1. HABERLER

  2. KÜLTÜR-SANAT

  3. KÜLTÜR-SANAT

  4. ŞAİR-YAZAR METİN AYDIN İLE SÖYLEŞİ
ŞAİR-YAZAR METİN AYDIN İLE SÖYLEŞİ

ŞAİR-YAZAR METİN AYDIN İLE SÖYLEŞİ

Merhabalar. Metin Aydın’ın Kaos Çocuk Parkı Yayınları’ndan çıkan Bisturi – Huzursuz Metinler isimli yeni kitabını tanıtmak amacıyla buluştuk.

A+A-

ŞAİR-YAZAR METİN AYDIN İLE SÖYLEŞİ

Hekim BAYINDIR: Merhabalar. Metin Aydın’ın Kaos Çocuk Parkı Yayınları’ndan çıkan Bisturi – Huzursuz Metinler isimli yeni kitabını tanıtmak amacıyla buluştuk. İzninizle bir girizgâh yapmak istiyorum. Zamanın duygularına, yüreğine, nüksettiği ifadeleri anlatmaya çalışacağım ilk etapta. Doğum sancılarının ışıltılarını görüyorum bu metinlerde. Elbette ki bir doğum rahat değildir. Metin burada parça parça ölüyor, ama bir bütün olarak doğuyor zannedersem. Elimden geldiği kadarıyla ifadelerimi ünlem, soru işaretleri veya üç noktalarla bitirmeye çalışacağım; tıpkı Bisturi – Huzursuz Metinler’deki ahengin akışındaki gibi. Ne yazıktır ki, çok bağıranın daha çok saygın ve muteber görüldüğü bir sosyoloji ve kültürde yaşıyoruz. Bu beni kanatıyor; üzüyor, huzursuz ediyor. Metin Aydın’ı da bu aynı şekilde huzursuz ediyor. Kitabının alt başlığını da “Huzursuz Metinler” koymuş zaten. Yaşadığımız hayat bir huzursuzluk yolculuğudur denilebilir… Ancak huzursuzluk kavramını başka türlü karşılıyor ve ağırlıyor, Metin AYDIN. O bu kavrama alışık olmadık bir anlam katıyor; onun besleyen, onaran tarafına el atıyor. Gerçeklik; yıldız semalardan ve çocukların gözlerindeki hikâyelerden, kuşların tünerkenki ürkekliğinden ve sokakta ne varsa, hüzünlerin, sevinçlerin, yüzlerinden okunabileceğini ve BİSTURİ’nin bunu başardığını düşünüyorum. Metin Aydın’dan ve burada bulunmamıza vesile kitabından; (Bisturi – Huzursuz Metinler) bahsetmek istiyorum. Kitabın kapağının yaşadığımız coğrafyanın imge veya simgesinin, yüz ifadesinin, ta kendisi olduğuna inanıyorum. Nedeniyse, büyük bir çabayla, acıyla, ter dökerek duygusal felcimizi kendimizin gerçekleştirmiş olması. Galiba hayatın doğal akışından koptuk bu yönüyle. Yazar Metin Aydın’ın kitabı; bu olumsuz gidişata kendince bir itirazın sesi… Evet; bu bir doğum sancısının işareti… Metin; duygusal felcin yol açtığı karanlığı yarmak için neşterini eline almış, ama bunu, ruha dokunan, hislerimizi toparlayan bir “ermiş” sabrıyla, vakarıyla, yapmaya çalışıyor. Bazen de bir ergenin içtenliği ve sahiciliğiyle; inancıyla, bunu başarmaya çalışıyor. Bize düşen bu çabayı anlamaya çalışmaktır. Bisturi’nin kapağında resmedilen, her şeye kendimizden başlamayı bilmektir aslında. Zaten Metin Aydın da; deneme kitabındaki metinlerinde bunu göstermiş, işe de önce kendinden başlamıştır. Sonra bu kareyi biraz daha büyütmüş; çekirdek ailesini, geniş ailesini ve kimliksel aidiyeti olduğu coğrafyayı… Son olarak da evrensel bir çıtaya doğru ilerlemiştir. Yani; bir derinlikten yüzeye doğru çıkış hali… Hem “derin” bakmış; hem derin yürümüş ve derin hissetmiş… Görüyoruz ki; Metin Aydın, doğumdan sonraki bütün edimleri, özellikle bütün etiketleri, bütün sıfatları bir tarafa bırakıyor; bizi hayatın ve kendimizin yalın halini keşfetmeye çağırıyor. Kapak resmini takdir ediyorum. Kapaktaki resim ile yazılar adeta dansa durmuş hissi veriyor. Büyük tabloda, özellikle kapakta görülen beyaz kısım, biz insanın yaşamsal bazda bir ufka kavuştuğumuzun, güzelliklerin çiçeklenmeye evrildiğinin bir göstergesi sanki. Arka kapak yazısında ise; Bisturi – Huzursuz Metinler’in, karamsarlıktan iyimserliği (veya “aydınlığı”), devşirdiğini, doğurduğunu görüyoruz.

