1. HABERLER

  2. POLİTİKA

  3. “Muhalefet erken seçim çağrısı yapmalı”
“Muhalefet erken seçim çağrısı yapmalı”

“Muhalefet erken seçim çağrısı yapmalı”

HDP’nin tutuklu bulunan eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, muhalefetin erken seçim çağrısı yapması gerektiğini söyledi. Yüksekdağ’a: ‘Olağan koşullarda muhalefetin erken seçim çağrısı yapması gerekir ancak şu an kazandığını koruyamaz durumda.’ diyor.

A+A-

4 Kasım 2016'dan bu yana Kocaeli Kandıra Cezaevi'nde bulunan HDP eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, 31 Mart seçimlerini değerlendirdi.

AK Parti ve Cumhur ittifakının sandıkta kaybetmeyi hazmedemediğine vurgu yapan Yüksekdağ, “Bugün demokrasi sandıkta kaybediliyor” dedi.

 “Sanki herkes bu ülkede seçim çağrılarını sadece Devlet Bahçeli'nin yapabileceğini kabullenmiş ve her çağrıldığında elmecbur sandığa gitmeyi kader haline getirmiş” diyen Yüksekdağ’a göre, erken seçim kaçınılmaz.

Artıgerçek’ten Derya Okatan’ın HDP’nin eski Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’’la yaptığı röportaj şöyle: 

Seçim sonuçlarını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye son dört yılda bitmeyen seçimler ülkesi halinde. AKP-Saray-MHP iktidarının kazanmadığı hiçbir seçim, seçimden sayılmıyor, siyasi operasyonların hedefi haline getiriliyor. İstanbul’da seçim iptal ve yenileme kararı alınması bunun son örneği oldu. Bu aslında rejimin yönetme biçimine dönüştü. Zorbalık ve arsızlığın yönetme biçimine... Belki ilk örnekte, yani 7 Haziran sonrasında bu eğilime birleşik olarak dur denebilseydi, bugün başka şeyler konuşuyor olurduk. Mesela sandıklarda kazanılan demokratik bir zaferden bahsedebilirdik. Ama bugün demokrasi sandıkta kaybediliyor. Bu memlekette hiçbir zaman tek başına seçimler demokrasi göstergesi değildi ama şimdi çok daha kötü bir noktaya gelindi.

Seçimler, demokratik gelişimin, halk iradesinin önünde engele ve seçme tercihlerine dönük operasyonların gerekçesine dönüştü. Diktatörlük sırtına 'seçilmiş' kaftanını giysin diye her türlü hile-hurda, baskı, saldırı, adaletsizlik Türkiye'de yerleşik hale getirildi. Sanki herkesin oyu da canı da Erdoğan'ın, Bahçeli'nin keyfine armağan. Toplumu böyle görüyorlar. Bütün ülkenin ve dünyanın gözünün içine baka baka siyasi sahtekarlık yapma rahatlığını da bu kibirden alıyorlar.

AKP-MHP koalisyonunun Türkiye genelinde bu kadar açık bir yenilgi almış olmasına rağmen İstanbul seçimlerini akla zarar gerekçelerle iptal ederek, seçilmiş başkanın mazbatasına el koymaya cesaret etmesi, esas olarak muhalefetin cesaretsizliğinden kaynaklanıyor. Bu iktidarın her şeyi yapabileceğini bilmek için daha kaç kez bunları yaşamak gerekiyor? Başta ana muhalefet olmak üzere birçok parti ve muhalif güç, 31 Mart'tan sonra büyük bir meşruiyet kaybı yaşayan, kaba oy hesaplarıyla bakıldığında bile kitle desteğini yitirdiği görülen iktidar karşısında kararlı, cüretli duruş gösteremedi. Olağan koşullarda muhalefetin erken seçim çağrısı yapması, iktidara alternatif ortaya koyması gerekir ancak şu an kazandığını koruyamaz durumda.

Siz durduğunuzda faşizm durmuyor ya da bu memlekette kazanılan seçimlerin sonuçları günlük güneşlik bahar bahçelerine açılmıyor. AKP-MHP karşısındaki 31 Mart kazanımı, seçimi kazandıran geniş demokratik işbirliği hattı tahkim edilerek, bunun zorunlu gerekleri yerine getirilerek güvenceye alınabilirdi. CHP'nin oyunu aldığı Kürtlerle demokratik bir ilişki kurması, AKP-MHP cephesinin baskı, saldırı, linç girişimi gibi yönelimleri karşısında kararlı ve ilkeli durması, kendini asgari müşterekler etrafında oluşan geniş muhalif kesimleri işbirliği hattını güçlendirmeye vakfetmesi beklenirdi. Ama belli ki kazanmaya hazır olmayan, siyasi kararlılık çizgisi zayıf bir muhalefet durumu var.

