1. YAZARLAR

  2. Salih Aydemir

  3. ‘Ben’e ihanet eden ‘öteki’
Salih Aydemir

Salih Aydemir

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

‘Ben’e ihanet eden ‘öteki’

A+A-

“tuhaf bir şey olmalı

azınlık olmak

diyordu adam.

çevreme bakındım

hiçbir azınlık göremedim.

o zaman dedim ki

eveet...

gerçekten öyle olmalı.”

 

mitsuye yamada

insan giderken bütün kalış noktalarının farkına varır. ve hattâ neye çizgi çizemediğinin, neye ve nereye varamayışının nedenlerinin de... lawrence’a göre, “gitmek, gitmek, kaçıp kurtulmak... ufuğu geçmek, başka bir hayata girmek...” ya da yamada’nın “en azından tuhaf bir şey olmak”, diyen adamına göre gerçekten bir şey olmanın anlamına takılıp kalmak... her ikisi de aynı; gitmek ve bir şey olmak... ya da her ikisi de benzer çağrışımlar: kaçmak... sonuçta hep iç’in devinimi bu tip eylemler. kaçmak ve kaçırmak... gitmenin, kaçmanın ve kaçırmanın, zamana ve mekâna ve sonuçta doğru bir silahı kendine doğrultacak bir enerjiye sahip olundukça; gitmenin, kaçmanın, kaçırmanın silahlarını çürütmemesi olasılığı daha fazla.

aslolan çizilen çizgileri silecek doğru bir silahı bulmak ve onu paslandırmamak. çünkü bu bilinmeyene doğru yapılan bir yolculuktur. çünkü bilinmeyenin sırtına biner sanatçılar... işgal edilmesi zor topraklarda yaşamasını bir tek onlar bilir. ve onlar, içlerinde çatlayan damarlarla mülksüz sınırlara yolculuk yaparlar. “gitmek, kaçmak ve kaçırma teorileri” anlamın sınırlarını aşmak içindir. ihaneti bilmeyen, ‘ben’i yıkamaz. kımıldayamaz yaşadığı sınırlar içinde. yıkamadığı gibi, ‘ben’i yanında taşır. dikey davranış ve üretimiyle hep tek bir kişiyle yani cebindeki ‘ben’iyle sınırlı kalır. “eveet”, gerçekten böyle kalır. kendine hep aynı noktadan yani ortasından başlar ve bitirir. bu benim işte; benim varoluş terörizmim... hain olmak çok zor, bu yeniden yaratmak demektir.

 

suçluluk ya da masumiyet

şairlerin statüsünü belirleyen ya da sorgulayan tavırlar geleneğinden kopuş... gitmek, kaçmak, kaçırmak... ilkel olanla ilksel olanın ayırımında olmayan bilginin(!), deneyimin(!) ve üretimin reddiyesi hem suçluluk hem masumiyettir. ve bu himayecilik adı altında şairlerin bir ebeveyne muhtaç olduklarını hissettirenler (aslında söyleyenler) bunu yazmış olsalardı, ki böyle bir geleneğimiz maalesef henüz oluşmadı, şiddetin reddi ya da kendilerinin oluşturdukları başka bir gitmek, kaçmak ve kaçırmak gibi imgeler ortaya koyarlardı...

suçluluk da masumiyetlik de erktir. ayrıcalık değil... şairleri evlat edinen kurumların tavrı, bir ortaçağ klasiği hattâ petrarca dönemi antik bir klasik diyebilirim... venüs fabrikasının rantı, bulaşıcı bir destekle bir arzu uyandırıyor bizde: hasta olmayan toplumlarda bu kadar şair olmasının nedenlerini nasıl açıklayabiliriz peki? suçluluk ve masumiyet, toplumsal hastalığımızdır.

 

suçluyken masum, masumken suçlu olduğumuzu gelenek ve göreneklerimizle ve hattâ yasalarımızla açıklayıp, yalnızca geçmiş ya da yalnızca gelecek düşü kuran fransızlardan öğrendiklerimizden destek almak artık yeterince gülünç... cervantes yalnızca don kişot’a öğüt verenlere karşı çıktı. stendhal’ın o ünlü haykırışı “hepsi bu mu!” nerede şimdi?!. tanrısal zorunluluk ‘ben’in hizmetinde, ya öteki?!.

 

erk’in şeffaflığı

--- işler nasıl gidiyor, ahbap? dermiş kör topala.

topal da şöyle yanıtlarmış:

--- nasıl olsun, gördüğün gibi işte...

 

yıllar var ki başka bir espri yapılmıyor artık. talihsizlik bu ya, hayatımızda ve üretimlerimizde taşıdığımız ve yansıttığımız uyarsızlığa rağmen yatay tavırlar sergilenebiliyor... ‘ben’in yolculuğunda sınırlandırılamayan ‘öteki’ gibi... kaçırmak istemediğim bir alıntı yapmak istiyorum deleuze'den, üstelik foucault'un yazdığı bir yazı üzerine: “iktidar ezilenler üzerinde yatırım yapar, onların içinden onların yardımıyla geçer; onlar nasıl iktidara karşı mücadelelerinde iktidarın üzerlerindeki gücüne dayanıyorlarsa, iktidar da onlara dayanır”. bu nottan aldığım çağrışım: güç’ü anlamak için güçsüze bakmak gerekir... ama bunu tanımlamak yani kimin güç kimin güçsüz olduğunu belirtmek için genelleme yapmanın zorluğu giriyor devreye. ‘ben’i yıkmak için öteki’yi anlamak gerekiyor, yani dante’den şimdi’ye gelmek... 

 

‘ben’i törpüleyen ‘öteki’ = cehennem treni

şair önce kendine direnir (ben) sonra kendinde olanla (öteki) muhalefet eder... iktidar biçimlerine karşı çıkış noktalarını buldukça üretiminin sıradan bir alış veriş olmadığını anlar. esnaf tipinden, holding tipine geçme hayallerini ya da memur anlayışından yönetim kurulu başkanı olma hırsını zaten başkalarına bırakır... çünkü şair, iktidar olacak kadar özne olmayı tarihin hiçbir döneminde içine sığdıramamıştır. nesnelerin kölesi de olmamıştır...

nasıl olsun, gördüğünüz gibi işte...

 

çünkü ‘ben’e ihanet eden ‘öteki’ evlatlık değildir...

Bu yazı toplam 2093 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.