1. YAZARLAR

  2. Tahir Şilkan

  3. YAŞAR KEMAL (2)
Tahir Şilkan

Tahir Şilkan

köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

YAŞAR KEMAL (2)

A+A-

 

 

    Yaşar Kemal'in, onlarca romanında anlatmasına karşın bitiremediği çocukluğunun bir yanında dinlediği düşsel masallar, bir yanında çangal bıyıklı kanlı eşkıyalar,  bir yanında at hırsızları, bir yanında büyük destancılar, Karacaoğlanlar, bir yanında Kozanoğlu başkaldırısının şiirini söyleyen en büyük başkaldırı şairi Dadaloğlu vardı.

      Dadaloğlu'nun şiirinde yalnız başkaldırı yoktu; sıtmadan sivrisinekten, hastalıklardan kırılan Türkmenler vardı. " Hakkımızda devlet vermiş fermanı/ Ferman Padişahın dağlar bizimdir."  diyen Dadaloğlu'nun onurunu taşıdığını söyleyen Yaşar Kemal ünlü romanı "İnce Memed"i bu biriktirdikleri üzerinden yazdı.

 

      Yaşar Kemal anlatıcılığa ve yazmaya ağıtlarla başlamıştır. Yaşar Kemal, henüz Aşık Kemal'ken yani Toros eteklerinde, Gavurdağı'nda, ormanlarda, bataklıklarda, çeltik tarlalarında, nadaslarda, felhanlarda yayan yapıldak, günlerce, haftalarca dolaşıp, Çukurova ağıtlarını toplarken hep yazmayı düşünmüştür.

 

        Çukurova'nın sarı sıcaklarında kilometrelerce  yürüyüp, dağ bayır koşturup, ağıtları, türküleri, koşmaları, destanları, uyaklı uyaksız söz çeşitlerini, tekerlemeleri, küfürleri  toplarken kafasında hep yazmak vardı. Sürgün geldiği Adana'da gazete yazı işleri müdürlüğü yapan Abidin Dino,  Arif Dino ve Güzin Dino, Yaşar Kemal'in bu çabasını canı gönülden destekliyor, el veriyorlardı. Yaşar Kemal'e " Türküler Müfettişi " adını vermişlerdi.

 

 &&&

            1943 yılında ilk kitabı, " Ağıtlar"  Adana Halkevi tarafından yayınlandı. Ağıtlar kitabındaki ilk ağıt " Yemen Ağıdı"dır.  Yaşar Kemal Ağıtlar kitabının sonraki baskılarından birinde;  derlediği ağıdın ilk dizelerindeki "Gara çadır is mi dutar/ Martin tüfek pas mı dutar/ Ağlıyalım anam bacım/ Elin gızı yas mı dutar."  biçimindeki sözlerin derlediği varyantta, "Ağlayalım anam bacım kahpe Osmanlı yas mı tutar" olduğunu ancak kendisinin bu sözleri ilk baskıda " Elin kızı yas mı tutar" olarak yazdığını  söyler.

 

           Ağıtlar kitabı, yaşamın ayrıntıları, trajik durumlar, ölümler üstüne, dünya, acılar, sevinçler üstüne, geçmiş gelecek üstüne, lirik, söyleyiş güzelliğine sahip, dil zenginliği olan,  çok etkileyici görüntüleri, insanları, olayları, doğayı  anlatan yalın gerçeklerle dolu bir kitaptır. Yaşar Kemal ilk kitaptan kazandığı parayı yeni folklor derlemeleri için harcar ancak topladığı " söz ürünleri"  jandarma baskınında yitip gidecektir.

 

  &&&

          Yaşar Kemal 1946 yılında gittiği İstanbul'da, Fransızlara ait hava gazı şirketinde kontrol memuru olarak çalıştıktan sonra askerliğini yapıp Kadirli'ye döner. Orada Komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanacak, ağır işkencelerden geçirildikten sonra konulduğu cezaevinde bıçaklanacaktır.  Tutuklanırken jandarma tarafından evi basılmış derlediği folklor ürünleri ile birlikte yazdığı bir roman ve anlatı notları talan edilerek  yok edilmiştir. Gerçekte talan edilen, değişen zaman sürecinde yok olabilecek, halkın söz dağarcığının yazıya aktarılan hali olmuştur. Yaşar Kemal, bütün yazdıklarında; halktaki bu anlatış, söyleyiş güzelliğini, yaratıcılığı, destansı anlatıyı kendi yaratıcılığıyla birleştirmeyi başarmıştır.

