İçeriden, dışarıya bakmak ve Müebbet Edebiyatı

İçeriden, dışarıya bakmak ve Müebbet Edebiyatı

Cezaevlerinden kalemin dile geldiği anlatım olarak gündeme gelen Müebbet Edebiyatı, yeni bir üslup olarak dikkat çekiyor.

DİYARBAKIR - Ölüme mahkum edilenlerin, unutulmaya yüz tutmuş olanların "Dışarıya açılan kapısı" olan yazılardan ortaya çıkan bir serüven olarak başlayan ve hem Türk hem de Kürt edebiyatına yeni bir soluk kazandıran Müebbet Edebiyatı kavramı, "Dışarı"dakilerin dikkatini çekiyor. Kavramı ilk olarak kullanan Yazar Vedat Çetin, bu söylemin nasıl ortaya çıktığını anlattı. Cezaevlerindeki insanların yarattığı eserlerde, işkencenin, tecavüzün, baskının, sürgünlerin ve ölümlerin bir anlamıyla edebi bir yazımla kurgulanması ile ortaya çıktığını söyleyen Çetin, bu eserlerin oldukça dikkat çekici olduğunu belirtti. 1990'lı yıllardan sonra Kürt özgürlük mücadelesinin kitleselleşmesi ile cezaevlerinde bu kavramın temellerinin atıldığını ifade eden Çetin, "Onlar bir anlamıyla ömür boyu cezaevinde kalacak olanlar ve cezaevi hayatları olacak. Bu insanların arasında yazıya yönelim çoğaldı. Yazıya yönelim ilgi arttı" dedi.

“Dışarıya yönelik eleştiriler var”

Edebi eserlerin konu itibarıyla genellikle cezaevinden dışarıya bakış olduğunu söyleyen Çetin, "Edebi eserler konu itibariyle genellikle, cezaevinden dışarıya bakış ama cezaevinde yaşanan anılar ve dışarının tasviri ve dışarı ile olan bağlarını koparmama, o bağın güçlülüğünü sürdürme ya da güçlü bir hale getirme yazım süreci" olduğunu belirtti. Bir yazım sürecinin başladığını kaydeden Çetin, bu sürecin özelliğinin ise, cezaevinde yaşananların olduğuna işarette etti. Konularının genellikle "Dışarıyı tasvir" olduğunu ifade eden Çetin, "Dışarıyı tasvir var. Dışarıya yönelik eleştiriler var. Dışarıya anlatımlar var. Ve insan ilişkileri var. Aşka ve özgürlüğe dair tanımlamalar var. Bu anlamıyla bu romanları okuduktan sonra bende şöyle bir algı oluştu. Evet müebbet hükümlüsü ve çok iyide yazmaya başladılar" diye konuştu.

“İlgi çekici eserler ortaya çıktı”

Yaşanılanların ve oluşan bu kavramın iyi anlatılmasına kanaat getirdiğini söyleyen Çetin, bunun doğal bir sorumluluk olarak ortaya çıktığını söyleyerek, "Bunların iyi anlatılması lazım. Dışarıyla bağının iyi kurulması lazım. Bunun için bir tanımlama gerekiyordu" dedi.

Son 5 yıl içinde oldukça ilgi çekici eserlerin ortaya çıktığını ve bu eserlerden bir kaçının örneğini veren Çetin, "Mesela Rojbin Perişan'ın 'Gözyaşımın ağıdıydı seni beklemek' üçüncü baskısını yaptı. Tabi bu eserlerin çoğu da Aram yayınlarında çıkıyor. Mahmut Yamalak'ın 'Mermer Kanatlı Kuşlar' ikinci baskısını yaptı geçen yıl. Murat Türk, 'Böğürtlen Zamanı' ikinci baskısını yaptı. İsmail Biçen 'Dağın Ardı' romanı ilk baskı yaptı" diye konuştu.

İsimleri geçen dört yazarın da cezaevinde müebbette mahkum olduklarına dikkat çeken Çetin, bu eserler üzerinden "Müebbet Edebiyatı" kavramını ortaya çıkardığını söyledi. Müebbet edebiyatının 90'lı yıllar öncesindeki cezaevi edebiyatından ayrıldığını ifade eden Çetin, cezaevi edebiyatı ile Müebbet Edebiyatı arasındaki farkı ise şu cümleler ile ortaya koydu:

"Cezaevi edebiyatının konuları genellikle 12 Eylül öncesi sosyalist devrimcilerin mücadelesi tutuklanmaları, 12 Eylül'ün barbar işkenceleri gibi tüm örgütlemelerin önüne geçmesi toplumsal örgütlemelerin dağıtılmasını içeriyor. Aşk ertelenmiş bir insan duygusudur. Müebbet Edebiyatı ile cezaevi arasındaki edebiyatın arasındaki farklılık şudur. Aşkın ertelenmesidir. Ama cezaevi edebiyatında aşkın yaşanması gerekir. Müebbet Edebiyatı yazarları kahramanlarına aşkın yaşanmasının doğru olmadığını sağlıyor. Özgürleşen insan aşkı yaşamalıdır. Aşkla özgürlük iç içe yorumlanıyor."