busturi-soylesisi-(3).jpg

Yazar Metin Aydın’a ilk sorumu soracağım şimdi; neden böyle bir yolculuğu gerek gördünüz?

Metin AYDIN: Öncelikle akşama doğru kargodan aldığım kitabımın sıcağı sıcağına ilk söyleşisini, imza gününü (pardon, akşamını), bizim evde gerçekleştirdiğimiz, keyifli ve sıcak ortamda gerçekleşeceğini de düşündüğüm bu söyleşi ve imza saati için bir çırpıda hazırlıkları yapan ev ahalisine ve burada hazır bulunan siz dostlarıma teşekkürlerimi sunuyorum. Ev ortamında bir ilk deneyim olacak bu söyleşi ve imza saati etkinliğimiz. Dileğim bu nezih ortam herkese emsal olsun; yazarlar ve okurlarınca da keyif alınsın. Hekim kardeşimin (BAYINDIR) değerli tespitlerinden gurur duydum. Sağ olsun. Kitabın hikâyesine gelecek olursak; Bisturi – Huzursuz Metinler, bugünün metinleri değildir. Kitaptaki metinlerin çoğu; internet üzerinden yayın yaptığımız bir edebiyat-sanat sitesinde (Yeniperspektif.com) yayınlandı. Ama bu kitabımızdaki metinler hayli bir zaman beklediler. Onların bir öncesi vardı; 2010, Babil Yayınları’ndan çıkan “Biblo Hayat”; Bisturi’nin abisi diyebileceğim, ilk deneme kitabımdır. Evet; Bisturi’deki metinler bekledi ve kitaplaşmaları yönünde sancılarını sürekli yaşadım. Malumunuz artık kitap çıkarmak kolay bir iş değil. Ayrıca bir taraflara da sırtınızı dayamadığınızda, bu cangılda kendinizi rahat ifade etmek zorlaşıyor. Bu ucuz bir bahane de olabilir; çünkü kitapları dağıtılan, orada burada tanınan, sevilip sayılan insanlarımız da yok değil. Onların hakkını yemeden diyorum dediklerimi… Yeni Perspektif sürecinde, bizler kendi yağımızda kavrulmaya, eş dostla, yakınlık duyduğumuz kişilerle, çoğu okuryazar olan insanlarla, bir şeyler biriktirmeye çalıştık. Bu kendini dayatan bir süreçti. Yani; yazı yazacak bir yerimiz yoktu. Kimse yazılarımızı yayınlamıyordu. Bizler de kalkıp kendi başımıza, aslında dellenip: “Siz yazılarımızı yayınlamıyorsanız biz de kendi yazımızı yayınlayacağız.” dedik. Peki nerede? Dergi kurduk. İnternet dergiciliğine girdik. Bu dergi (Yeniperspektif) beş yıl boyunca, çok aktif Kürtçe-Türkçe yayınlar yaptı. Ve buradan övünerek söyleyebilirim; yazarlar ortaya çıktı. Yani, bir sürü yazar arkadaşımızın ilk metinlerini de burada yayınladık. Benim metinlerimin (yazdıklarım) hikâyesi de aynı şekilde gelişti. Kendimizden başlayarak; yaşadığımız çevre ile ilgili gördüğümüz olumsuzlukları; arızaları, nasıl iyileştirebileceğimiz üzerine ciddi ciddi kafa yormaya başladık. Payımıza bunlar