 

            "...Kendimi bildim bileli hep yazmak istedim. Her şey onun üstünde döndü.  En büyük düşüm bir bilim adamı olmak, doğu dünyasının folklorunu, etnografyasını araştırmaktı. Bunun için liseyi, üniversiteyi bitirmek, bir batı dili öğrenmek istiyordum. Okula devam edebileyim diye çok uğraştım ya, buna bir türlü olanak bulamadım. Kendimi Çukurova tarlalarında buldum. Yaşamımı kazanmak için çok çeşitli işlere  girdim çıktım,  ama tek amacım yazmaktı. Hep onun için hazırlanıyor, yaşamla, kitapla kendimi zenginleştirmeye çalışıyordum..."

           Bir yıl kaldığı cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul'a gitmek için Ankara'ya uğrayacaktır. Orada Abidin-Güzin Dino'ların evinde Oktay Rifat da vardır. Onlara neler yaşadığını, neler yaptığını, neler yapacağını bir çırpıda anlatır.

    Oktay Rifat şaşırır ve sorar:  ---Kemal, bu dediklerini bir ömürde mi yapacaksın?

 Yanıtı nettir: "Bir ömürde yapacağım!.  İki ömrüm yok ki..."

 

     Oktay Rifat, daha sonraki karşılaşmalarında da Yaşar Kemal'e  hep soracaktır:  "Sen bu anlatıklarını bir ömürde mi yazacaksın?.."

    Yaşar Kemal, bütün o anlattıklarını, roman konularını, yıllar içinde yeni biriktirdikleri dahil hepsini bir ömürde yazacaktır.

 

        "... Bütün yaşamım boyunca bir tek düşüm oldu, bundan sonra biraz daha, biraz daha güzel yazabilmek. Hikayeden, şiirden, romandan başka şey düşünmedim, diyebilirim. Politik yaşamım bile edebiyat ilişkisinden dolayıydı. Dünyayı doğru algılayabilmek, gerçeğe daha derinlemesine inebilmek, anlatımımı gerçekle bütünleştirebilmek..."

Yaşar Kemal'in düşlerini gerçekleştirmek için yaptığı; yaşamla, kitaplarla kendini zenginleştirmektir. Adana'da çalıştığı Ramazanoğlu Kütüphanesi, tanıştığı, arkadaş-dost olduğu Orhan Kemal, Abidin-Güzin-Arif Dino  ve diğerleri hem okuması gereken kitaplar konusunda onu yönlendiriyorlar, hem de yazdıklarını okuyup değerlendiriyor yol gösteriyorlardı. Orhan Kemal'in Adana'daki çevresindeki sosyalistler aydınlanma ve bilinçlenmesinde önemli bir katkı sağlıyor, askerliğini yaptığı yerde tanıştığı Mehmet Ali Aybar ile askeri doktor Yusuf Balkan sayesinde iki yıl boyunca Kayseri Talas'ta kitaplıkta Türk ve dünya edebiyatının önde gelen yazarlarının kitaplarıyla haşır neşir oluyor, bilgilenmek, bilinçlenmek ve kitaplar ve yazarlar üzerine düşünmek, araştırmak ,anlamak, yazmak yolunda ilerliyordu.

 

      Bir merakı doğayı  yaşamak,gözlemlemek, ikinci merakı ise insanları yaşamak, insanları gözlemlemekti. "  Bir de sosyalizmdi en büyük tutkum. İnsanların sömürülmesi, açlığı, çalıştıkları halde kazanamamaları, beni derinden yaralıyor, insanlığın bu kötü, adaletsiz durumuna baş kaldıramıyordum... İnsanın eşitliği, ezilmemesi, aşağılanmaması benim için kutsaldı. Bunun için bütün zulümlere, ölümlerle karşı karşıya gelmelere aldırmıyordum...."

