1. YAZARLAR

  2. Birsen İnal

  3.  QAYNANA ÇİMDİĞΠ 
Birsen İnal

Birsen İnal

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

 QAYNANA ÇİMDİĞΠ 

A+A-

Merhaba Tigris Haber okurları. Yeniyi hepimiz biliriz. Ben bugün sizleri eski Diyarbekire götürmek istiyorum. “Hadê gidax.” deyîssizse eğer; gidelim bakalım QAYNANA ÇİMDİĞİ neymiş 

 Qız ana gelinin sancısî başladî.

Yox vî, daha sancî nerde, sen nerde? Bu qaynana çimdiğidir.-Ne bileyim ben kıvır kıvır kıvranî fıqara.

Ona söle sanci gelende nefesini tutsun, karnına doğri versin. Başıni da güzelcene ört, qondağ başi bağla ki melekler yardımına yetişsin. Hem de o çitiden yüzünün terini silsin ki yüzündeki kelef melef ne varsa gider, yüzi patisqa gibim olır Vallah. Sanci çekene töktığî ter ilaç gibimdir. Ben yüklî kalanda yüzüme kelef atî, îr ibret olîyam. Sanci ögündeken o  terden yüzümi siliyem hêç bî şê qalmî.

Bî yaş daha böyük oldım çünki bî şê daha öğrendim.

Biz babandan barabar ebeyi getirmeğa gidağın. Akşam oldi baban tek gêtse ebe dünyada gelmez.

Sen de têz gêt Fatma xanımi çağır, biz gelene qeder yanızda kalsın.

Geldim geldim qomşî, sesizi işittim anladım bî durum var, geldim.

Qurban sahan sen muqêyit olasan biz gelene qeder, bunar nehşidirler, ne yapacaxlar ne êdecaxlar bilmezler.

Gözün arxada kalmasın, sen gêt işên bax anam, ben burdayam.

Her zaman sen benim imdadıma yêrişisen, Xızır Aleyhüsselam’da senin imdadan yêrişe, qarî qarî sen hêç darda qalmîyasan. “Ev alma, qomşî al.” sözi boşuna değil.

Oy oy sancısî tuttî, gel qızım gel belin ufaliyam, Allah bilî ama oğlan doğacağ, çümkî oğlanın sancısi bele vurur, insan edemez ki nefes ala, qızın sancısi da qasıxta olır, seyrek seyrek gelir. El benim elim değil Fatma anamızın eli ola, Allah seni bî ağrida bî sancida qurtara.

Âmin âmin Allah kimseyi o dar qapîda bıraxmiya.

Doğum olayı gerçeküstü bir olaydır. İnanılması çok zor. Allah’ın bir mucizesidir. Allah o anda kadına öyle bir güç veriyor ki bedenini parçalayarak tamamiyle kendi gücüyle ve zorla dokuz ay karnında taşıdığı, canıyla kanıyla oluşturduğu bir parçayı bedeninden ayırarak yavrusunu dünyaya getiriyor.

Eskiden Diyarbekir’de evde yapılan doğumlar tercih edilirdi. Ancak ebe ilk muayeneden sonra doğumun zor olacağını, hastenede yapılması gerektiğini söylerse doğum hastenede olurdu. Melahat ebe, Satberg ebe, Bahtiyar ebe, Mecbure ebe, Kıbrıslı ebe, Adalet ebe ki -Bağlar, Peyas ve Yeniköy’ün yüzde sekseninin ebesidir- gibi çok ünlü ve işin ehli ebelerimiz vardı. Bunların dışında mahalle ebeleri dediğimiz diplomasız, alaylı ebelerimiz de vardı. Bağlar semtinde oturan Gewrê ebe, Saray kapısında oturan Zeynep ebe ve en ünlüsü rahmetli Heci Xanım alaylı ebelerimizdendi. Heci Xanım, kendi semtinde sayısını kendisinin bile bilmediği çok sayıda çocuğun ebesi, işinin ehli nur yüzlü bir bayandı. Doğum vaakalarında yanılgısı yok gibiydi. İlk muayenede bebeğin saat kaçta olacağını söyler ve o saat asla şaşmazdı. Hatta umutsuz doğum vaakalarını bile başarıyla gerçekleştirirdi.

