1. YAZARLAR

  2. Gani Türk

  3. BİR PARYAYDIM BEYİN TARLALARINDA
Gani Türk

Gani Türk

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

BİR PARYAYDIM BEYİN TARLALARINDA

A+A-

Akşama doğruydu, güneş turuncu dünyanın son demlerindeydi. Güneşin yarısı kızıla boyadığı bulutların arkasına düşmüştü. Ufukta bulut kümelerinden kendini kurtarabilmiş mavi gökyüzü cepleri birer durgun göl görünümündeydiler. Köyden geliyordum, sağımda solumda karnabahar tarlaları vardı, görüntü beyin tarlaları görüntüsüydü. Sanki birileri tarlalara beyin ekmişti binlerce, on binlerce…

Yavaş yavaş ilerlerken kendime konuşuyordum “İnsanoğlu beyin ekebilir mi, beyin üretebilir mi?” diye.

Evet, ceviz bahçelerinde Ağustosu Eylüle bağlayan günlerde beyin hasadı vardı bizim buralarda, yani Mezopotamya’da. Beyne benziyordu cevizin içi. Yani beyin ağaçları da vardı…

Ağustos böcekleri birer ağaydı, devlet, dünya… Ağaçlar birer insandı… En azından kendini öyle zannediyordu cırcır böcekleri. Sonra düşündüm ki olsa olsa bu tarla ve ağaçlardan beyin tümörleri yeşerir ancak, her biri birer…

Beyin yiyiyordu insan, beynini yediriyordu insan ve mutsuzdu zaman! Hepsi insan…

La, vallaha kızgınlığım yoktur, lakin aynı çukura defalarca balıklama atlaman beni balık hafızalı yapıyor ve o yüzden ben kazma kürek sevmiyorum.  Gel gör ki kazmayı küreğe mahkûm ve mecbur eden Das Kapital ayı boyu hükmündedir Avam kameralarında, saray kapılarında… Hatta bizim köyün çobanında bile! Bal sever hepsi, zırnık koklatmak istemeden… Ve sen kıçının kapladığı yerin gerisinde kalıyorsun; yine de seviyorken seni ve özünde sevmiyorsun beni biliyorum, çünkü küreğin kazması olmaya razı olmuşsun. Yok’u, yok olmayı, yok edilmeyi sevmişsin ki o yüzden kıçının yeri, zamanı ve hacmi bile belli değil artık; yeri yok kıçının, mültecisi bile değilsin artık kazma ve küreğinle bal yedirdiğin dünyanın, ver mektuplarımı… Çünkü kalleşsin, yalancı ve ihanetçisin. Karnımdan vurup baharmışım gibi algılatıyorsun. Ben de az değilim ama her defasında aynı çukura düşüp düşmemişim gibi çaktırmıyorum ve sen bunu yiyiyorsun?  Yediğini bana zan ettirip beni mutlu ederken sen, gerçekten kendimi mutlu ettiğimi zannediyorum. Bu korkunç bir şey, bu müthiş bir şey! Salaklığın tanrısıyım işte, bıyık altından gülerken sen.

Beni tanrı ilan etmişsin altından işlemeli klozetlerine ve ben kendimi tahıl ambarında zannediyorum; aç sefil… La, ne zekiymişsin ve ne salakmışım ben; karın tokluğuyla bana cennetler yaşatırken… Evet, o kazma sensin, kürek te ben. O canlı mezarı kendimize kazmışız ama sen de gireceksin; kazması da küreği de benden…

Eve varmıştım. Nasrettin Hoca’nın  “ye kürküm ye” modlarındaydım, çünkü kokoreç sözün vardı ve kazma kürek- trampet hayatın yetmiyordu artık kokoreç ederine.

