Ali Haydar Üzülmez

Ali Haydar Üzülmez

DOĞU’NUN SERVET DÜŞKÜNLÜĞÜ VE ZİHİNSEL TEMBELLİĞİ

DOĞU’NUN SERVET DÜŞKÜNLÜĞÜ VE ZİHİNSEL TEMBELLİĞİ

Doğu’da servet bol, sermaye cılız; Batı’da ise sermaye bol, servet görece sınırlıdır. Bilerek kesin bir hüküm cümlesi kurdum. Evet, ne yazık ki durum büyük ölçüde böyledir. Ne demek istediğimi birkaç örnekle açıklamak istiyorum.

Servet ile sermaye birbirine yakın kavramlar olsa da aynı anlama gelmez.

Servet, bir kişinin veya kurumun sahip olduğu toplam varlıktır. Buna nakit para, evler, arsalar, bağlar, bahçeler, otomobiller, hisse senetleri, altın ve diğer değerli taşınır ve taşınmaz mallar dahildir. Kısacası servet, birikmiş zenginliği ifade eder.

Sermaye ise gelir veya kâr elde etmek amacıyla üretime, ticarete ya da yatırıma yönlendirilen varlıktır. Bu yalnızca para olmak zorunda değildir; makine, fabrika, teknoloji, ekipman, araç gereç ve hatta bazı durumlarda bilgi ile insan sermayesi de sermaye kapsamında değerlendirilir.

Aralarındaki temel fark şudur: Servet, sahip olunan toplam değeri; sermaye ise bu değerin üretime yönlendirilmesini ifade eder. Yani sermaye, ekonomik faaliyetlerde kullanılan ve yeni değer üretmeyi amaçlayan varlıktır. Görüldüğü gibi servet yalnızca edinilmiş zenginliği, sermaye ise bu zenginliğin ticaret ve üretim süreçlerine sokulmasını anlatır.

Bir başka deyişle sermaye, yalnızca para değil, üretim araçlarını ve bunların sahipliğini de ifade eder. Bu nedenle “sermaye” kavramı, özellikle kapitalizm tartışmalarında “üretim araçlarının mülkiyeti” anlamında daha teknik ve önemli bir içerik kazanır.

Örneğin basında şu tür haberlere sıkça rastlarız:

“Türk arabesk müziğinin unutulmaz ismi Ferdi Tayfur, geride milyonların gönlünde taht kurmuş eserlerinin yanı sıra büyük bir servet bıraktı. Yaklaşık 3 milyar TL değerindeki mirasında 80 daire, 7 villa ve Marmaris’te bir ada bulunuyor.”

“Küçük Emrah’ın büyük serveti dudak uçuklattı: 300 daire, aylık 10 milyon TL kira geliri…”

Bu örnekler, servet sahibi zenginleri göstermektedir. Her ne kadar sanatçı kimlikleriyle tanınsalar da ekonomik açıdan bakıldığında önemli ölçüde rant gelirine dayalı bir yaşam sürmektedirler.

Yüzlerce tarikat ve vakıf için de benzer bir durum söz konusudur. Büyük servetlere sahip olmalarına rağmen üretici değil, çoğu zaman rantiyeci bir yapıya sahiptirler. Çünkü kullanılmayan bir arsa, boş duran bir ev, yazlık veya yastık altında tutulan altın servetin parçasıdır; ancak üretime katkı sağlamadığı sürece sermaye niteliği taşımaz.

Benzer şekilde kadınların kollarında ya da yastık altında biriktirilen tonlarca altın da ekonomik açıdan atıl durumdadır. Bunlar zenginlik göstergesidir; fakat üretim sürecine katılmadıkları için sermaye olarak değerlendirilemezler.

Oysa bu servet sahipleri, varlıklarının bir kısmıyla fabrika kursalar, yeni işletmeler açsalar veya üretken yatırımlara yönelseler, servetlerini sermayeye dönüştürmüş olurlar. Yani birikmiş zenginlik, üretim sürecine girerek yeni değer üretmeye başlar.

Ne yazık ki rantiyeci Doğu zihniyetinde üretim ve katma değer yaratma anlayışı zayıftır; buna karşılık kolay yoldan para kazanma ve mülk edinme eğilimi daha baskındır.

Asya, Afrika ve özel olarak İslam ülkelerinden binlerce yoksul insanın canları pahasına Batı’ya göç etmesinin temel nedenlerinden biri de bu zihniyet (rantiyeci servet düşkünlüğü ve zihinsel tembellik) değil mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ali Haydar Üzülmez Arşivi
SON YAZILAR