1. HABERLER

  2. GUNCEL

  3. ÖZEL HABER-RÖPORTAJ

  4. EDEBİ DEĞERLERİ ÖLÜMDEN KURTARMAK
EDEBİ DEĞERLERİ ÖLÜMDEN KURTARMAK

EDEBİ DEĞERLERİ ÖLÜMDEN KURTARMAK

Çocukluktan itibaren çevresinde dengbejlerin anlattığı masal, hikâye ve söyledikleri ezgilerden etkilenen Hilmi Akyol'un çok sayıda kitabı bulunuyor.

A+A-

EDEBİ DEĞERLERİ ÖLÜMDEN KURTARMAK

 MÜMİN AĞCAKAYA

Çocukluktan itibaren çevresinde dengbejlerin anlattığı masal, hikâye ve söyledikleri ezgilerden etkilenen Hilmi Akyol, çocukken eline geçen harçlıklarını bile kendisine harcamayarak, bununla kasetler alarak anlatılanları kaydediyor. Ve ailenin ve kendisinin yaşadığı ekonomik sıkıntılara rağmen ortaya çıkardığı bu değerli derleme çabalarından asla vazgeçmiyor. Böylece kayda aldığı ve kitaplaştırarak değerlendirdiği sayısız değerin ölmesine müsaade etmiyor. Değerli Hilmi Akyol’la saatler sürecek bir sohbeti gazetenin sayfasına sıkıştırmaya çalıştık.

Uzun yıllar derlemeler yaptınız. Ciddi emek ve çaba harcadınız. Bu işe nasıl başladınız, çalışmalarınızı nasıl yürüttünüz, bu çalışmaları nasıl değerlendirdiniz?

1977’de dengbej kasetlerini toplamaya başladım. Babam stran söylüyordu. Ağbim stran söylüyordu. Dengbejdiler ama her yerde söylemezlerdi. Annem, ablam düğün stranları söylerlerdi. Amcamın kaynı vardı, imamdı; Diyarbakır’a her gelişinde, amcamgile misafir olunca, biz de onu dinlemeye giderdik. Bizlere hikâyeler, Zal oğlu Rüstem’in maceralarını anlatırdı. Bende bu hikâyelere karşı bir ilgi gelişmeye başladı.

Ortaokula gittiğim bu dönemde dengbejlerin kasetlerini toplamaya başladım. Sigara içmediğim için elime geçen harçlıkları biriktirip kasetler alıyordum. 1979’a kadar arşivimde epey kaset birikti. 1979’da liseyi bitirince, bu iş beni iyice sardığı ve bu çalışmalara devam ettim. Tanıdık köylere giderek, akrabalık bağımızın olduğu birçok köylü ya dengbej ya da stran söylüyordu, hikâye ya da destan anlatıyordu. O zaman köylerde elektrik de yoktu. Teypler büyük pillerle çalışırdı. Benim teybimde yoktu fakat gittiğim köylerde bulunuyordu. İsteyince getiriyorlardı. Sesleri kaydediyordum. 1979’da bunları biraz düzene soktum. 1980 darbesi olunca kasetlerimin bir kısmı kırıldı, dağıldı. Bu kaset hikâyesinin belgesel bir filmini de çektiler. 1984-85’e kadar bu çalışmalarım böyle devam etti.

 Böylece baktım çok zengin bir arşiv oluşmaya başladı. Piyasadan aldığım kasetlerle birlikte; özellikle 1991’den sonra Kürtçenin serbest olmasıyla birlikte kasetler çıktı. 12-13 bin stranlık bir arşivim oldu. Bunun içinde 2000-2500’e yakın dengbej stranlarım oldu. Bazı dengbejler hikâye de, destan da anlatıyordu. Düğün stranlarını da biliyorlardı. Daha sonra bu arşivleri tasnif etmeye başladım. Bölümlere ayırdım. 1998’den sonra iki yıl tek tek kasetleri kompütüre aktardım. Hikâye ve stranlar hangi kasette, hangi stranı kim söylemiş bunları düzenli bir hale getirdim.