“Sensin la o geri zekâlı! Her tavuk horozunu bilir, sen onu da bilmiyorsun ileri zekâlı.” diyordu içimdeki ses…

Bir biçerdöverdim artık beyin tarlalarında. Belki kurtulurum diye ezilip büzülen, kendini biçilmez değerde hacimce küçük göstermeye çalışan karnabaharların tanrısıydım. Kendini olduğundan daha büyük göstermeye çalışan karnabaharların kurşunsekmez avcısıydım.

Kurtulan beyin olmadı gazabımdan. Sonunda geriye hiçbir şey kalmayınca sanki kendi beynimi yiyordum.

Sanki binlerce, milyonlarca kitap biçiyordum, sanki beyin tarlalarından milyarlarca kablo ve demir parçaları toplayıp toprağa dönüştürüp öğüttüğüm yere bırakıyordum, sanki on binlerce yıllık bir uygarlığı dümdüz bir çöle çeviriyordum, sanki üç kuruşa beş köfteyi pazarlıyordum ve her gün silme bir kâr marjındaydım. Sanki bir fırtınaydım ki geçtiği yerleri canlısıyla beraber saliselik patlamalarıyla atomik parçacıklarına ayıran.

Telafisi yoktur bazı anların, demlerin; o demlerdeydim şizofren kusmalar eşliğinde. Robota insan kafası monte ediyordum, İnsanın kafasını kesip robotun kablolu beynini insanın birinci vertebrasına dikiyordum. Sakrum sakkaroz olmuştu…

Patagonyalıyım sevgili Spartalılar… Uyanırsanız geçit geçilemeyecek. Derin uykudan Rem uykusuna geçin artık; ben geçtim.  Beyin tarlalarından gelen omurilik soğanın közde nasıl patatese dönüştüğünün sırrını bile vereceğim, verdim bile aslında…

Tarla, mısır tarlası aslında, beyin rakam dolmuş midenin içinde; üç kazmaya beş kürek! Beyin tarlalarında lahana ve karnabaharlar çürümeye bırakılmış…  Çürümeye meyilli ve istekli, hepsi insan…

Arabadan ne zaman indiğimi hatırlamıyorum, semt pazarına varmıştım. “ Lokman Hekim ilacı bunlar, mideni ve beynini seviyorsan almadan geçmeee, yarın bu fiyata bulamazsın” diye bağıran sese döndüğümde sadece lahana ve karnabahar görmüştüm. “Kilosu kaç para?” diye pazarlayan Allah’ın kulu yoktu. Parasızlıktan mı, pahalılıktan mı çözememiştim.  Beynimde, beyin tarlamda yine acayip karıncalanmalar gittikçe hareketlenmişti. İbn Arabi’nin hocası Ebû Cafer el-Ureyni “Halka değil, hakka bak!” derken bir diğer hocası Ebû İmran Mertelli “Kendine bak” diyordu.  İnsana dair yazdıklarının bir işe yaramadığını, yaramayacağını on yıllar önce gören dünya malı zengini bilge Tolstoy ölüm yolculuğuna çıkarken beyin tarlalarına veda edercesine yanına sadece günlüğünü, kalemini ve hırkasını almıştı. En yakınına dâhi “hakkınızı helal edin” bile demeden “beni aramayın, sormayın” derken, derdini en yakınındaki insan ve insanlar dâhil hiç kimseye anlatamadığını haykırıyordu aslında.

Kulak çınlamalarım zafer kazanmış bir komutan ihtişamında beni esir almıştı, bir paryaydım artık beyin pazarı tarlalarında, bir lahana, bir karnabahar ederiydim. Davulumun sesini sadece kendim duyuyordum. “Hadi sende!” diyordu zaman. Zamana yenilmiştim, çünkü beyin ve hafıza sorunlarım vardı tarla ederinde. Bir de mideme yenilmiştim tahıl ambarında. Birileri ambarımdan tahıl çalıp bana cennetler vaat ediyordu ve ne güzeldi salak ve asalak bir dünya. Hallac-ı Mansur Dostoyevski’ye göz kırparken Tolstoy’a gülümsüyordu…

               

 

 

Bu yazı toplam 4409 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.