1. YAZARLAR

  2. Bedros Dağlıyan

  3. YİTİK KUŞLAR
Bedros Dağlıyan

Bedros Dağlıyan

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

YİTİK KUŞLAR

A+A-

 

                                                                 

Hepimiz gerçeğin masal diye anlatıldığı hikâyelerle büyüdük. Bazen öyle olurdu ki o masalın büyüsüne kapılır giderdik. Kimi zamanda masalın en güzel yerinde yayamızın kollarında uyuya kalır; güzel zamanları rüyalarımıza katardık… Dedelerimin ve yayalarımın hazin hikâyeleri geçmişin o çileli mahzun yılları bizim körpe dimağlarımıza aktarılırken onları masalmış gibi dinlerdik. O masalların aslında koca bir halkın dramını, 1915’in o makûs yıllarını anlattığından nasıl da bihaberdik.

Dün bir filme gittim. Filmin adı “YİTİK KUŞLAR” Gece matinesinde kırk elli kişi kadar varız. Film saati olan 22.00 de salon karardı, ama film başlamadı. Tam yirmi dakika reklam izledik. Sanki katliam öncesine reklam almış sinema salonu… Yani her zamanki gibi sizi ciddiye almıyorum diyorlar… Siz istediğiniz kadar Soykırım deyin, Büyük Felaket deyin; adına her ne derseniz deyin siz size ağlarsınız sadece…

Öyle de oldu; yine biz kendi halimize bakıp ağladık. Film, 1915’i iki çocuğun gözünden masal edasında anlatıyor. Yani bizim çocukluğumuzda anladığımız gibi… Çocuklar hep mutlu son isterler bilirsiniz… Değil mi ki çocukluğumuzda kötü bir olay olduğunda gözlerimizi kapatır, hiç olmamış gibi yapardık; öyle…

Anadolu’da Ermeni halkının yaşadığı isimsiz ama mutlu köylerden birinde geçiyor masal! Her zamanki gibi esnaf ve sanatkâr Ermeni erkekleri ve onların mutlu mesut aileleri hikâyenin başkahramanları…

Bizlerin aileleri de böyle değil miydi? Çocukluğumun Diyarbakır’ında neredeyse bütün esnaf ve sanatkârlar ya Ermeni ya da Süryani’ydi…  Hele 1915’in Diyarbakır’ı geniş Ermeni ve Süryani nüfusuyla dikkat çekiyorken, İstanbul’dan sonra ekonomik olarak en iyi şehirlerden birisi değil miydi? Sonra ne oldu bir fermanla, bir telgrafla o masal kötü bir sonla bitti…

Neyse biz filme gelelim. Evin babası Marangoz Mihran askerde… Evde dede, yaya ve anne ile birlikte iki çocuk yaşıyor. Maryam ve Bedo ( Bedros)… İki çocuğun yaşantısı köy yerinde yaptıkları yaramazlıklar ve kendilerinin yarattığı adına saray dedikleri bir mağarada hayali oyunlar oynayarak geçiyor. Bir gün dere boyunda mavi gçzlü uzun gagalı yaralı bir kuş buluyorlar. Böyle başlıyor bir prenses, bir şövalye ve Baçik adını verdikleri kuşun öyküsü…

Anneleri evde istemediğinden tahta bir kafesin içine koydukları yaralı kuşu iyileşene dek mağarada besliyorlar. Zadik Bayramı öncesi neşe içinde oruçlar açılırken şarap içerek dilekler tutarlar. Büyükler ocağımız sönmesin, ailemiz dağılmasın diye dilek tutarken Maryam ve Bedo birbirlerinden hiç ayrılmasınlar diye dilek tutarlar. Bayram sabahı evde silah olduğu gerekçesiyle dedeyi jandarmalar alıp götürür ve bir daha haber alamazlar. Tedirgin olan anne çocukları oyun için dışarıya bırakmaz. Çocuklarsa mağarada bıraktıkları Baçik’in yalnız kalıp üzülmesini istemediklerinden bir yolunu bulup sabah erkenden kuşlarını beslemeye giderler.

Geldiklerinde yayası ve annesi yoktur. Dahası tüm köy halkı sırra kadem basmıştır. Birkaç gün evde dönmelerini beklerler sonra da onları aramak için yola koyulurlar.

Filmin asıl güzelliği görselliğinde… Hayalinizde yaşattığınız bir Anadolu manzarası sizi geride bıraktığınız memleketinize götürecektir. Buna bir de Gomidas’ın müziği eklendiğinde filmi izleyen Ermenileri ağlarken bulmanız kaçınılmaz olacaktır. Filmi izleyen tüm seyirciler susmuş kaderlerine, yitirdikleri büyüklerinin çocukken dinledikleri o hazin aile geçmişlerine ağlıyorlardı.

Sonrası mutlu son!  Ölmeyip onları arayan aileleri çocukların bulunduğu yetimhaneye yazarak çocuklarım sağsa bana gönderin diye onlara para gönderir. Sadece kadınların sağ kaldığı bir Kilisede annelerin çocuklarıyla kavuşmasıyla film sona erdi. Bu film Ermeni soykırımına naifçe çocukların gözünden masal tadında bakıyor. Tabi ki devletin ve Türk bakış açısından ürkmekten olsa gerek hiç katliam görüntüsü, asker ya da ceset görmüyorsunuz. Ölüm sahneden kaybolmayla anlaşılıyor. Bir de ocağın sönmemesi,  arife gecesi kiliseden alınan mumun ateşi ve özgür bırakılan Baçik’le aktarılan sembollerden oluşuyor.

Ne yazık ki bizler böyle mutlu masal tadında hikâyelerle büyümedik. Büyüklerimizin gözlerinde hep acı ve gözyaşı vardı. Hep siyah giyen yayaların torunlarıydık biz… Öfke nöbetlerimizde elimizi tutup, ağzımızı kapatan ”Aman şimdi bizi götürecekler” diyen dedelerin, yayaların korkularını yüreğimizde çocuk gözlerimizle izleyerek büyüdük.

Bu filme gidin ve  masalsı bir soykırım hikâyesini  çocukların gözünden izleyin…

Bu yazı toplam 816 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.