Kazanımları savunmak da bedel istiyor ve ancak birlikte olunduğunda, birlikte durma basireti, cesareti gösterildiğinde güçlü bir savunma yapılabilir ve iktidarın dayattığı bu rezil döngü kırılabilir. Onlar 7 Haziran'dan bu yana aynı şeyi yapıyorlar ama artık muhalefet iddiası olanların farklı şeyler yapması gerekir. Başta Kürt halkının acil demokratik istemleri ve İmralı tecritinin kaldırılması talebi olmak üzere bütün emekçilerin, halkların, kadınların, gençlerin taleplerine yanıt olan birleşik siyasi mücadele hattının kurulması ise hızla ve kararlılıkla yapılması gerekenlerin başında gelir. 23 Haziran'da yeniden kazanmak ve kazandığını kaybetmemek için başka seçenek yok.

Tabii sorunun birinci derece muhataplarının ne yol izleyeceğinden bağımsız olarak demokratik halk dinamiklerinin, emekçi solun, kadınların son dönende gelişen tabanda birlik ve ortak mücadele çizgisini geliştirme çabasından bir an olsun vazgeçmemesi gerekiyor.

Partinizin seçim stratejisi itibariyle sonuçları nasıl görüyorsunuz? ‘Doğru bir strateji izlemiş’ diyor musunuz?

HDP 31 Mart seçimlerinde olması gereken stratejiyi izledi diyebilirim. Her seçim taktik ve stratejisinin kendi içinde zayıf ve güçlü yanları olabilir. Önemli olan yeni bir durum yaratma kabiliyetidir, sonuç almak başarısıdır. Bu açıdan baktığımızda HDP, 31 Mart seçimlerinde yeni bir durum yaratmıştır ve sonuç almıştır. Akıl almaz baskı ve saldırılar ortamında seçime giren bir parti olarak, gerek kazandığı belediyeler gerekse de genel siyaset denklemini belirleme gücüyle önemli bir dayanıklılık ve siyasi kararlılık sınavı da vermiştir.

Yıllardır bizi siyasetten tasfiye etmeye, hiç değilse kıyıya köşeye ya da onların istediği sınırların içine itmeye çalıştılar. Ama onlar itip baskı uyguladıkça HDP duruşunu sağlamlaştırdı ve siyasi hareket alanını genişletti. 31 Mart'ta bu gerçek tescil edilip onaylandı ve HDP'nin merkez siyasetteki kilit rolü daha gelişti. Ayrıca AKP-MHP koalisyonunun bütünüyle bize karşı yürüttüğü kampanya kötü biçimde duvara tosladı. Seçmen HDP düşmanlığının, nefret siyasetinin derin adaletsizlikten beslenen güç ve kibir sarhoşu kampanyaların da bir sonu olduğunu söylemiş oldu.

HDP'nin seçim sürecindeki duruşu ve çizgisi halkların bilincine ve direncine önemli katkılar yaptı. Şimdi önemli ve belirleyici olan, HDP'nin ve Kürt halkının Türkiye demokrasisine ve siyaset tarihine yaptığı bu hayati katkının hakkını teslim etmek ve ona aynı demokratik ilkelerle cevap vermektir. Seçimlere ve temsili demokrasiye inancın, güvenin bu kadar yerlerde süründürülmesine rağmen 23 Haziran'da yine de kazanmak mümkündür. HDP, her dönem sergilediği meşru olandan, haklı olandan yana duruşuyla tırmandırılan saldırgan, komplocu, kirli rejim politikaları karşısındaki tutarlı antifaşist çizgisiyle yine seçim sonuçlarını tayin edecek kabiliyete sahiptir.

Bana göre 23 Haziran seçimi bir vicdan seçimidir. Siyasi iktidar kendisini onaylatma referandumu, zorla rıza alma seçimi olarak görüyor ama o gün esas olarak toplumsal vicdan sınanacak. Dün bizim belediyelerimize zorla el konulup kayyum atandığında, bugün yüzde 60-80 arası oyla seçildiğimiz 6 belediyede başkanı KHK'lı oldukları gerekçesiyle azledilip yerine kayyumcu partinin adayları atandığında kıpırdamayan toplumsal ve politik vicdan, bari 23 Haziran’da ayağa kalkmalı. HDP her durumda halklarımızdan ve demokrasiden yana olarak siyasi misyonunun gereğini yaptı. Bugün art niyetli ve provokatif amaçlarla HDP'nin misyonunu ve prestijini zedelemeye çalışan herkes önce dönüp kendi misyonunu sorgulamalı ve demokrasi için çok ağır bedeller ödemiş ve ödemekte olan bir parti karşısında en azından ahlakın gereklerini hatırlamalı.