mumin-roportaj-(16)-k.jpg

 Bu arada bunları yazıya da döküyordum. 1991’de İstanbul’da Mezopotamya Kültür Merkezi açılmıştı. Bu çalışmalarımı duymuşlardı. Benden değerlendirmek için yazdıklarımı istediler. Bende daktilom olmadığı için elle yazdığım üç defter gönderdim. 2000’de İstanbul Kürt Enstitüsü ilk kitabımı bastı. Senem Hanım ismiyle dokuz hikâye destan vardı içinde. 2002’de iki kitap, daha sonra Diyarbakır’da Kürt Enstitüsü açıldı 2004’de iki kitabım basıldı. 2006’da Zal’ın Oğlu ve Maceraları isimli kitabı yayınladı. Çiroken Male Zane. (Bilmiş Evin Hikâyeleri) Bu kitaplar böyle ortaya çıkınca, insanda bir coşku da gelişiyor. Derliyorsun yazıyorsun kitaplar basılıyor, hiç bilmeyen insanlara aktarıyorsun, köprü görevi yapıyorsun. Ha bu destan ha bu hikâye derken; binlerce sayfa yazıyorsun; daha sonra Elma Yayınları, Do Yayınları beş altı kitabı bastılar. Daha sonra 2006nyılında belediyeden çağrıldım. Belediyeye on yıl içinde beş kitap hazırladım. Bunun dışında bir planlama yaptım. Sadece Diyarbakır’ın dengbej ve çirokbejleri olarak 21 tene plan yaptım, bunun on altı tanesini yayınladım. Üçü de Kasım ayında çıkacak. Bir de yarısı hazır. 21’i tamamlamak niyetindeyim. 2019’da fıkralar var. Kürtler anlatırken fıkra demiyorlar. Pekenok’u kullanıyorlar, sanki fıkranın biraz taklidi gibi. Kürtlerde anılar yok. Diyarbakır balıkçılarının anılarını yazdım. Hazine arayıcılarının, bir adam otuz yıl hazine peşinde dolaşıyor, iki ayda söylediklerinin hepsini yazdım. Hırsızlık yapanlar aynı zamanda yalancılardır. Dız u Derevkar (Hırsız ve Yalancı) ismiyle yayınladık. Bunların hepsini Kürtçe olarak yayınlandı. Fakilerle ilgili bir kitap yayınladım. Bayanların sesinden kayda aldıklaqrımdan; 4-5 kitap yayınlandı. Bunlar kadınların hikâyesidir, stranıdır, destanıdır. Bunlar sadece kadınların söyledikleridir.

Şimdiye kadar ne kadar kitabın basıldı. Bu çalışmaların halen de devam ediyor mu?

Evet devam ediyor. Şimdiye kadar 65 Kitap basıldı. Bu kitaplardan biri çocuklar için öğüt niteliğinde toplam yedi kitabı ben yazdım. Bunlar bir nevi deneme gibi oldu. 4-5’i şiir kitabıdır. Şair değilim fakat arşivleri yaparken, bu arada ilham geldi, yazmışım. Basılan bu kitaplardan 58’i sözlü Kürt edebiyatıyla ilgili derlediklerimden oluşan kitaplardır.

Bu kitapların içinde de birçok öykülerden oluşuyor.

 Her kitap sekiz on, bazılarında on beş hikâye ve destanlardan oluşuyordu. Kısa kısa olarak anlatılanlardan yüze, yüz elliye yakın olanı; hatta daha fazlası da yer aldı. Hüseyni Kürdi adında biri ismini on yıl önce duydum, hikâyeleri on CD’ye aktarmıştı. Bu CD’leri deşifre ettim. Yedi saat bir destanı anlatmış.

Anlatılanları, öyküleri hikâye ve fıkraları kitaplaştırdın. Bu arada Dengbejlerin söylediklerini nasıl derledin, nasıl değerlendirdin?

