• Diyarbakır15 °C
  • Batman17 °C
  • Mardin16 °C
  • Bingöl12 °C
  • Bitlis9 °C
  • Elazığ11 °C
  • Erzincan9 °C
  • Şanlıurfa13 °C
  • Erzurum8 °C
  • Ağrı9 °C
  • Gaziantep13 °C
  • Hakkari6 °C
  • Muş10 °C
  • Siirt15 °C
  • Van9 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Xurşîd Mîrzengî…  Kürt Medreselerinden Kürt Edebiyatına…
06 Aralık 2015 Pazar 16:35

Xurşîd Mîrzengî… Kürt Medreselerinden Kürt Edebiyatına…

Mamoste Xurşîd Mîrzengî’yi epey önce Belqitî kitabıyla tanıdım. Daha ilk sayfalarında harika Kürtçesiyle insan kıymetinin gün / devran görmekle alakalı olan zamanlarında içilen bir çayın, kahvenin kadrini kıymetini anlatıyordu kitabında.

Sonraki yıllarda kitap dostluğu ruberu dostluğa dönüştü.

Yakın zamanda önce yayınlanmamış dosya, sonra da kitap olarak Diyarbakır Pêxwaslarının sahici bir hikâyeden yola çıkarak serencamlarını anlattığı “Yankesiyim Efendim” üzerinden uzun bir muhabbet fırsatını bulduk.

Uzun yıllar Fransa ve İsveç’te yaşadıktan sonra şimdi artık rahatlıkla ülkesine topraklarına gidip gelebilen bir durumda Xurşîd Mîrzengî. Ana babasının kendisine koyduğu nüfusta bir adı var. Yıllar evvel sormuştum söylemişti. Ama ben daha sorduğum gün o adı unutmuştum. Çünkü Xurşîd adı ve Mîrzengî soyadı konuşma üslubuna ve yazı karakterine o kadar güzel yakışıyordu ki! İnsan onunla konuştuğunda muhabbet bitmesin istiyor. Öyle bir muhabbet ki; yazı dilinde ne kadar gayret gösterirseniz gösterin eksik ve yetersiz kalıyor.

Anasının ve nenesinin sözlerine uzun yıllar sadık kalıyor. Siyaset’e “Kürtçülüğe” bulaşmayacak! Trakya’da bir Bulgar Muhacirinin Kürdün liderlerinden Mela Mistefa Barzani’ye hakareti, sözünden rücü etmesine ve baltayı topraktan çıkarmasına sebep oluyor. Sağolsun, o Bulgar Muhaciri Muzaffer! İyi ki Xurşîd Mîrzengî’yi provoke etmiş. Yoksa Mîrzengî'nin edebiyatıyla nasıl tanışıp buluşacaktık.

Kürtçe yazılıp, defalarca basılmış dört romanının dışında yayınlanmayı bekleyen 7 Kürtçe romanı daha varmış. “Yankesiciyim Efendim” 12 Eylül’e ramak kala Diyarbakır’da bir sinema salonunda film bittikten sonra kapıları kapayıp Newroz bildirisi okuyan gençlere, tahammülsüzlüğünü Kürde küfür ve hakaretle dile getiren bir rütbeli askerin öldürülmesi üzerine, ilgileri olmadığı halde sanık olarak gözaltına alınıp aileleri ile birlikte başlarına onca felaket ve işkence getirilen Diyarbakır Qırıxlarının kendi ağızlarından kendi jargonlarıyla hikâyesidir.

İnsan bu tür özgün kitapları okuduğunda bazen kitaba “üvey evlat” muamelesi yapan yayınevlerine de kızmadan edemiyor! Kimi kitaplarını ilgiyle okuduğum Avesta Yayınevi "Yankesiciyim Efendim"e keşke iyi bir editörlük yapabilseydi… Anlatıcının Diyarbakır Ağzı üzerinden Qırıx dili konusunda hayli sorun var. Ayrıca çok özel ve ancak Diyarbakır Qırıx Kültürünü bilenlerin anlayacağı jargonu en aznından bir dipnot, ya da kitap sonunda bir küçük açıklayıcı sözlükle pekiştirmek gerekirdi. Belki kitabın yeni baskısında bu eksiklikler giderilir.

