1. YAZARLAR

  2. Salih Aydemir

  3. Herkesin aklı ‘ben’ine
Salih Aydemir

Salih Aydemir

Yazarın Tüm Yazıları >

Herkesin aklı ‘ben’ine

A+A-

I.

Yitirilen akıl ‘ben’i unutturan aklın şiddetinde stratejik bir oyuna dönüşüyor; düşümde hâlâ çekilme var kıyılarıma... gurur belki de... sözcüklerin plazması içinde nefes alan duygunun mülkiyetini taşıdıkça önce eylem diyorum; düşünmek bunalım yaratıyor... biraz da gurur taşıyorum çelişkilerime; dip notsuz bir derinliğin kıskacında radikal bir yalnızlık seçiyorum... hayret hâlâ kontr-puanlı yenilgiler tasarlıyorum çekildiğim dünyama... dalma yeteneğimi uzaklığa giden bir araç için kullanıyorum; söz konusu olan kutuplaşmadır ‘ben’in öteki ile olan amacı... bazen yavaş bazen sinsice girilen sokakların rüzgârlarına şapka çıkarma hali... öyle ya, kendi içinden çıkmayı başaran tek hayvan insan değil mi!..

herkesin aklı ‘ben’ine...

her terfi, her ödül aslında kim olduğumuza dair bir öykü sunar belleğimize... susmaların ödülü... dinle bak, terfisi bölünmüş bir gerçekliğin romanıyla fiil kipi oluşuyor ‘ben’in gövdesinde... her bakış, her söz ve her edada sınıfsal olmayan bir özgürlükle karşı karşıya kalıyoruz... senin ya da sizin yaşınızda ‘ben’ böyleydim,  biyografik dürtümle birkaç örnek verebilirim gibi çekici ve dağıtıcı anlamlar hatırda ve akılda bırakma isteği... öğretmenin poetik zaafından yararlanan dürtü: zamanı geldi, her ortama uygun seçeneklerle kent ya da şair planlamacısı olabilirim, eğilimindeki kipler... fiil kipinde otoriter yalnızlıklar... ama ‘ben’ aynı zamanda başka şeyler de kazanmak istiyorum... olur ama kaybetmeyi ve zamanı kazandığın sürece... bana geçmişinde yakalandığın virüse koyduğun teşhisi anlat...

pedagojik modeller uğruna seçtiğin koltuğun rengini değil... her şeyi iktidara dönüştüren ‘ben’den bahsetme... inhisarındaki anıların felçli bütünlüğüyle onarabilirsin doğrularını... ama herkesin ‘ben’i ötekine...

 

II.

 

                bir karakter yaratır bellek; yerli bir karakter... alışkanlıkların zamana yaptığı bir çağrışımla sevilen kadın ya da erkek için örneklemeler... dil-merkezli, kuram-merkezli ya da güç-merkezli örneklemeler; vecizesiyle silip süpürülmeye dair yapılan hizmetler... medya mesajlı akut katılımcılık... zaman karakterlerin üzerine giden zenginlik... ‘ben’in dilinde saklı özgürlük... yazılan her şiir kitap olmasa bile öteki... hamlet’in hayaleti, dante’nin beatrice’i gibi...

                bir karakter yaratır bellek; yerli bir ürün... kendisine ait ve aynı zamanda kendisiyle çelişen bir ruh... kibirli tutkuların kimliğinde oluşan zamanlar... acı berbat ve korkunç değil mi! çünkü güç bunun dışında kutuplaşmaya gidiyor; suçlan ve teşhis et yazdıklarını; sözden önce söz vardı, bedenin o ritmik dansı... ‘ben’in kutuplarında dolaş ve dönme sana söylenen gerekçelere... uyma, içindeki hıza yetiş, ödül herkesin ‘ben’ine...

                erinlik kutsaması için yapılan şölenlerin kıyısında hüzün taşır şiirin... taç giyme hiçbir törende... yolculuk içinde başladı, içinde bitsin; incileri ayır ipliği eğir sözcüklerin yayında... şiirini emzir ama emzirtme... ‘ilk kitap ilk cinayet’inse suyun aktığı yönün tersine devam et yolculuğuna; içini görsünler... aklını yüzyıla sakla, şiirine kölesin törenlere değil...

