1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. SİVASTAN KAYSERİ’ YE HİKÂYELER
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

SİVASTAN KAYSERİ’ YE HİKÂYELER

A+A-

Hükümet meydanında iki çocuk korkuyla ve endişeli bir titreyişle üstleri bayraklarla örtülü tabutlara bakıyoruz. Elele tutuşmuşuz. 1967 yılının Eylül ayındayız; henüz ilkokul dördüncü sınıftayım. Etrafta dolaşan kadın, erkek, yaşlı, genç ve bizim gibi çocuklar hep bir ağızdan konuşuyorlar. Küfredenler, isyan edenler hatta neden diye soranlar… Bazılarının bizim gibi dili tutulmuş ki konuşamadan öylece ağlamaklı bakınıyorlar.

17 Eylül 1967 yılı Kayseri- Sivas takımları arasında Kayseri’de yapılan maçta çıkan kavgalar sonucu 43 kişi yaşamını yitirdi diye anlatıyor sonradan radyo… Kulağımızı kabartıp dinliyoruz. Annem “nasıl olur canım bir maçtan dolayı, kavga çıkar mı?” Havsalası almıyor bir türlü; bizim de… Haberden sonra okuldan cenazelerin geldiği söylenince koşarak gitmişiz işte meydana… O manzara aradan bunca yıl geçmesine karşın beni hep derinden etkilemişti. Bir de Kayserililerin böyle bir katliam yapabileceklerini düşünememiştim ki…

O aralar yazları Diyarbakır’a geldiğimde Diyarbakırsporlu oluyorum; kışlarıysa Sivas’a döndüğümden Sivassporlu… Sivas maçlarında bağırıyoruz hep bir ağızdan “Kırmızı-Beyaz-Üç yıldız! Sivas Sivas hey! Diyarbakır’da ise “Yeşil-Kırmızı şarkın yıldızı nidaları yükseliyor ağzımdan…

Oysa olaylar gittikçe büyümüş Sivas ’da yaşayan ve burada çalışan Kayserililer, dövülmüş, işyerleri yağmalanmıştı. Çoğu tanıdığım aile Sivas’tan ayrılmak zorunda kalmıştı o vakitler… Yazları çalıştığım marangoz atölyesindeki kalfa dahi… Üzülmüştüm ya elimden bir şey gelmezdi ki…

Oysa Kayseri babamla sıkça gittiğim ve bademcik ameliyatı da olduğum şehirdi. Doktor Ayhan’ın “Babası şimdi yeğenime biraz soğuk bir şeyler yedirin” demesi halen usumda… Hele evlerinde misafir kaldığımız aile… Babam onları şans eseri tanımıştı. Kendi halinde bir Ermeni ailesiydi. Evlerinde ailecek kaldığımızda evin kızı leğen getirip babamın ayaklarını yıkamak istemişti de babam izin vermemişti. Üzülmüşlerdi, elbet; “bizim âdetimiz böyle” demiş, boyun bükmüşlerdi. Hele yatakları bir çırpmaları vardı ki… O yumuşacık yer yatağına denize atlar gibi atlamıştım da mis gibi sabun kokmuştu…

Kiraz Hala ve Hampar Dayının iki kızı bir de onlardan büyük bir oğlu vardı. Aznif abla ve Zercan abla bir dediğimi iki etmezlerdi. Evin oğlu Tavitse terziydi ve babamın dediğine göre iyi sanatkârdı.  Yalnız tüm aile onun çok içtiğinden ve kumar oynamasından şikâyetçiydi. İşini, gücünü bırakıp kumara giderdi. Bir defasında babam ona bir ceket hediye etmişti. Akşam eve geldiğinde üzerinde ceketi göremeyen babam üzülmüştü. Ona da bir şey dememiş, onu sıkboğaz etmemişti. Ertesi gün babam dükkânına gitmiş rehine verdiği ceket, makas hatta dikiş makinesini geri almıştı. Üzülmüştü. Tavit abi de tabi ki… Elinde değildi ki. ”O kumar illeti” diyordu annem “Bir kere onu esir almış, kurtuluşu zor!” Annesi “İçtiğinde böyle oluyor, içmese karıncayı incitmez benim yavrum” derdi; avluda duvara dayalı halıya ilmek atarken ağlamaklı…

Yıllar sonra onları göçtükleri İstanbul’da ziyaret etmiş Kiraz Halanın elceğiziyle hazırladığı katmeri yerken gözlerim Tavit Ağabeyi aramıştı. Gözleri ıslanmış halde baktığında durumu anlamıştım.