 

 

Şeyhmus Diken: Mamoste Xurşid sizi tanıyalım önce?

Xurşîd Mîrzengî: Licê’nin Zengê köyünde 1950’de doğmuşum. Beş yaşındayken babamı kaybettik. Bunun üzerine annem ve iki kızkardeşimle birlikte Diyarbekir’e göç ettik. Suriçinde Lalebey mahallesine yerleştik. Aile büyüklerimiz Şeyh Said Kıyamında çok aktif rol aldıkları ve sonra da çok acı çektikleri, zulum gördükleri için annem benim siyasi işlere bulaşmamı istemiyordu. Telefat yaşamışlardı, geriye bir tek babam kalmıştı, babamdan da geriye tek ben kalmıştım. Annem derdi ki; “oğlum savaşlara, kavgalara girmesin! Onu müftü, molla yapayım.” Ve beni Medreseye yolladı, 11 sene medrese eğitimi aldım. Diyarbekir’de Mesudiye Medresesi ve Alipaşa Medresesinde, Hazro, Dervişhesena, Mışrıb’da medreselerde okudum. Ama 14-15 yaşlarına geldiğimde artık medrese beni tatmin etmemeye başladı. Medreseyi bıraktıktan sonra Latin alfabesine döndüm. O yaşlarda Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesinin karşısında tek katlı bir binada tiyatro yapıyorlardı. İlk kez tiyatroyu orada gördüm ve çok etkilendim. Ama aslında medresede okurken zaten edebiyata ilgim vardı. Molla Xelîlê Sêêrtî’yi okuyordum, has Kürt edebiyatıydı. Molla Xelil’in “Nehc-ul Enam”ı baştan sona edebiyattı. Arap harfleri ile yazılmış Kurmanci Edebiyat, tarihti.

Medresede fakih oldum, sonra...

İşte tam o yıllarda daha 15’indeyken Dağkapıda Sur Palas’ın altında elbise temizleme dükkânı açtım. Üç yıl kadar çalıştırdıktan sonra kararımı verip 1968’de İstanbul’a gittim. Orada daha 18'imi doldurmamışken halı-çamaşır yıkama atölyesini açtım. 13 makineli, 280 metrekarelik 14 işçinin çalıştığı bir mekândı. Araba da almıştım ve iyi de para kazanıyordum. İçki de içiyordum. Onca yılın medrese eğitimi bende fakihlik tesiri bırakmamıştı. Sonra askere gittim. Askerlik dönüşü Lüleburgaz’da Türkiye Petrollerinde işe girdim. Romanya’ya yolladılar, orada altı ay makine kursları gördüm. Dönünce maaşım üç kat arttı. O zamanlarda işimin dışında hep okurdum. Çalışırken kendime karar vermiştim: “Kürtçülük” yapmayacaktım. Nenem anlatıyor, diyordu ki; “Sülalen bu yollarda heder oldu. Sen siyasete karışma. Babandan sonra bizim zürriyetimizi artıracak tek çocuk sensin. Siyasetten uzak dur” diyordu. Ben de onların sözünü kulağıma küpe yapmıştım.