düştü; bir kampın adamı değiliz diye görmezden gelinip bir şeye sayılmadık… Bu yüzden kendi yağımızda kavrulacağız, dedik. İlginçtir, insanlar bizleri sürekli bir şekilde kodlamaya çalıştı; “bunlar ne yapacak?” diye sürekli göz hapsinde bulundurdu. Tek yapabildiğimiz şeyse; bireysel anlamda kendimizi gerçekleştirme telaşıydı. Ve okuduğumuz kitapları; yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz şeyleri ifade etme gayretindeydik. Kimselere bir şeyler anlatmak; mesajlar vermek için bu metinleri yazmadım... Tek yapabildiğim, o da yapabiliyorsam şayet, kendi iç sorunlarımı yahut çevremde gördüğüm sorunları yazarak kanatmaydı. Bu yaraların kabuk tutmasını da istemiyorum. Bir yara, ama gerçekten yaraysa, doğru temelde kanamalıdır. Yanlış anlaşılmasın; burada bir cerrah edasıyla oturup; “Ben şunu şöyle yapacağım, böyle yapacağım!..” gibi şeyler değildir bahsimiz. Evet; elimizde bir bisturi olacak ve kanatacağız; üstü örtülsün, kabuk tutsun denilen sorunları!.. Şunu da iyi bileceğiz; kabuk tutmuş problemlerde kesin bir iyileşme olmaz! Bir problemi bir toplum mühendisi edasıyla çözmeye kalktığınızdaysa; daim karşı çıktığınız şeye (karşıtınıza) dönmeniz kuvvetle muhtemeldir. Zaten yaşadığımız coğrafyanın bitmek bilmeyen trajedisinin esası da bu değil midir? Yani; birileri bize bir şeyler “yanlış” gidiyor, dedi. O yanlışın üzerine başkası da bir başka yanlış inşa etti. Bizlerin kör topal yapmaya çalıştığı ise “bu iki yanlıştan bir doğru çıkmaz”ı söylemekti. Bunun için çalakalem bile olsa, bir şeyler karalamaya başladık.

Eş dostu davet ederek yaptığımız söyleşi ve imza günümüz (pardon, akşamı) bize gösterdi ki; birlikte yoğurduğumuzda, birlikte bir şeyleri yan yana getirebildik burada olduğu gibi. Çok imkân sunulmayan alanları zorladık bu etkinliğimizde. Bisturi’nin ete kemiğe büründüğü KÇP’de (Kaos Çocuk Parkı Yayınları) benzer bir kolektif ruhla kitaplar çıkarılıyor, ne güzel. Bu şekilde okura, muhtemel okurumuza, artık kimse onlar; aslında “kendimize” ulaşacağız bu sayede.

Hekim BAYINDIR: Bir nevi içtenliğin basıncıyla bir araya geliyor insanlar. Samimiyet samimiyeti bulup açığa çıkartır. Metinlerden parçalar alıp onlardan bir anlam bütünlüğü çıkarmaya çalışılmış Bisturi’de. Ama yeni, ama canlı, ama şakıyan, ışıldayan… Sözcüklerinde de bunları bir bir görüyoruz. Yazar Metin Aydın’ın; var olan birikiminden bir enerji oluşturmaya çalıştığı muhakkak. İçtenlik ve kendine dönme tüm metinlerin ruhu olmuş durumda.

