırıl pırıl parlak boyalı, sivri burunlu, yürürken cızırdayan poçıklı (konçlu) yemeni, tamamlardı. Mendil, özellikle oyuncular için önemli bir aksesuardı. İpek mendil hem oyunda ritme uygun sallamak, hem de ter silmek için kullanılırdı.

Oyuncu, oyuna girerken ipek mendilini çıkarır kuşağının arasına sıkıştırdıktan sonra ceketini soyar, itina ile katlar, bir tanıdığına ya da bir görevliye verir, oyuna öyle başlardı.

Diyarbakır’ın ünlü oyuncuları vardı.

Kolcubaşı Şahin Kardaş, bahçeci Şevki, Boti Reşit, kömürcü Ziya, Allaf küpeli Mıho, Çerkez Borçkan, Ali ve Abdurrahman Biter kardeşlerle, Musa Ünal Davulcu FAXO da davulu ile türlü akrobatik gösteriler yapardı.

Bu oyunculardan bazıları, sonraki yıllarda Diyarbakır’ı Tanıtma ve Turizm Derneği’nin başlattığı “Halk Oyunları Kursları”nda eğitmenlik de yaptılar…

Bayram yerinin işletmecileri bu oyuncuların zaman zaman kendi yerlerinde oynamalarını arzu eder, hatta gelmeleri için ricaya giderlerdi...

………

Sinemalarda bayram şerefine filmler getirilirdi.

Ayrıca da mevsim yaz ise, Dağkapı’da, günümüzde Orduevi’nin bir bölümüne katılan önü yuvarlak birç şeklindeki Halkevi binasında  rahmetli Celal Güzelses, Ermeni Bube, Selahattin Mazlumoğlu, Kemani Faik Hoca, Hüsnü İpek gibi sanatçılar tarafından Musiki Derneği adına halka açık konserler verilirdi…

Halk saatlerce kaldırımlarda durur, ya da karşıdaki arsalarda oturur konserleri dinlerdi. Kısaca, bayramlarımız güzel ve şenlikli geçerdi.

 

Bu yazı toplam 726 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.