Barzani’ye küfreden göçmen

Hiç unutmam! Çünkü benim kararlarımda dönüm noktasıdır. Sene 1978 birgün Lüleburgazdaki işyerinin, saha kampında yemek yiyoruz. Ben, İşletme Mühendisimiz Esinç Bey ve Kurtalan şeyhlerinden Hikmet Ceylan o da ustaydı. Sahanın çardaklı bir bölümünde üçümüz yemek yiyoruz. Yanımıza bir işçi geldi, o da sözleşmeli çalışıyor. Masnın üzerinde de günlük gazeteler var. O işçi masanın bir köşesine ilişip yemek yemeye başladı. O arada gazetelerden birini eline aldı. Mela Mistefa Barzani gazetenin manşetindeydi. Hastaydı, Amerika’ya tedaviye götüreceklerdi. Hürriyet Gazetesi manşetten yazmış, “Molla Mustafa Barzani Kürt devleti kurmak istiyordu” filan diye. Adı Muzaffer olan o işçi, gazete elinde ve birden Barzani’ye hakaretler etmeye başladı. “Bu Barzani’de kim oluyor, Kürt devleti kuracakmış” filan diye hakaretler yağdırmaya başladı. Masada Esinç Bey, Hikmet Abi ve ben Kürt’üz. O da Bulgarya’dan göçmen gelmiş. Çok soğuk bir rüzgâr esti tabi. Ona dönüp dedim ki, “Muzaffer sen ne zaman buraya geldin oğlum”. O da “altı yedi sene oldu” dedi. Dönüp dedim ki ona; “Sen yedi yılda Türkiye’nin tarihini mi öğrendin. Kürtleri ne kadar tanıyorsun? Sen de biliyorsun ki; biz üçümüz de Kürt’üz. Sen ise göçmen gelmişsin. Senin ne haddine Kürde küfretmek.” Tabi diğer iki arkadaş da destekleyince sesini kesti. Aslında biz onun provokasyon amaçlı yaptığını biliyorduk. Gidip rapor edecekti bizleri!

Oğula "Cengo" adıyla başlayan Cenk

Ben o zamanlar bir yıllık evliydim ve eşim de hamileydi. Eşimin kontrolü için İstanbul’a gittiğimizde ilk çocuğumuzun erkek olacağını öğrenmiştik. O gece o göçmen işçinin hakareti ve tavrı çok zoruma gitmişti. Ertesi gün bir önceki günkü arkadaşlarla buluşunca onlara dedim ki; “ben oğlumun adını koydum.” Anlayacağın daha doğmamış oğluma anasının karnında isim koyuyordum. Dedim ki “adı; Cengo olacak.” Hikmet bey, “çok sert değil mi,” dedi. “Evet, bilinçli olarak sert koyuyorum” dedim. Ve ekledim “benim ceng’im artık başladı” dedim. Ankara’ya gidip tayinimi Diyarbekir’e istedim, yaptılar. Recai İskenderoğlu aynı gün tayinimi yaptırdı. CHP’ye de yakındım o yıllarda.

Diyarbakır’a geldim ve KDP’liler vardı, dayım da KDP(Kürdistan Demokrat Partisi)’liydi. Onların içine girdim. 1978’den 82’nin başına kadar Diyarbakır’daydım. KDP’li olarak üç kez gözaltına alındım. İlk gözaltım 22 Eylül 1980’de oldu. 17 gün işkencede kaldım. Oradan İstihkâm Taburuna götürdüler.  İşte o benim meşhur Pêxwas (Yankseciyim ben) hikâyesini orada yazdım. Bitler gözümüzü oyuyordu, o kadar çoktu ki anlatamam. Bir de her suçtan insanı getiriyorlardı. Mahkemesi olanı da sonra beş nolu’ya gönderiyorlardı. Ve bit çoktu, ama diğer hiçbir şey yoktu. Defter, kalem, kitap, su, ekmek hiçbir şey de yok...

Ya hikâye anlatacaksın ya da ipe, "bit" dizeceksin!

O gözaltı günlerinde bir gün bana sempatik gelen bir çavuşla dostluk kurdum. “Seni birine benzetiyorum” dedim. O da “beni tanımazsın da, bir abim var İstanbul’da o da devrimcidir, belki onu tanırsın” dedi. Ben de bozuntuya vermedim, evet dedim, meğerse abisi Dev-Yol’cuymuş. Ona dedim ki “şehre indiğinde benim akrabalarımın dağ kapıda pastanesi var, sana bir pusula yazayım, oraya git, istediğini ye iç, onlara da selamımı söyle bana sigara yollasınlar.” O çavuş dediğimi yapıp birkaç kez birer kilo sigara getirdi. Ben de herkese dağıttım. Sonra baktım ki dağıtınca bitiyor, bana kalmıyor. En azından rastgele sigara isteme sınırlaması yapayım dedim. Bir şart koyup dedim ki; “Bundan sonra ya bir hikâye anlatacaksınız, ya bir şiir okuyacaksınız, ya bir sanat, marifet göstereceksiniz! Eğer hiçbir yeteneğiniz yoksa benim üzerimden ya da yatağımdan yirmi bit yakalayıp iğneyle ipe dizeceksiniz ki bir sigarayı hak edesiniz.”