 

    Yaşar Kemal dilin büyüsüne, sonsuz gücüne inancını yaşamının sonuna kadar yitirmedi. Dilin, bütün insanlığı kurtaracağına inandı. Dilin bu dünyada bütün politik, ekonomik, toplumsal her sorunu çözeceğine inandığını ifade etti. " ...Dil benim için sonsuz gücü olan, büyük bir evrendi. Dilin gelişerek, insanlığı, evrenimizi yenileyeceğine, geliştireceğine, güzelleştireceğine, evrenler kurup evrenler yıkacağına inanıyorum. Bu yüzden de, söz sanatçılarına, kendim de içinde, büyük sorumluluklar yüklüyorum, çağımız için..."

 

        Yaşar Kemal kendini, "...ben sosyalist militanım ve Marksistim" diye tanımlar. Kendini hiçbir zaman dar kalıpların içinde hissetmediğini, Marksizmin kurallarını özümsediğini  ifade eder. "Marksizmin insan özgürlüğüne, birey ve düşünce özgürlüğüne bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum. Tam aksine, Marksizme bireyin kurtuluşu, insanın özgürleşmesi diye bakıyorum. 1844 El Yazması benim için Kapital kadar önemli bir kitaptır... Marksizm bana dünyaya bakmak için açılan en aydınlık kapı oldu. Yaşamım boyunca bu düşünceyi yaşamla ölçtüm , yanıldığını görmedim..."

 

         Yaşar Kemal, İstanbul Menekşe'de geçen 'Deniz Küstü' romanında, insanın insanı sömürmediği, çocukların çalıştırılmadığı,  çocukların ve kadınların dövülmediği,  zulmün, kötülüğün olmadığı,  herkesin ,herkesin derdine, sevincine ortak olduğu bir ada düşünü anlatır. Gençlerin kızlı erkekli denize açılıp balık tuttuğu, sevdiğiyle denizin ortasında güneşe karışarak seviştiği, kimsenin onlara bakmadığı, adada dikilen zeytin ağaçlarına herkesin canı istediği kadar zeytin yediği, zeytin ağaçlarının kimsenin olmadığı, kimsenin kimseye düşman olmadığı, herkesin emeğinin karşılığını aldığı bir ada düşüdür. " Menekşe düş ülkemiz, Menekşe gerçeğimiz, Menekşedeki adamız gerçek yaşamımız , diyebilelim mi?" diye sorar.  Kitap, 12 Eylül  Danışma Meclisi'nde "Komünizm propagandası " yaptığı gerekçesiyle ihbara konu olacaktır.

 

     Düşüncelerinden, davranışlarından dolayı bir insanın başına gelebilecek bütün kötü şeylerin başına geldiğini söyleyen Yaşar Kemal,

 " işkence gördüm, aç, işsiz kaldım. Ailemden birçok kişi yoksulluk içinde öldü. Yoksulluğun dünyadaki zenginlikle birlikte düşünüldüğünde, insanlığın yüz karası olduğunu söyleyen Yaşar Kemal, " bir insanın başka bir insanı aşağılaması, bir ülkenin, bir toplumun başka bir toplumu aşağılaması bütün insanlığın aşağılanması değil de nedir?"  diye söyledikten sonra, İnanmış bir Marksist olarak angaje bir yazar olduğunu, bir insanın yaşamı angajeyse, onun yapıtları da başka türlü olamaz, demiştir.

Yaşar Kemal angaje olduğu düşüncenin gereklerini yerine getiren bir edebiyat insanıdır. Yapıtlarında, anlattığı yerlerin, hikayesine mekan kıldığı çevrelerin ekonomik ve toplumsal yapısını en ince ayrıntısına kadar bildiğini duyumsatan, okuyucusunu hem roman gerçekliğiyle hem de toplumsal bilgi birikimiyle sarıp sarmalayan bir anlatısı vardır.  Roman okuyucusu kadar, sosyologlar ve araştırmacılar için de anlattıklarıyla geniş bir malzeme sunar. Yaşar Kemal yapıtlarında toplumsal gerçekliğe, kendi yaşamından ve yaşamına tanık olduğu insanlar ve olaylar üzerinden yaklaşmaktadır. Angaje olduğu sağlam dünya görüşü, süreç içerisinde kazandığı edebiyat birikimi, okuyucuyu kitaba bağlayan bir romancılık tekniği Yaşar Kemal'in gücünü ortaya çıkaran olgulardır.