Ebe hanımlar taksisiz doğuma gitmezlerdi, taksinin kıt olduğu dönemlerde bile hasta sahibi ne yapar eder taksi ayarlar ebe hanımı almaya giderdi. Taksiden önce ebe hanm faytonla evinden alınır ve bırakılırdı. Ebe odaya girdiğinde hastanın yanında mutlaka aileden bir bayan bulunurdu. İlk muayeneden sonra eğer doğum olayı başlamışsa sıcak su hazırlanır öte yandan batıl inanç olsa da doğum kolay olsun diye doğum sürecinde evin çeşmeleri açık bırakılır, kollar bağlanmazdı. Sancı sık değilse gebe kadının koluna iki kişi girerek yürütürdü. Sancılar sıklaşınca gebe kadın yatırılarak yardımcı bayanlarca sürekli moral verilip karnına basılır ve kasığı çekilirdi. Bebek dünyaya geldiğinde eğer ağlamazsa kıçına vurulur ya da ayaklarından tutularak sallanırdı. Bebeğin ilk ağlama sesiyle evde bulunan yakınlar sevinçle odaya doluşarak kesilen göbeğin üstüne epeyce bahşiş atarlardı. Bahşiş bebeğin erkek ve kız oluşuna göre değişirdi.  Doğan erkek çocuk ise ebenin de ailenin de keyfine değme gitsin. Doğumdan sonra bebeğin êşi yine annenin zorlamasıyla düşer, eğer düşmezse ebe elini zeytinyağıyla iyice yağlar göbek bağından tutarak êşi çıkarırdı. Êş, kanlı bir kitle olduğundan kedi ve köpeklerin yeme olasılığı göz önünde bulundurularak evden uzakça ayak basılmayacak bir yerde toprağa gömülürdü. Êş gömme konusuna çok dikkat edilirdi. Çünkü bebeğin eşini kedi yerse o bebeğin kedi gibi, köpek yerse köpek gibi, eşek yerse eşek gibi olacağı inanışı çok yaygındı.

Göbek kesme çok önemliydi hem sağlık açısından hem de fiziksel görünüm açısından. Ebe ölçüyü tam almalı ne kısa ne uzun kesmemeliydi. Kısa kesilirse göbek bağlanırken zorluk çekilir, iyi bağlanmadığı zaman bebek ölümüne neden olurdu. Uzun kesildiği zaman ise bebeğin göbeği dışarı doğru çıkıntılı olur, pırtlamiş göbek denilirdi. İşinin ehli olan ebe, el çabukluğuyla bir eliyle çocuğun göbek ve eşi arasında yaklaşık bir karışlık boşluk bırakarak, diğer elini göbek çıkıntısının üstüne bırakır ve besmeleyle göbeği keserdi. Ebe kesilen göbek bağını ikiye katlayarak iple sıkıca bağlardı. Bu bağlama maharet isterdi. Her ebe bu konuda aynı mahirliği gösteremediğinden “Falanca ebenin üstüne göbek kesmağ ve bağlamağ heram olsun, dêyisen belki fincandır mübarek.” derlerdi. Göbek bir hafta sonra kurur bağlandığı yerden düşerdi. Çocuk kız ise göbeği kendi evlerinde dikiş makinesinin ya da çeyiz sandığının çekmecesine konur evcimen ve eli hünerli olsun, erkek ise medresenin ve ya okulun bahçesine gömülür okusun adam olsun, âlim olsun diye. Eğer ki bebeğin sanatkâr olması isteniyorsa dede ve ya baba tarafından o sanatkârın dükkânında saklanırdı.

Bebeğin ilk banyosu ebe tarafından yaptırılır, mevsimine göre bebe basması ve ya bebe pazeninden dikilen zıbın giydirildikten sonra en alta kundak ve kol bezi, kundağın üstünde iç kundak, muşamba, muşambanın üstünde ketenbelaş, patês veya Japonbezinden yapılmış çocuk bezi, dörde katlanmış mermerşahtan yapılan arabezi (apışarası bezi) konseptinden oluşan kundak takımıyla deyim yerindeyse sıkı bir paket yapılırdı ki bir yeri eğri büğrü olmasın. Bebeğin başına şübara denilen bir başlık takılarak anlı çıkık olmasın diye de üçgen tülbentle sıkıca bağlanırdı. Son olarak da boynuna iğne ardı nakışıyla “Sevin ama öpmeyin.”  diye yazılı beyaz patiskadan önlük takılarak kundaklama işi tamamlanmış olurdu.

Bebek kundaklandıktan sonra göbek adı ebe tarafından söylenerek babaannesinin kucağına verilirken ebe de bahşişlenirdi. Bebek erkek ise ve ailenin durumu da müsaitse bahşiş için altın esirgenmezdi. Bazen burmalı bileziğe kadar varırdı oğlan bebeğin bahişi. Doğum yorgunluğunu üstünden atmak üzere ebe başka bir odaya alınır hemen şehrin en iyi kebapçısından tepsiyle kebap getirtilir, ayran ve mevsim meyveleriyle birlikte servis yapılırdı. Yemekten sonra ebe iyi dileklerle uğurlanırken ebenin de ev sahiplerinin de yüzlerinden menuniyetleri belli olurdu.