Metin AYDIN: Unutmadan söyleyeyim; kitaplar ve yazıyla hemhal bir dünyalı fani olarak; son kitabım olan Bisturi’yi adadığım Sait Aydın’ın, babamın, kollamacı yanı baskın geldiğinde, ısrarla, o bıktıran uyarılarına devam ediyor… Babam bana; “Bir gün başını belaya sokacaksın; bırak bu boş işleri!” demesi de tek başına yaşadıklarımızı anlatmaya yetiyor. Gırtlağına kadar politize bir coğrafyada; babamda temsilini bulan, yaşamanın getirdiği o doğal “refleksi” de küçümsediğim sanılmasın. Ancak yazma motivasyonuna ne kadarlık bir artısı olacaktı bize, o da ortada duruyor. Bütün kötülüklerin panzehiridir edebiyat! Özellikle bizim gibi siyasetle yatıp siyasetle kalkan toplumların; tek tek insanların, edebiyat dışında öyle kolay düze çıkamayacağı endişesini taşıyorum. O yüzden; cılkını da çıkartacak kertede, “edebiyat, edebiyat!” diyorum. Çünkü yeni bir dil için edebiyat ab-ı hayattır. Yıllar yıllı yaşadığımız kötülüklerin, bu kültürel çoraklığın, mümbit alanlara dönüşmesinin biricik anahtarıdır edebiyat!

Hekim BAYINDIR: Metin(ler); çocukluğumuzla gövdeleşen içtenliğimize, tekrardan, “rahatsız” edile edile dönebiliriz diyor. Ama bu rahatsızlığın ne kadar tatlı olduğunu Bisturi kitabında; metin metin gösteriyor aslında. Bu masumiyeti tekrardan bulmaya itiyor, götürüyor bizleri.

Metin AYDIN: Doğrusu tam olarak ne yazdığımı bilmiyorum. Bir yere oturtamıyorum üstelik. Yazdıklarımın birer safra olduğunu düşünüyorum. Rafine bir dil yakalama arayışım da buradan neşet ediyor sanki. Bütün bunlar bende yeni doğumların (üretimlerin) habercisi olabilir… Bu işin, yazarlığın, bendeki tezahürü çok karışık bir hal alıyor… Doğrusu kendimi bir yazar olarak değil; tastamam bir anti-yazar olarak görüyorum. Evet, öyleyim; ben bir anti-yazarım.

Hekim BAYINDIR: Metin Aydın; keşke günlük hayata dağıttığın, sarf ettiğin o pırıl pırıl enerjiyi biraz durulayarak, silkeleyerek kendi iç havuzuna akıtıp dinlendirebilsen, zannedersem çok daha verimli olurdu metinlerin…

Metin AYDIN: Kaçamak bir cevap olacak belki; şair Gülten Akın’ın bir şiirinde; “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya.” dediğinden bir büyük bir telaş var etrafta. Otur da bunun dışında davran, diyorsun. İyi de diyorsun ama bir şeyleri “inşa etmek” gibi bir “misyon” taşıdığımız gerçeği de gelip bir güzel ümüğümüzü sıkıyor!.. İnsan tam da bu noktada enerjisini kendi dışındakilere boca etmeye başlıyor. Yani; asıl odaklanması gereken şeyleri tali plana atan bireyler (daha birey olamamışlar!), bir belirsizliğe doğru savrulmaya başlıyor… Kendisi olmadığı/olamayacağı kulvarlarda, boşa kürek sallayarak, ömür tüketecek sonra. Bu yanlış giden işleyişte nasıl “dinlenecek” insan? Çok zor! Çünkü ortalık darmaduman. Kimselerin aklı başında, sakin kalarak, ama evrensel bir tartışma kültürüne prim verdiği/vereceği de yok! Böylesi bir mantaliteye ise kulaklar silme sağır durumda. Farazi toplumda en çok konuşulan ve hakkında çok az şey bildiğimiz siyaset kurumunu yeni bir formatla; kuramsal bir dinamiği devreye koyarak, ama kafa kol kırmadan tartışmak isteseniz; “kim oluyorsun ki; bunlar sana mı düştü?” denilerek, kötü papara yemek ve itibarsızlaştırılmak işten bile değil. Çünkü herkes her şeyi çok iyi biliyor buralarda. Keşke az biraz, bilmediğimizi de bilseydik!