“Estetik kaygı güden yazarlar”

Müebbet edebiyatının öne çıkan özelliklerine de değinen Çetin, özellikle özgürlük mücadelesindeki bireylerin bu kavrama katkı sunduğunu söyledi. "Bu mücadele içerisinde kahramanlar gerçek yaratılmış kahramanlardır. Bunların arasında kurgu kahramanlarda vardır. Mesela Mermer Kanatlı Kuşlar bir kurgudur. Her biri kurgudur. Yani kahramanın ismi bile anlamlıdır" diyen Çetin, 12 Eylül öncesi ertelenmiş cezaevi edebiyatının da ete kemiğe dönüştürülmeye çalışıldığın belirtti. Cezaevi edebiyatı ile Müebbet Edebiyatı arasındaki ayrışan noktalara değinmeye devam eden Çetin, "Cezaevi edebiyatı ile müebbet edebiyatı arasındaki fark, Kürt özgürlük mücadelesi ve 12 Eylül öncesi sınıf mücadelesidir. Müebbet edebiyatının yazarları özgürlük mücadelesinin bir parçası olarak kendilerini tanımlıyorlar. Yani onlar kopmuyorlar. Orda kopuş yoktur. Kopuş olursa kategoriye girmeleri zor" dedi. Müebbet Edebiyatı kavramının, özgürlük mücadelesi ile bağını sürdüren ve yakınlığı ile kendini ifade eden kahramanların gerçek hayatla soyutlama arasında gidip geldiğini kaydeden Çetin, "Kürdistan'da yaşananlar, herkesin birkaç romanı olduğunu görüyoruz. Yani yazıyor yazıyor bitmiyor. Ama önemli olan nasıl yazdığıdır. Burada sıkıntı var. Yani edebi dil estetik kaygı güden yazarları ben bu kavram içerisine aldım. Yoksa onun dışında yazılar çok var. Gelecek mi devamı? Bence gelecek ben umutluyum daha güzel eserler gelecek" diye konuştu.

“Bu ifade beni büyüledi”

Müebbet Edebiyatı üzerinde bir süreden bu yana araştırmalar yapan ve konuyu gittiği her panel, söyleşi ve yazısında sık sık dile getiren öykü yazarı Ayşegül Tözeren ise, ilk kez Şanlıurfa'da gittiği bir panelde Çetin'den duyduğunu ve bu ifadenin kendisini büyülediğini belirtti. Müebbet Edebiyatı'nı tanımlayan Tözeren, "İfade beni büyüledi. Müebbet yani sonu olmayan ve edebiyat. Ancak, daha sonra Müebbet Edebiyatı'nın müebbet hükümlüsü yazarların yazdıkları edebiyat eserlerine verilen isim olduğunu öğrendim. Müebbet hükümlüsü yani yaşam boyu hapishanede kalmasına hükmedilmiş yazarların eserlerini merak ettim. Günümüzdeki yazarların birçoğu gibi, kariyerist kaygılarla 'görünmek için, kabul görmek' için yazmadıkları açıktı. Böyle olunca yazmak daha anlamlı geliyor bana" dedi.

“Tecrit edilmiş yazarın içe dönmesi”

Bu edebiyatını okumaya başladığında bazı ortak özelliklerin dikkatini çektiğini ifade eden Tözeren, eserlerde belirgin unsurlara işaret ederek, "En belirgin olanı, kurulan hayali karakterlerdi. Müebbet Edebiyatı'na ilişkin romanları anlattığım bir yazımda bu karakterleri şöyle açıklamaya çalışmıştım: 'F tipi bir cezaevindeki tecrit koşullarını aktarmaya gerek bile duymuyorum. Bedensel olarak dıştan, dünyadan soyutlanmış, tecrit edilmiş bir yazarın içe dönmesi, bilincinin katmanlarında yolculuk yapması, kendisine düşsel arkadaşlar edinmesi' doğal ama haliyle iç burkucu da" diye konuştu.

“Bir yerde umut seziliyor”

Müebbet Edebiyatı'nın yazarlarının hiçbir zaman beş duyu organları ile iletişim kurmadan bir okura seslendiklerini ifade eden Tözeren, "Okur yaşayan olduğu kadar, yaşamayan da onlar için. İşte edebiyatın sonsuza bir hükmü varsa, bu duygu. Herkese ve hiç kimseye yazmak. Yazmanın anlamı açısından bu durum biricik ve çok değerli" dedi.

Tözeren, "90 kuşağının metinlerinde genellikle karanlık, dört duvara hapsedilmiş gibi sinik ve karamsar bir hava hakimdir. Oysa Müebbet Edebiyatı'na ilişkin eserlerde ne olursa olsun bir yerde umut seziliyor. Diyaloglara dayalı canlı ve hareketli bir dil kullanılıyor. Uzun cümleleri fazla görmüyoruz, metin tıkır tıkır ilerliyor, sanki yaşıyor" diye konuştu. 

iceriden-disariya-bakmak-ve-muebbet-edebiyati---(1).jpg

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.