Dengbejlerin çoğu hikâye ve destan da anlatır. Hem de stran söyler. Hem de düğün stranlarını söyler. Öyle dengbejlerimiz var. Dengbej Çirokbej Amedi. (Diyarbakır’ın Dengbej ve Hikâyecileri) adıyla bir seriye başladım. Bu serinin on altı cildi yayınlandı. Bunlar 180-250 sayfa arasında kitaplar. Hepsi dengbejlerin söylediği stranlardır, hikâyelerdir.

Belediyenin yayınladığı Kadının Sesinden Düğün Stranları’nın CD ile birlikte kitabı yayınlandı. Yine Büyükşehir Belediyesinin yayınladığı Antolija Çirobeji u Destanbeji içinde on destan vardı ve CD ile birlikte yayınlandı.

Erkek sesinden hikâye ve destanlar iki kitap olarak ve CD’li yayınlandı. CD içinde on beş hikâye ve destan vardı.

Bir de Duhok Enstitüsünün yayınladığı, Zeynep Yaşla birlikte hazırladığım; Ez Ayşe Şan adlı kitap da, on iki CD ile birlikte yayınlandı. Zeynep Yaş’ın Duhok’da araştırdığı benim de burada araştırıp ortaya çıkardıklarımızı birleştirdik. İçinde şimdiye kadar hiç dinlemediğimiz stranlar da vardı.

 Çocukluktan itibaren bu ezgiler seni sarıyor. Daha sonrada bu konuda derin bir araştırma içine giriyorsun. Çevrende hem bunları söyleyenler var, hem de sürekli anlatıldığı ve sen de sürekli dinlediğin için bunu daha sonra derinleştirme ihtiyacı duyuyorsun. Bu çalışmayı yürütürken, birbirinden farklı birçok hikâye ve öyküyü dinliyorsun. Sonu trajediyle biten, dramla biten, hatta mizahi sonlarla karşılaşıyorsun. Çocukluğundan beri bunları dinlemen; hatta neredeyse yaşamının büyük bölümünün bu uğraş içinde geçmesi, seni duygusal olarak nasıl etkiledi?

İlk dengbejlerin dışında dengbej kasetleriyle birlikte bir de plaklar vardı. 1960 yıllarında Diyarbakır’ın Ayşe Şanı, Mahmut Kızıl, Hüseyin Tutal, Zülfikar Yumruk bunların Kürtçe plakları vardı. Güzel bir şeyler yaptığımın farkına vardım. Bende büyük bir merak başladı. Bir hikâye anlatılıyor, acaba başka yerde de anlatılıyor mu? Benzer midir? Ne kadar değişiktir diye sorgulamaya başladım.  Yakın köylerde böyle bir anlatıcı duyduğumda, bu kez de dinlemek ve kaydetmek için oralara gitmeye başladım. Bu işleri yapmayı seviyor ve zevk alıyordum. Bu işlerle uğraşırken diğer taraftan da okula gidiyorum. Ekonomik olarak da zorlanıyorum. Babam kamyoncu olduğu için, haftada bir gün eve ya gelir ya da gelmez. Bu sıkıntılara rağmen, bir ses kaydı yaptığımda adeta havalara uçuyordum. Sanki dünyalar benim oluyordu.

Öyküleri dinlediğinde kendini olayın içinde yaşıyor gibi mi hissediyordun?

Dinleyince insan kendini öylesine kaptırıyor ki, sanki içinde yaşıyorsun. Kahramanla özdeşleşiyorsun, onunla birlikte savaşıyorsun. Merak başlıyor, acaba sonu nasıl olacak diye. Kendini hikâyenin içinde buluyorsun. Hele hele bir de yazarken, öyle oluyordum ki; sanki kendimi yazıyordum. Dinleye dinleye insanın kafasına yerleşiyor. Özellikle keloğlan hikâyeleri çok hoşuma gidiyordu. Değişik maceraları, varyantları vardı. 200 yıl önce Dede Korkut diye birini duymadım kitaplarda. Bu coğrafyanın edebiyatını gördükten sonra, özellikle Kürtlerde anlatılan hikâyeleri gördükten sonra Dede Korkuta bağladılar. Nerede doğmuş belli değil. Peki doğumu yoksa ölümü eseri nasıl ortaya çıktı. Eser yazan biri yazmaz mı? Kaydettikten sonra bir yeri ele geçirmişsin, zapt etmişsin. O sevinçle dönüyordum.