Bir gün Qılaban-Uludere, Yüksekova Belediye başkanları da dâhil yedi sekiz koğuş arkadaşlarım ile oturmuş istihkâm taburunun cezaevinin pencersinden dışarıyı seyrediyoruz. Biri geldi sigara istedi, “hünerin var mı” diye sordum. “Var” dedi. “Anlat” dedim. Dedi ki; “Hani o Dilan (sonra site oldu) Sinemasında öldürülen Teğmen var ya! Onun öldürülme hikâyesini anlatacağım, ben de o gün ordaydım. Zaten ben yalnız değilidm. Aha bu kewaşe Veyso da bizimle beraberdi, o da sinemanın makinistiydi. Ha bu üçüncü kişi de dümencimdi, o da beraberdi. Ben yalan konuşmam, bunlar da onaylar anlatacaklarımı.” Peki dedim başla anlatmaya…

Sinema salonunda öldürülen Teğmen’in “Hikâyesi”

“Ama” dedi “önce Dümencim Düşeş giriş yapıp başlasın ki benim sıram gelsin.” Ve Dümenci Düşeş başladı anlatmaya “Evdeydim, anam geç saatte belluh yapmıştı, ayranla indirdik mideye. Sonra çıktım evden Hazreti Süleyman Camiine gittik, orada bir cüzdan çarptık, içinden 2 lira beş kuruş çıktı. Onu da Bizdok Nuro kaçırdı. Sonra Xançepek’e gittik Kapreş’le buluştuk. Cepte para yok. Kewaşe Ezo bize çay ısmarladı. Sonra Keldani Kilisesinin orda Reco’dan para isteyip aldık ve dümen tutmak için sinemaya gitmeye karar verdik. Sinemaya girerken de içerde çarpacağımız kişiyi önceden gişenin önünde gözümüze kestirdik. Sonra onunla birlikte sinema salonuna girdik. Filmi izledik, bitti. Film biter bitmez, biri üst kattan bağırarak “çıkmak yok, kapılar kapalı, Newroz bildirisini okuyacağız” dedi. UDG (Ulusal Demokratik Güçbirliği: DDKD-Özgürlük Yolu-KUK) dedikleri örgüt bildirisiymiş. Okuyup bitirince salonda üçü askeri kıyafetleri ile yanyana oturanlardan biri elindeki askeri şapkasını başına geçirerek ayağa kalktı ve başladı küfretmeye! Newroz’dan girdi, Kürtten, Kürdistan’dan, tarihten, o bildiriyi okuyandan, bildiriyi dinleyenlerden çıktı! Ağzına ne gelirse, hepsine, hepimize ağza alınmayacak küfürler ederek dümdüz gitti.”

Şeyhmus Diken: Peki Kapreşgil hikâyeyi anlatan o arada ne yapmış!

Xurşid Mirzengi: Tabi Kapreşle arkadaşları o arada yukarı çıkmış sinemaya girmeden önce markaja aldıkları adamın parasını o kalabalıkta çarpıp uzaklaşmışlar. Balkonun merdivenlerinin başında kapıların açılmasını bekliyorlar. "İşte o teğmen’in küfrünü, hakaretini duyanlar, mırıldanmaya başlayıp 'Ulan bu gelmiş bizim eyvanımızda bize küfrediyor' filan diyorlar. O esnada salondan biri yerinden kalkıp hiç konuşmadan gidip teğmen’in karşısında durup belinden çıkardığı tabancayla tak, tak, tak diye saydırdı kurşunları ve teğmen kanlar içinde yere yığıldı. Herkes kaçıştı."  