Hekim BAYINDIR: Bu söylediklerine kısmen katılmakla beraber ince bir itirazım olacak. Bizim gibi toplumlarda zaten insanlar yeterince hırpalanmış, yorulmuş, çizilmiş, dört bir tarafı duvara, şuraya buraya çarpılmış bir arabanın kaportası gibi. Bundan dolayı, bizler, aydınlığa gebe bir gece olmalıyız. Ama gözleri ışıldayan bir gece… Gözleri nasıl ışıldayacak? Gözleri yıldızlarla ışıldayan bir gece olarak… Elbette kalbi de dolunayda ışıldayan bir gece… Bunu TERCİH ETMELİYİZ! Kavlimce, yazar Metin Aydın’a; bir “uyaran” olmaktır biricik gayem. Çünkü insanlar, bize rağmen, her ne istiyorlarsa yapıyorlar zaten. Yapmalılar da. Bu yüzden sessizlikten de çok şey duymaya çalışmalıyız. İçimizdeki gecenin o ürküten/ürperten içsel yolculuklarını da gösterebiliriz. İyisi mi enerjimizi boşa heba etmeyelim; çünkü hayat kısa.

Metin AYDIN: Tanrısal şeylerden dem vuruyorsun… Biz eşref-i mahlûkatız unutuyorsun! Ve insan mahsulü bunca kötülüklerden sonra, eşrefliğimiz de çok tartışılır durumda bilesin!

Hekim BAYINDIR: Söyleyeceklerimi bağlamadan; bu söyleşi ve imza etkinliğinin, kitapların geldiği saatler içinde gerçekleştiriliyor olmasını büyük bir enerjinin dışavurumu olarak okuyorum. Bir de ev ortamında (salonda) gerçekleştiriliyor etkinliğimiz… Bütün bu bir aradalık; yaptığımız bu söyleşi ve imza saati, Bisturi – Huzursuz Metinler kitabının bir devamı niteliğinde. Metinler bütünüdür! Şöyle ki; Metin Aydın, aile kurumunun içindeki diyalogları, içsel, fiziksel, geleneksel veya bireysel her ne varsa evde (salonda) gerçekleştiriyor. Evin içinden çıkan metinler tekrardan aslına (evine) dönüyor.

Eserin yazı dili hakkında da kısaca diyebilirim ki; kitabın (Bisturi – Huzursuz Metinler) dili her ne kadar Türkçe olsa da, içselliğinin ve duygusallığın en dibindeki Kürdi mırıltıları (tınıları), bana göre, iki dilli bir duygusal yolculuktur. Kitabın Türkçedeki duygu ve düşünceleri çok iyi ortaya çıkartmış, ama Kürtçenin kadim hinterlandındaki akıl ve duyguyla yoğrulmuş sağanağı da bu (Bisturi’ye) nehre çok şey katmıştır diyebiliriz.

Metin AYDIN: Kanımca güzel (özel) bir söyleşi oldu. Çok teşekkürler.

Hekim BAYINDIR: Bisturi – Huzursuz Metinler’in yolu açık olsun.

 

Not: Bu söyleşi Yazar Metin Aydın’ın evinde, aile ve arkadaş grubuyla gerçekleştirildi. (H.B)

 

Bu haber toplam 1083 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.