Dinlediğim Hikâyenin İçine Yaşamak: Bir Şehrin ve Bir Aşkın Peşinde İlk 30 Gün
İnsan bazen hiç bilmediği bir coğrafyaya karşı mesafe koyar, bildiği güvenli limanların dışına çıkmak istemez. Ben de öyle yapmıştım... Kardeşim beş yıl önce ne zaman Diyarbakır’da okumaktan bahsetse, yüzünü hep batıya dönmesini tembihlerdim. O ise her defasında aynı tutkuyla karşılık verirdi: "Ben Mezopotamya’nın o kadim bilgeliğine, Diyarbakır’ın tarih kokan sokaklarına dokunmak istiyorum."
Nitekim dediğini yaptı. Dicle Üniversitesi’nin kapısından içeri adım attığı gün, onun hayali; benim ise ezberlerimin kırılma süreci başladı. Memlekete her döndüğünde ya da gece yarısı telefonlarında bana bu şehri anlattı. Anlattığı sadece bir şehir değildi; surların gölgesindeki yaşam, taş konaklardaki sohbanlar ve insanın içini ısıtan o samimi ritimdi.
Kardeşim anlattıkça zihnimdeki mesafeler eriyordu erimesine ama hayatın bana nasıl bir sürpriz hazırladığından henüz habersizdim. Kader öyle bir ağ ördü ki dinledikçe hayran kaldığım bu kadim şehre, kalbimi kaptırdığım insanla evlenerek gelin geldim.
Valizlerimi topladım; artık doğup büyüdüğüm, çocukluğumun ve tüm anılarımın biriktiği memleketim Iğdır’a veda etme vaktiydi. Iğdır Otogarı’ndan Diyarbakır’a doğru yola çıkacak otobüsteki yerimi aldım. Yeni bir başlangıca uzanan 9,5 saatlik uzun yolculuğum başladı.
Sabahın erken saatlerinde otogara indim. Tatlı, serin bir hava karşıladı beni. Uykusuz gözlerle etrafa bakarken ilk dikkatimi çeken şey, otogarın içindeki şelale ve o özgün mimari yapı oldu. Normalde otogarlar bana kasvetli gelir, çekilmez bulur ve bir an önce terk etmek isterim. Ama Diyarbakır Otogarı hiç de öyle değildi; bir banka oturup bu manzarayı hayranlıkla izledim.
Daha sonra şehir içi otobüslerden birine bindim. Gideceğim yere kadar başımı cama yaslayıp Diyarbakır’ı izledim; gerçekten hayran olmamak elde değil.
Kardeşimin en çok övdüğü şey, Diyarbakır’ın meşhur ciğeriydi. Eşim, "Seni ciğer yemeye götüreceğim," dediğinde açıkçası biraz ön yargılıydım. Fakat bu şehirde yediğim ilk yemek olan o meşhur ciğer, bütün ön yargılarımı yıktı geçti. Salaş ve samimi küçük bir lokantada yediğim, hayatımın en güzel yemeklerinden biriydi. İnsanın yedikçe yiyesi geliyordu. Yanında içtiğim naneli açık ayranın tadı ise hâlâ damağımda; hayatımın sonuna kadar bıkmadan yiyebilirim. Eşim, "Beğendin mi?" diye sorduğunda, "Belli olmuyor mu yememden?" diye karşılık verdim. Gerçekten mükemmel bir mutfak kültürleri var.
Ardından beraber Dağ Kapı’ya geçtik. Tarihi dokusu insanı hemen içine çekiyor. Yürüdükçe yürüyesi geliyor insanın; aradığınız her şeyi bulabildiğiniz muhteşem bir çarşısı var. En çok da yöresel kıyafetler ilgimi çekti, çok beğendim.
Sonra Ulu Cami’ye geçtik. İlk adımımı attığım an avlusundaki o huzur içime doldu. İlerledikçe maneviyatın insanı nasıl etkisi altına aldığını hissediyorsunuz. Camiye doğru yürüyüp kapıyı açtığımda yüzüme tatlı bir serinlik vurdu. Bedenim serinlerken ruhum huzur buldu. Ayakkabılarımı çıkarıp o yumuşacık halıların üzerinde biraz yürüdükten sonra ellerimi açıp dua ettim. Yarım saat boyunca o şekilde kaldım; o maneviyat kokan tarihi hayranlıkla seyrettim.
Daha sonra kalkıp Sur İçi’ne doğru yürümeye başladım. Labirent gibi sokakları sizi adeta kendine çekiyor. İlerledikçe Sur içinde şarkı söyleyen gençler, kadim tarihi doku ve şehrin ruhu size eşlik ediyor...
Daha sonra en çok merak ettiğim yer On Gözlü Köprü’ye gittim . Kadim surların gölgesinde, Dicle’nin o serin ve ferahlatıcı esintisi karşıladı beni. Köprünün üzerinde yükselen davul zurna sesi adeta insanı çağırıyor; adımlarınız sizden bağımsız, ritme doğru sürükleniyor.
Akan suyun kenarında durup yöresel bir başörtüsü aldım; siyah, motifli bir hamavi tarzında bağlattım. O an içimi kaplayan hissi tarif etmek zor: Tam anlamıyla buraya ait olma duygusu... Sanki ben hep bu topraklardaydım, ömrümce bu nehrin kenarında yaşamışım gibi bir yakınlık...
Dicle’nin yanı başında oturduk. Garsona çay getirmesini söyledik. Demlikte kaçak çay getirdi; acı bir tadı vardı çayın. Fakat içtikçe o acı, yerini doyulmayan bir tada bırakıyordu. Saatlerin nasıl geçtiğini hissettirmeyen, insanı dinlendiren bir huzur vardı havada. Nehirde ahenkle yüzen kazları izledim bir süre. Su öyle dingin, zaman öyle yavaştı ki... Hayatımda ilk kez elim hiç telefonuma gitmedi. Eşim, "Bir fotoğraf çekeyim mi?" diye sorduğunda cevabım net oldu: "Ben sadece anın tadını çıkarmak istiyorum." Sadece baktım, izledim ve anı yaşadım.
Sokaklarında yürüdükçe anlıyorsunuz; bu şehirde keşfedilecek şeylerin sonu yok. Tarih kokan bir coğrafyada nefes almak gerçekten bambaşka. İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor: Asırlar önce, bu imkânlarla bu ihtişamlı mimariler nasıl inşa edildi? Anlatılan her hikâyeyi zihnimde canlandırırken içimdeki merak daha da büyüyor. Galiba ben bu şehri daha çok sorgulayacak, daha çok araştıracağım.
Çünkü Diyarbakır’ı 30 günde tamamen tanımak elbette imkânsız ama burayı "ev" gibi hissetmek için bir gün bile yetiyor. Tarihi dokusu kadar insanı da bir o kadar özel. Ne bir yabancılık hissettiriyorlar ne de mesafe... Samimi, içten, gözünün içine iyilikle bakan merhametli insanlar. İnsanıyla tarihi öyle bir kaynaşmış ki Diyarbakır’ın ancak bu ikisiyle bir bütün olduğunu söyleyebilirim.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.