Sunay Demircan

Sunay Demircan

köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Raf ömrü

A+A-

 

 

2010 yılıydı sanırım, yoksa 2011 mi?

Migros’a domates satmak istedim.

İstanbul’da konuyla ilgili yetkiliye gittim, anlatıyorum saf saf  “...pembe, sulu mu sulu, tatlı mı tatlı domateslerim var, tohumu atadan kalma, üstelik organik bile değil, bunlar tümden doğal...”

İçinden, “anlat anlat, o kadar yolu gelmişsin, dinleyeceğiz artık” diyor, suratta müstehzi bir gülüş.

Sustum birden, bakakaldım o yüze.

“O domatesleri siz yiyin” diye bir giriş taksiminin ardından, “inleyen nağmeler ruhumu sardı” şarkısını söylemeye başladı hıyar.

Onlar için bir gıda ürününde tek aradıkları şey raf ömrü imiş. Benim domates o rafta bir günde salça olurmuş, çünkü onun müşterisi gelir, o domatesi sıkar sıkar bırakırmış  (bir yandan ağzıyla laf yapıyor, bir yandan da eliyle domates sıkma-bırakma olayını canlandırıyor). Ona domates değil, ‘plastik kırmızı top’ lazımmış ...

O gün aklıma kazındı bu “raf ömrü”.

“Allah rafa düşürmesin” dedim, demez olaydım, düştüm.

Bir kitap yazdım geçenlerde, adı ‘eksi sıfır’.

Daha doğrusu, ben tuşlara bastım, karakterler kendilerini yazdılar. Ne hikmetse, kapağa adımı koydular.

Sonra, yayınevi kitabı bastı, kitap raflara düştü. 

İşte o an anladım ki bu dünyada “rafa düşmek” diye bir şey gerçekten var. Maddenin çekiminin en şahane metaforu bu olmalı, “rafa düşmek”.

Düşüş düşüştür, çekim çekimdir, nihayetinde insan bir garip benlik müsveddesi değil mi?

İlk başlarda hayat normaldi. Kitap çıkmış işte, arkadaşlara, eşe dosta söyleriz, iş orada biter sandık.

Meğer o ‘sandık’ ortada imiş, iyi mi?

Sonra içeride bir kıpırdanma oluyor, bir şey dürtüyor seni, kalkıp kitapçılarda kitabını arıyorsun, raf raf.

Yeni çıkanlar rafında yoksun, çok satanlarda zaten yoksun, kelepirler sepetinde bile esamen okunmuyor. Seninki en diplerde, aralarda bir yerde, gelen geçene sırtını dönmüş duruyor... bir, bilemedin en fazla iki adet.

İçini bir burukluk kaplıyor. İşte o duygunun ortaya çıktığı an var ya? Tam o anı yakalaman lazım, Adem’in kıçına tekmenin basıldığı an, bu an.

O uyduruktan kitaplar, ön raflarda, kapakları müşteriye dönmüş, “al beni” diye bağırıyorlar da benimki nerede?

Seninkinin orada ne işi var zirzop?

Onların piyasada “marka” değerleri var.

Yazar marka, kapak marka, yayınevi marka...

“Eee, abicim domates muhabbetinde dedik, bir kulaktan girdi, öbüründen zort diye çıktı, burası bir pazar, sen de oraya düşmüş bir mamül ürünsün” diyor koca sahip, biz bilemedik hıyar dedik.

D&R koşulu koymuş, “raf ömrün bir ay”.

Ama, ama ....

“Ama’sı, mama’sı yok, bir ayda salça olur senin kitap, yürüüüü....

Ne garip, insan kendini raf ömrünü uzatma şabalaklığı içinde bulabiliyor birden.

Birden bir garip rekabet, saçma bir yarış havası doluyor ciğerine. 

Birden, o bin yılın pembe domatesi yerini kırmızı plastik topa terkediyor.

Yazdığın şey, bir nesne olarak seni mamül ürüne dönüştürmeye başlamış, kulağından tutup beraberinde o rafa taşıyor.

“Benim kitabım şunun kitabından daha iyi yerde dursun, daha çok okunsun, sevilsin, satılsın...” istiyorsun.

İyi de arkadaş, eksi sıfır bunların tersini, bu nesneleşme sürecinden çıkış gereğini  anlatmıyor mu, bu ne riyadır?

O ki doğdu bir şey, sal onu okyanusa, çekip gitsin dalgaların arasında, bundan sonrasını da kendilerini anlatma derdine düşmüş kahramanlar düşünsün, sen kimsin ki?

Gııyk...!

Allah kurtarsın...

Bu yazı toplam 740 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.