 

        Çalışan insanların yoksulluğuna, çalışmak için , ekmek parasını kazanmak için en ağır koşullarda çalışmaya razı olmasına karşın iş bulamayan işsize,  doğanın yok edildiğine neredeyse her gün tanık olunan bir dönemde, insanlık değerlerinin çürüdüğüne tanıklık eden bir edebiyatçı tüm bu olgulara  göz yumarak, sırt çevirerek bambaşka şeyler anlatamaz. Yaşar Kemal, insanın en büyük değerinin yaratıcılık olduğunu, en büyük korkusunun da insandaki yaratıcılığın yok olması olduğunu söylemiştir. Ancak umutlu bir insan olarak insandaki bu yaratıcılığın yok olmayacağını ifade etmiştir.

 

&&&

 

Yaşar Kemal'da korku, önemli bir olgu olarak pek çok romanda, romanın çatısını oluşturur. 1960'lı yıllarda yazdığı, ölümünden kısa süre önce yayınlanan  ' Tek Kanatlı Kuş' romanında korkuyu anlatmıştır.

 

"Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri'de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, taşı üzerlerine düşmesin diye demir zincirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin diyordum. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim."

 

           Yaşar Kemal, 'Kale Kapısı' romanında da korkuyu anlatmıştır. Babası öldürülen çocuğun (Mustafa'nın) korkusunu, Köylülerin babayı        öldüren Salman'dan  korkusunu, Salman'ın korkusunu, köylülerin devletten, jandarmadan korkusunu...  

 

            Yaşar Kemal,  1978 yılında basılan 'Deniz Küstü' romanında   korkuyu şöyle anlatmıştı:

    "...Ama o korkak' diye bağırdı.

     Herkes korkak, dedim. Sen de, ben de...

      Sen de, ben de mi..?

     Sen de ben de...Hepimiz de...

     O kendi içine yumulmuşken, ben de içimden veryansın ettim.

     İnsanlar bu kadar korkmasalar, bu kadar zalim olurlar mı, bu kadar birbirlerine düşmanlık eder, birbirlerinin kuyusunu kazarlar mı, insan           öldürürler mi, birbirlerine böylesine kıyar, köle eder sömürürler mi, birbirlerinin sırtına binerler mi, aşağılarlar mı, delirirler mi, sevmeyi, sevişmeyi böylesine unuturlar mı, uzattıkları el bu kadar buz gibi olur mu, düşünebilme yeteneklerini böylesine yitirirler mi, bastıkları yeri görmeyecek kadar üstümüzdeki gökten, altımızdaki topraktan, yıldızlardan, sulardan, çiçeklerden, dağ başlarından, ışıktan böylesine bihaber kalırlar mı, sevgisiz, sevisiz, dostluksuz yürekleri sıcacık, bir sevgili, bir dost yüzü için , bir kuş gibi çırpınarak çırpmadan olur mu? "

 

&&&

 

         Yaşar Kemal de 1952'den, 2013'e yazdığı bütün öykü ve romanlarında kendi yaşamından, tanıklıklarından yola çıkarak anlatılarını kurdu.

      Çeltik-pirinç tarlalarında  sulama bekçiliği yaptığı günlerin birikiminden yola çıkarak 'Teneke' romanını yazarken, bostan bekçiliği günlerini 'Hüyükteki Nar Ağacı' romanında anlattı. Sıcakta yanmış, bunalmış, iş bulamamış, aç-susuz köylülere, Bostan'ın  çaykarasında soğuttuğu serin kavun-karpuzu cömertçe  ikram etmiş olduğunu...

   Sıcaktan, sivrisinekten, hastalıklardan, salgınlardan, harplerden, devletin , ağaların-beylerin baskısından bunalan Yörüklerin  öyküsünü ' 'Binboğalar Efsanesi'nde anlatırken çocukluğunda özgürlüğe düşkünlükten sık sık evden kaçıp üç gün, beş gün, bir hafta evden uzaklaştığını anlatmıştır.

  Babasının ölümünden sonraki günleri köylerinin üstünde dönüp duran kartalları, köylerinde evlerdeki yılanları, " Yılanı Öldürseler" romanında anlattı.

 

Bu yazı toplam 676 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.