1. YAZARLAR

  2. Ahmet Tulgar

  3. Toplum olmanın yolları ya da Kürtler bir doğa olayı mı
Ahmet Tulgar

Ahmet Tulgar

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Toplum olmanın yolları ya da Kürtler bir doğa olayı mı

A+A-

 

Türkiye denilen toprak parçasındaki insanlar bir kez daha toplum olma fırsatını kaçırıyor. Bu belki de son fırsat. Böylelikle ‘toprak parçası’ tarifinin yerine ‘ülke’ sözcüğü de geçemeyecek haliyle. Ülke, ancak bir toplumla mümkün çünkü.
Fırsatın nasıl kaçırıldığını daha işin başında söylemeli: Devletin ve onun ardına dizilmiş büyük bir nüfus parçasının Kürtlerle barıştan vazgeçmesi, belki de hiç yeltenmediği bu işe artık girişmemesi, belirsiz bir tarihe ertelemesi. Bu sebep olacak. Ki bu kaçırılan fırsat kaçırılmış bütün önceki fırsatları da için de taşıyor. Bu son sebebin hem üretiminde etkili hem de burada ifadesini buluyor geçmiş.
Uzun uzadıya bir tarihsel döküm yapmaya gerek yok. Cumhuriyet’in geç kalmış uluslaşma projesi (Kuruluş’tan epey önce uygulanmasına geçilen, 1915 Ermeni Soykırımı’nı da içeren bir proje) sınırları içinde resmi ideolojinin tanımladığı kimliğin dışında kalanları ya yok etti ya asimile etmek için hayatta bıraktı ya da toprağından, olmadı kamusal alandan kovdu.
Öteki’nin, Diğeri’nin mağduriyeti kadar, Asli Unsur edilmiş olan da (kendini böyle gördüğü için ben de bundan böyle bu yazı boyunca onu böyle adlandıracağım), bu süreçte kendini bir toplumun ferdi addedemedi. Bu böyledir. Sokağa çıktığınız anda bir kalabalık değil bir toplum görmelisiniz hareketin içinde ve buna ek olarak kendinizi de bunun bir öğesi, yapıcı bir öğesi olarak tanımlamalısınız. Ya da devrimci yıkıcılığa yönelirsiniz ki bu da bir yapıcılıktır aslında ama yeri burası değil şimdi.
Öteki bunu yapamıyor, yapmıyor da Beriki, yani Asli Unsur yapabiliyor mu?
Toplum olmanın şartlarından biri de asgari bir eşitlik duygusudur. Bu bir toplum olmanın kabulüyle elde edilen, kazanılan bir duygu. Sınıfsal, kültürel, etnik, dinsel bütün farkların öncesinde, öncülü bir eşitlik bu sözünü ettiğim. Toplumun tüm öğelerini, fertlerini eşiti görmek subjektif olarak bir yere kadar mümkün olabilecekse de bu bir yer de işte hayati önemdedir.
Öteki’nin durumu çok belirgin olduğu için, Asli Unsur’un üzerinde daha uzun duruyorum burada.
Asli Unsur, yani Türkiye söz konusu olduğunda Türkler, tam da kendileri açısından bir avantaj olarak görülebilecek bir üstünlük duygusu içinde çıkıyor olabilirler sokağa, kamusal alana. Ama öyle değil. O da kendi kendinin mağduru. Bu üstünlüğün doğal ya da hukuksal bir veri değil, kendisinden her an geri alınabilecek verilmiş bir şey olduğunun farkında. Kim vermiş? Devlet. Kim her an geri alabilir? Devlet. Hiçbir zaman reşit olamayacak bir yığınla karşı karşıyayız. Belki de bu yüzden Türklerin bütün milliyetçi kalkışmalarında, utanç verici linç gösterilerinde bile hep gülünç, çocukça bir şeyler olur.
Öteki’nin mağduriyeti ile Beriki’ninki farklı ama derecelendirilebilir değil. Birincisi başkaldırarak reşit olmayı seçtiği için bedel ödüyor ve korkunç şeyler yaşatılıyor ona, ikincisi itaat ettiği için reşit olamıyor ve ömrü korku içinde geçiyor. İkisi de mağduriyet. Toplum olamadıkça, bir ülkede bir toplum üretemedikçe maruz kalacakları bir mağduriyet.
Uzun zamandır iç savaştan çıkmış halklardaki utancı gözlemlerim. Savaşın iki tarafı da utanır. Bu tek tek insanlarda da kolayca saptanabilir biriyle karşılaştığınızda. Ama hep bir tarafınki daha fazladır. Kendini asli unsur olarak ya da çoğunluk olarak tanımlayan tarafınki. Yaşını başını almış olsa da bir türlü reşit olamadığının herkes tarafından kolayca görüldüğünü, saptandığını bilmektedir, arkasındaki kurumsal güç olmadan kendisine bir değer biçemez, başkalarının ise o kurumsal güce, devletine bile değer biçmediğinin farkındadır.
Devlet ve resmi tarih Türkiye’de bütün bir uluslaşma süreci boyunca Öteki’ni öyle görünmez kıldı ki handiyse Öteki’nin olabilirliği gerçeği unutulmuştu sanki. Asli Unsur bir süredir bir baş dönmesi geçiriyor, bir travma. Burada Kant’ın felsefesinin derinliklerine inmeyeceğiz. Ama işte Türkler bir süredir Kürtler ve sesleri geçmişten yankılanan bu toprakların diğer kadim halklarını görüyor, tanışıyor ve Kant’ın kavramını kullanırsak ‘dinamik-yüce’ ile karşılaşıldığında kapılınan o karmaşık duygular içinde. Kant, Öteki (Alter) ile karşılaşıldığında kapılınan ‘dinamik-yüce’ (Kant bir de ‘matematik-yüce’ kavramını kullanır) ile karşı karşıya olma hissini tarif ederken önce doğadan örnek veriyor. Mesela: “Cesur, sarkık, aynı zamanda tehditkâr kayalar, gökyüzünde kuleler gibi yükselen fırtına bulutları, şimşekler ve gök gürlemeleri ile geliyor, bütün yıkıcı şiddeti ile volkanlar, ardında yıkım bırakan orkanlar, sınırsız okyanusu kabartmış, güçlü bir nehrin yüksek çağlayanı ve benzerleri.”
Mağdur ettiği, mağduriyetini kendi üstünlüğü üzerinden kabullendiği bir halkı isyan haline geçtiğinde işte böyle görebilir, algılayabilir reşit olamamış, edilmemiş bir Asli Unsur. Ve dehşete kapılmasa da büyük bir korkuya kapılabilir.
Oysa yine Kant şöyle bir güvence de verir ki, ‘metamatik’ ya da ‘dinamik’ – yüce ile karşılaşmanın bu olumsuz duygusu aşıldığında büyük bir mutluluk ve haz hissedilecektir. Bence bu bir tür reşit olma halidir, yücelerek, kendini de yücelterek.
Bu topraklardaki insanların, halklarının birbirlerinin yüceliğinden mutluluk hissedip haz alacağı zamanlara çok mu var daha?
Yücelikte eşitlenmeye?
Böyle böyle bir toplum olmaya?
Bir ülke sahibi olmaya?

 

Bu yazı toplam 1488 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.