 

III.

                hangi tarih ya da yüzyıl mı demeli... bin yıl da olsa ne fark eder... her şair, her insan gibi kendisine döner aşk içinde... belki de içinde esen soğuğu selamlar yazdıkça... nanik yapar kabilesine... kovulur... döner bir totemlik zaman farkıyla yine kendine... yakılan her kent yıkılan her insan gibi ‘ben’ aslında öteki; ‘ben’dim, dercesine... ne tuhaf; dünyanın yuvarlak olduğunu törenlerle, resmi geçitlerle, zafer gibi görünen yenilgilerle anladım... raylar düz ama trenlerin tekerlekleri demirden... ‘ben’in katkısı olmadan öteki var olmuyor; kalbi alınmış bir sözcük gibi güce yaslanıyor şüphe... başka bir oyun var mı; ölüler evinde doğan çocuklar için... çocuk mu, çocuklar annelerinden öğrendiler uzaklığı ve babalarından artakalan meraklarından hayatı...

dokunma görgüsü... çatalın bıçakla buluştuğu noktada kanın kendince aktığı bir güvende kuruması... arzulanan mevki mutsuz bir yüzle karşılaşır; bütün araçlar sınanır yıkımlar için... azizlerin kitapları için yakılır dosyalar... ancak iş bu kadarla kalmaz, kurumlar vergisi içinde alkol ve bandrol sunulur menüde; kuşatma devam eder karşı konulması gereken ‘ben’e karşı... kimin çocuğu varsa ve kimin babası ve annesi açıklasın... her köle hazırlık yapmalı özgürlüğüne...

kıskançlık şüphesiz geç kalan bir başkaldırı; hoşa gitmeyen bir ‘ben’lik senfonisi... şairleri seven şairler çılgınca sevdiler kendilerini... annem bunu bilse utanırdı benden... çünkü sadık kalacağımı düşündü içgüdülerime... ve böylece kölelere duyduğum kin özgür insanlara duyduğum kinle buluştu: “yemin etmeyiniz, yemin vermeden yalnızca beş yüz ekülük ödül için dövüşünüz”( ortaçağın gün batımı, johan huizinga; sayfa 263)

 

IV.

 

                gücünü iyi bir yaşamdan yana kullandıkça  kendini daha da yıkmalı insan... hiç olmazsa boşuna savaşmıyorum der... aksi halde ağlamaya yatkın... heyecan kırık dökük de olsa ‘hayır’ taşır olası uyanmalara... zaman akıp gidiyor sıfatların yalnızlığıyla: güç kullanılabilir ama dilime ve aklıma sızma... yazdıkça  kölesi oluyor insan yaşadığı hayatın... yaşadıkça ömrüne sızıyor...

                yazdıkça ‘ben’ini yıkası geliyor aşkın... öyle ya stirner jeneriğinde bir varlık bile değilim... çünkü gücüm uğruna zevke ve inkâra dönüştürememiş ‘ben’in gücüne hiçliğin yanıtı ağır basıyor; “ben, her şey değildir, ama her şeyi tahrip eder.”

                şimdilik herhangi bir zamana kayan bir metnin hayatı kapsayan platonik serzenişiyle teninden çıkıyorum... ister bir cümle ister bir dize kabul et aklımdan sızan bu kırılmaları... sonunda ömrüm aşkın ve acının utkusu içinde masumiyetini yitiriyor aşınan yorgunluğuna rağmen...

                kazanılmış olan şey sonunda kaybediliyor; gücün olduğu yerde iddialarla uzaklaşıyor aşk... suçunu itiraf ettiği sürece unutmayı öğreniyor insan...

                gece... düştüğümüz çukurdan çıkarken çiğnediğimiz otu düşün; bir yarayı deşmek nasıl bir korku büyütürdü içimizde; gülünç olan yalnızca tutku; yalnızca kuşku... bir gölgenin en kısa ânında düştüm aklına; ‘ben’in içinde inkâr edilmiş ne varsa o ‘öteki’... başka bir şey mi yapmalıyım!..

                sabah... içinden çıktığımız düş korumuyor hayatlarımızı; bir kaplanın içgüdüsüne bırakılmış yazgının çemberi üzerinde zaaf ve güç denilen tercihlerle sızmak istemiyorum... saf dilekler uğruna doğurduğum lüksle sevişmeliyim tehlikelerle...

                kimse yok, ben yağmurlarla gizledim yüzümü; geceyi ve sabahı birleştirip bir ışık aldım elime; yüz yüze gelirsek yalnızlığı anlarım; yan yana gelirsek unuturum... başka şehirlerle yaşayan kalbimi saklandığı yerden çıkarırım; sen buna intihar de, ben buna aşk...

 

                                                                                                                                                     Salih aydemir

 

Bu yazı toplam 2355 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.