İnsanların anlattıklarını dinledikçe hem öykülerin içinde kendini yaşıyorsun hem de şimdiye kadar dinlediklerimizin, kaynağının bu coğrafya olduğunu görüyorsunuz?

Özellikle bazı imamların anlattıkları Arap alfabesiyle Kürtçe yazmışlar, bir de daha sonra Bin bir Gece Masallarının Türkçesini okuduğumuzda aynı hikâyelerin anlatıldığını örüyoruz, ama isimler değiştirilmiş.

Yaşadığımız coğrafyanın tarih boyunca; Moğollardan, İskender’e ve Araplara kadar, defalarca istilaya, saldırıya uğradığı bilinmektedir. Tarihi kültürel birçok değer yağma ve talan ediliyor. Mesala; Baas iktidarı döneminde, Dicle Nehrine sayısız kitaplar dökülüyor. Mervaniler zamanında Diyarbakır kütüphanesinde bir milyona yakın kitabın olduğundan söz ediliyor. Ama bunlar günümüze ulaşamıyor. Diyarbakır’daki, Çarşıya Şewti 1915’de yandığında burada da çok sayıda kitabın yandığı bilinmektedir. Zaten adı da oradan gelmektedir. 1950’de çarşı tekrar yanıyor. Çarşıyı yakanın daha sonra yakalandığı söylenmektedir.   Bölgenin bu zengin kültürünü yansıtacak binlerce kitap yazılıyor ama günümüze kadar ulaşamıyor.

 Şimdi hazırlayıp tasnif ettiğimiz bu yazı, bu hikâye kurtulacak diye, korkunç seviniyorum. Çünkü bu çalışmayla birlikte o öykü ölümden kurtuluyor.

Bin bir Gece Masallarının ve Dede Korkut Hikâyelerinin kaynağı bu coğrafya mı?

Evet, bunlar Mezopotamya’da birçok halka ve kültüre aittir. Bir de Yunanlıların hikâyeleri var. Edindiğim izlenimlere, onların kendine mal ettiği birçok destanın, hikâyenin kaynağı buralardır. Bu destan ve fabllar oralara nasıl gitti? Büyük İskender’in Hindistan seferinde orduları bu coğrafyayı istila ederek geçiyor.  Yazılan kaynaklarda göre de; kimine göre 15 bin, kimine göre de 20 bin kadın ve kız bu coğrafyadan askerler zorla götürüyor. Bir kadın bir atasözü, bir fabl götürürse ne olur. 20 Bin adet versiyon ya da varyant eder. Hikâye, atasözü onlarla birlikte gidecektir. Bazı değişikliklerle kendilerine mal ediyorlar. Kurtla keçi hikâyesinin bizde dört beş tane versiyonu var. Yunanistan edebiyatında anlatımda başka isimler ekleniyor, değiştiriliyor. Şimdi biz Yunanistan’a gidememişiz. Dolayısıyla bizim oradan getirme şansımız yok. Ama onlar bu coğrafyaya gelmişler. Misyonerleri gelmiş giderken götürmüş. Dolaşan halklar başka kültürlerden etkilenerek bir şeyler elde edip götürebilirler. Bu tarihi eserlerde de böyledir. Ama yerinde kalan halk bir yere gitmemişse, nereden getirecek. Mesala fuarda kurtla kuzunun hikâyesini bir arkadaşa anlattığımda; hemen o yazar arkadaş Ezop’undur dedi. Niye Ezop’un olsun. 90 yaşındaki adam bunu bana Kürtçe anlatmışsa, şehri bile görmemişse, adam nereden gitti de Ezop’tan aldı. Demek ki Ezop buradan aldı. Veya başkası götürdü. Gidişinin en büyük kaynağı ise İskender seferidir, misyonerlerin çalışmalarıdır.