Sivas’a 1978 yılında gidişimde Alevilere saldırılar olmuş, bazıları bizim eniştenin evine sığınmışlardı. Ülkücü faşistler bir bildiri yayınlamış ve Alevilere saldırının fitili bu bildiri olmuştu. Elime geçen bildiride şöyle yazıyordu:

“Aziz hemşerilerimiz, eceli gelen köpek cami duvarına pisler atasözü tecelli etmektedir. En son çare olarak camilerimize saldırmayı, mübarek ramazan ayında yüzümüze sigara üflemeye kadar cüret etmişlerdir. Fakat ülkücü Türk gençliğinden daima hak ettikleri cevabı almışlardır. Ülkücü gençlik olayları yakından takip etmekte ve her an uyanık bulunmaktadır. Ancak Vatan müdafaası sadece gençlere terk edilemez. ‘Ben de bu vatanın evladıyım’ diyen herkes vazifesini yerine getirmeli ve mücadeleye destek olmalıdır…”

Böylece Sivas’ın Alevilerinin yaşadığı mahallelere, işyerlerine hatta CHP il merkezine dahi saldırılar yapılmış birçok ev ve işyeri yağmalanmıştı. Olayın birinci günü, 6 ölü, yüzlerce yaralı ve 1000′e yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin de yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır. Birinci gün olaylarının nasıl tezgâhlandığını Sivas’ta çıkmakta olan ve sağcıların yayın organı Hakikat Gazetesi, 7 Eylül 1978 tarihli nüshasında; “Alibaba’daki olayda hızlarını alamayanlar, şehir merkezine inmişler ve sloganlar atarak Müslümanları dini kurtarmaya çağırmışlardır. Bir anda tahrikler nedeniyle çocuk yaştakiler ve ihtiyarların da katıldığı grup tarafından Kepenek ve Atatürk Caddesi’nde Kepçeli mevkiindeki bazı işyerleri yakılmaya ve tahrip edilmeye başlanıldı… Alibaba Mahallesi’ndeki bir camide ikindi namazı kılan 300 kişinin bir sol grup ve Aleviler tarafından toptan öldürüldükleri ve caminin havaya uçurulduğu söylentileri üzerine bu semtte kontrol altına alınan olaylar bir anda yeniden başlamıştır.”

Bu sağcı gazetenin haberinde bile halkın nasıl tahrik edildiği açıkça görülmektedir…

Böylesi olaylar Alevilerin yaşadığı tüm şehirlerde provokasyonlarla alevlenip birçok ölümlü kalkışma yaşanmıştır. Maraş 19- 26 Aralık 1978 de resmi verilere göre 111 ölü, 176 yaralı ve birçok ev ve işyeri tahrip edildi. Çorum 28 Mayıs ve 1 Temmuz 1980 olaylarında ise 50 ölü, 200’ün üstünde yaralı ve 300’ün üzerinde ev ve işyeri tahrip edilmiştir.

Şimdi güya huzur kenti denilen Kayseri’de yapılan bombalı saldırıda yine masum askerler katledilmişken, 1915 sonrasında Kayseri eşrafının Ermeni ve Rumlardan el geçirdiği emval-i Metrukenin el değiştirme sürecine bakma ihtiyacı hissediyorum. Birlik ve beraberlikten bahis açanların tek bildikleri birlik Sünni milliyetçi birlik… Ya bu toprağın diğer sahipleri bu birliğe neden dâhil edilmez; sebebi elbette ortada…1914 nüfus sayımına göre o bölgede yaşayan Hristiyan nüfus neredeyse 1/3 oranında şimdiyse neredeyse yok! Yazmanın artık anlamı da yok…

Bu provokasyon süreci milliyetçilerin elinde bir silah olmuştur daima… 6–7 Eylül olaylarında da Selanik ’de Atatürk’ün evi bombalandı dememişler miydi? Oysa Yirmibeşoğlu bunun harp dairesinin işi olduğunu itiraf etmişti sonradan…

Ben sadece iyi anıları yazmaya devam etmeliyim diye düşünüyorum. Ortalık yine toz duman ve kan kokuyor, çünkü…

Bu yazı toplam 541 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.