Kapreş’in tabiriyle; “Herkes kaçti, bizim nefesimiz yetmedi. Polis geldi bizi yakaladı.” Tabi ondan sonra hikâyenin asıl trajik, dramatik bölümü başlıyor. Cinayetle alakaları olmadığı halde gözaltına alınan Kapreş ve arkadaşlarının karakolda ve diğer yerlerde başlarına gelenler başlıyor.

Şeyhmus Diken: Xurşid Hoca. Ayrıntıları artık okuyucu kitaptan takip eder ve okur. Sizin Kürtçe yazılmış dört kitabınız var. Bunun kitap haline dönüşme fikri nasıl oluştu. Diyarbakır’ın qırıx ağzıyla yazmışsınız bu kitabı…

Xurşid Mirzengi: Ben çocukluğumda pek fakirlik görmedim. Ekonomik durumu iyi bir ailenin çocuğuydum. Çalışmasaydım da idarem oluyordu ama yine de iş sahibi oldum. O gözaltılardan ve kısa süreli yakalanmalardan sonra 1982’de mecburen yurt dışına gitmeye karar verdim. Orada Kürtçe kitap yazmaya karar verdim. Ama başlayınca fark ettim ki Kürtçe gramerim sıfır. Sadece Kürtçe konuşmayı bilerek edebiyat yapmak mümkün değil. Hemen Avrupa’da Reşo Zîlan’ın kapısını çalıp iki defa dörder aylık Kürtçe dersler aldım. Grameri öğrendim, Memê Alan’ı Hawar’ı, Ronahî'yi okudum. Bütün Kürtçe literatürü tarayarak kendimi yazmaya hazırladım. 2011 yılına kadar 11 Kürtçe roman yazdım. Bunlardan dördü basıldı. Sînor, Belqitî, Ristemê Zal ve Bircên Evînê…

Şeyhmus Diken: Peki siz aslında bu kitabın yazılma kararını Diyarbakır’da işkencehanede tasarlıyorsunuz ama 2015’de basılması mümkün oluyor. 35 yıl sonra yani…

Xurşid Mirzengi: 1980’de dört ay tutuklu kalıp rüşvet verip dışarı çıktım. Çıktıktan sonra da bu hikâyenin gövdesini sekiz daktilo sayfası halinde yazdım, olduğu gibi. Üç kopya yaptım. Baskınlarda kaybolma, ele geçme riskine karşı birini anamın, bir diğerini bacımın evinde sakladım. Üçüncü kopya da bendeydi. Avrupaya kaçınca eşim ve çocuklar yanıma geldiğinde yazdıklarımı da peyderpey getirdiler.

Şeyhmus Diken: Yazdığınız roman-anlatı aynı zamanda bir Diyarbakır Qırıx-Pêxwas edebiyatı. Sizin Qırıx kültürü ile hayatınızda bir ilişkilenme var mıydı?

Xurşid Mirzzengî: Çevremin hepsi qırıxlardan oluşuyordu, akrabalarımda çokça vardı. Yaşadığımız mahallede onlarla beraber yaşamama rağmen qırıx olmadım. Ama nasıl yaşadıklarını ne yaptıklarını biliyorum, gözlemledim. Ayrıca yedikleri, içtikleri her ne olursa aynını ben de yaptım. İstersen içme, mümkün mü? Brlikte gidiyorsun bir mahalle düğününe, içiyorlar ne bulurlarsa. Eh ikram ediyorlar, ret etmek kimin haddine! Camii Kebir, Lalebey, Süleyman Nazif, Xançepek, Alipaşa, Hasırlı’da, Arapşeyh’de hergün hep beraberdik. Bizim o ilk gençlik yıllarımızda hemen her ailede bir qırıx vardı.

İşte birgün Paris’te Saint Claude’da spor yaparken bu meseleyi bir anda hatırladım. Ve spor sonrası eve gidip İsveç’i aradım ve kızımdan kitabın dosyasını istedim. Yolladılar. Aslında ben o sekiz sayfayı Kürtçe olarak yazmıştım. Birkaç kez okuyunca hafızam yıllar sonra yeniden canlandı, tazelendi, şekillendi. Ve oturup yazdım, bir ayda da bitti. Sonra oturup süsleyip bezemesini yaptım. Ve sonra da bildiğin gibi 2015’de yayınlandı.