Yatağına alınan taze anneye güç ve kan olsun diye pekmezli bulamaç ve ya kayganağ yedirilirdi. Yedirilirken üç kez “Bulamaç bulamaç ağzım dolî, qarnım aç.” diye bir tekerleme söyletilirdi. Nefse anneye üşütmemesi için soğuk hiçbir şey verilmezdi. Göbeği kalmasın, karın bölgesindeki kan aksın diye nefsenin karnı bir çarşafla iyice bağlanır ve bu çarşaf birkaç gün bağlı kalırdı. Eğer sancısı varsa enesün veya kekik kaynatılır içirilirdi. Sancının geçmemesi durumunda buğday veya arpa unu, soğan, meyremxort ve kekik karışımından oluşan bir hamur yapılır nefsenin karnına çekilirdi. Nefse kadına nazar değmesin diye mavi gecelik sabahlık giydirilir ve başına da mavi yazma bağlanırdı.

“Ağlama yar ağlama

Mavi yazma bağlama

Mavi yazma tez solar

Ciğerimi dağlama…”  Celal GÜZELES

1987 yılında Sakarya’da görev yaparken bir vesileyle rahmetli Celal Güzelses’in Sakarya’da ikamet eden kızkardeşi Adalet Hanımlara misafir olmuştum. Rahmetli Adalet Hanım tam bir Diyarbekir hanımefendisi gibi giyinmiş, kızı Jale hanıma bizler için Diyarbekir mutfağından lezziz yemekler yaptırmıştı. Hasta yatağında güler yüzüyle bizi karşıladı, o kadar mutluydu ki bu mutluluğu yüzünden okunuyordu. Yedik içtik muhabbet esnasında Celal Bey’den söz ederken hep ağabeyim diye hitap ediyordu. Çok kibar bir bayandı. Anılarını anlatırken gözleri maziye dalıp dalıp gidiyor bazen yüzünü mutluluk bazen de hüzün kaplıyordu. “Eşimle sorun yaşadığım bir dönemde doğum yapmıştım. Ağabeyim doğum yaptığımı duyunca beni ziyarete geldi. Ben lohusa yatağımdaydım. Başımda da mavi yazmam vardı. Ağabeyim içeri girince benim hüzünlü halimden etkilenerek o anda oracıkta –AĞLAMA YAR AĞLAMA- şarkısını mırıldandı. Unutulmaz bir eser böylece doğmuş oluyor. Duygu böyle bir şey işte bir bakış bir gülüş bir ah çekişte patlayıverir ansızın…

Doğum sonrası bebeğin babası ilk defa odaya girince babaannesi bebeği iki elinin üstünde tutarak adeta tartarcasına babayı karşılar ve “Sen mi ağır, bebek mi ağır? diye üç kez sorar, baba da üç kez “Bebek ağır.” diyerek bebeği alnından öperdi. Bebeğe üç ezan okununcaya kadar bir şey verilmez üç ezan okunduktan sonra büyükbaba veya amca tarafından bebeğin önceden belirlenen bir adı varsa kulağına okunur böylece adı da konmuş olurdu. Tatlı dilli, güzel huylu olduğu bilinen biri tarafından bebeğin ağzına parmakla bal sürülürdü. Geleneklere göre çocuk güzel huylu ve tatlı dilli olur hem de ilk kakasını rahatlıkla yapardı.

Ağuz dediğimiz ilk sütün birkaç damlası sağılarak ayak değmeyecek bir yere akıtıldıktan sonra bebek emzirilirdi. Meme başı çatlamasın diye bebeği emzirdikten sonra meme başına kesilen kuru soğan sürülürdü.

Bebeğe adı aile büyükleri tarafından verilirdi. Anne baba ad vermede pek etkili değildi. Ziyarete adaklı olanlara en yaygın olarak Şeyxmûs, Sultan, Zülküf, Belkîse, Veysi, Veysel, Vesile, Qaranî, Geylanî, Seydoş, Bubê, Sadık, Aziz ve Azize gibi adlar verilirdi. Soyun devamı gelsin, ölülerin adı yaşasın diye dedelerin nenelerin adını veren aileler çoğunluktaydı. Üç aylarda doğanlara; Recep, Şaban, Ramazan, Remzi, Remziye bayramda doğanlara; Bayram, art arda kız doğuranlar; Songül, Yeter, Sonay, Soner, Dürdane çok doğuranlar ise Dursun gibi adlar verirlerdi yeni doğan bebeklerine. Bebekleri yaşamayanlar ise genelde Yaşar adını tercih ederlerdi. Dini isimler de çok yaygındı; Ahmet, Mehmet, Mustafa, Abdullah, Ömer, Ali, Sıddık kız çocuklarında; Xecê (Hatice), Ayşe, Fatma…

Hoşça kalın, dostça kalın ama TİGRİS’siz kalmayın ha!

 

 

Bu yazı toplam 2563 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.