Şeyhmus Diken: Kitap yayınlandıktan sonra tepkiler nasıl…

Xurşid Mirzengi: Kitap bir ay oldu yayınlanalı. Kasım 2015 TÜYAP kitap fuarında imza yaptım. Okuyanlar bir gecede bitirip çok sevdiklerini ve önlerinde yeni bir dünya açıldığını ifade ettiler.

Şeyhmus Diken: Bu anlatının sanırım gelecekte filmografik belki de teatral bir hikâyesi de olacak. O anlamıyla düşündünüz mü?

Xurşid Mirzengi: Kitapta çok güçlü diyaloglar var. Zaten gerçek yaşanmışlıktan alıyor. Bilirsin Ehmed’ê Xanê der ki; “Min, Mem u Zin kir bahane / Şêr ê dil bu efsane”. Yazar, eserini sanatsallaştırmalı. Ben bunu yaptığımı düşünüyorum.

Şeyhmus Diken: Yankesiciyim Ben kitabınıza konu olan Diyarbakır’ın Qırıx kültürünün iktidarlarla, sınıf meselesiyle, yaşam kültürüyle bağı / muhabbeti nedir? Diyarbekir pêxwasları genellikle sisteme karşıdırlar. Muhalif kimlikleri vardır. Sizce Diyarbekir pexwaslarının bu muhalif kimliği Diyarbakır’ın siyasi kimliği ile alakalı mıdır? Mesela başka şehirlere baktığımızda benzer tiplemeler radikal sağın, ya da mafyatik örgütlenmelerin elemanı olabiliyor…

Xurşid Mirzengi: Tabii ki Diyarbakır Qırıx Kültürünün Diyarbakır kimliği ile bağı vardır. Kitapta şöyle bir bölüm var: Komutan qırıxa soruyor; “Kitap okur musun?”. “Okurum” diyor. “Ne okursun,” “teksas, tommiks” falan filan diyor. “Peki başka, mesela edebiyat okudun mu?” “Bir kere okudum” der qırıx. “Neydi okuduğun?” “Hasretinden Prangalar Eskittim” der. Komutan devam ederek “peki oğlum sen niye edebiyata devam etmedin” der. Qırıx anında cevabı yapıştırır: “Adami, korxax yapi!”

Sorguda devam eder komutan; “Bildiri okur musun?” “Alırım ellerinden kalpleri kırılmasın diye, ama okumam.” Orada “kalpleri kırılmasın” ifadesini kullanırken devrimcileri kendinden görme bakış açısıdır mesele. Devrimcilerin kavgasının, aslında kendisine ait olduğunu, bütün çabalarının kendisi gibi olanlar için olduğunu biliyor. Onlara o çabaları nedeniyle yardımcı olamadığından hiç değilse gönül dostu olayım demeye getiriyor. “Ben yapamıyorum ama siz yapıyorsunuz. İyi de yapıyorsunuz” demeye getiriyor qırıx.  

Şeyhmus Diken: Peki “Yankesiyim Ben”in bahtı açık olsun. Yeni kitaplara…

 

Kitabın Adı: Yankesiciyim Efendim

Yazarı: Xurşîd Mîrzengî

Yayınevi: Avesta

144 sayfa Ekim 2015 İstanbul…

Röportaj: Şeyhmus DİKEN

YORUMLAR
Çok Güzel
Birsen İnal
Muhteşem bir söyleşi. Yüreğinize sağlık
Bir çırpıda okudum.

'Yankesiciyim Ben' kitabını da merak eder oldum.
Hemen almam lazım.
07 Aralık 2015 Pazartesi 13:48
37.155.157.75
SEÇTİKLERİMİZ
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Tigris Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 412 229 20 03-0538 334 53 75 | Haber Yazılımı: CM Bilişim