Kürt kentleri açısından baktığımızda baskı ve abluka politikaları nedeniyle kaybettiğimiz yerler var. Seçmen kaydırma, sahte seçmen kaydı gibi çok aleni hile yöntemleri kullanılmış olmasına rağmen bizim gücümüz bunları engellemeye yetmedi ama dışımızdaki kamuoyu tarafından da umursanmadı. Fırat’ın öte yakasında yaşananlara hala çok uzak ve ayrımcı bir kamuoyu gerçeği orta yerde durdukça iki yakamızın bir araya gelmesi de zor görünüyor. Kürt halkı çok ağır iktidar baskısına ve kendisini itilmiş, tecrit edilmiş hissetmesine rağmen oyunu onurdan, özgürlükten yana kullandı ve 31 Mart seçimlerine damgasını vurdu.

HDP'nin Kürdistan coğrafyasında oy kaybettiği iddiası ise AKP ve iktidar çevrelerinin başarısız bir siyaset mühendisliği denemesidir. En az 500 bin insanın yerinden edildiği, on binlerce sahte seçmenin taşındığı, savaş ve korku politikalarının sopa gibi sallandığı yerde başka bir parti olsa nefes alamazdı ama HDP bu koşullarda seçim aldı. Aday belirleme aşamalarında ve yerelin işin merkezi olarak sürece katılımının önünü açmada kimi sorunlarımız var, bunların çözüm yolunu da halkımız işaret etmiştir. Şimdi görevimiz o yolu takip etmek.

Sonuçların genel siyasete etkisi ne olur? AKP’nin gerileme süreci devam eder mi? Erken seçim olabilir mi?

AKP'nin gerileme süreci yeni değil. 7 Haziran'dan bu yana kesintisiz geriliyordu. Bunu tedrici hale getirmeye çalıştı. Aslında bir dibe vuruş yaşayacak kadar ağır bir çürüme yaşamasına rağmen kendini kaba zorla, savaşla, aşırı milliyetçi çizgiyle, girdiği kirli ittifaklarla tahkim etti. 15 Temmuz darbe girişimini de bir lütuf olarak görüp AKP-Saray karşı darbesine dönüştürünce önemli bir zaman kazandı. Ama kurdukları sistem takırdıyor, korku ve şiddet yayarak yönetme tarzı artık etkili olmuyor, dahası ekonomik ve siyasi olarak yarattıkları felaket, toplumun tahammül çemberlerini bir bir kırıyor. Politikasının ötesinde sosyal, toplumsal bir durum olarak Türkiye'nin AKP-MHP koalisyonunu taşıma imkanı yok.

Aslın bakılırsa 31 Mart'tan sonra doğal ve meşru olan, muhalefetin kararlı ve özgüvenli bir duruş göstererek, iktidarın bu zoraki ve kendiyle birlikte memleketi de süründüren 2023'e yürüme tavrına boyun eğmemesi, doğrudan erken genel seçim çağrısı yapmasıydı. Ama muhalefetin ana kulvarlarını dolduranlar neredeyse statükodan ölecek halde Cumhur İttifakı’nın çoğunluk seçmen desteğini yitirdiği, bütün büyükşehirleri kaybetmiş bir iktidarın yerinde durma meşruiyeti kalmadığı fikrinin bile doğru dürüst üzerinde durmadı. Sanki herkes bu ülkede seçim çağrılarını sadece Devlet Bahçeli'nin yapabileceğini kabullenmiş ve her çağrıldığında elmecbur sandığa gitmeyi kader haline getirmiş.

Uyuyan devi uyandırmayalım, iktidarı saldırtmayalım, sermayeyi kızdırmayalım korku ya da hesaplarıyla ayan olanı beyan etmeyen ve toplumun eğilimini, iradesini, geldiği düzeyi doğru temsil etmeyen muhalefet gereken rolü oynayamaz. Evet, bana göre erken genel seçim kaçınılmaz ama bundan önce Türkiye'yi bu seçime götürecek muhalefet alanının netleşmesi, faşizmle birlikte yaşayıp yaşamayacağına karar vermesi ve sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. HDP'yi bu değerlendirmenin dışında tutuyorum, zira dün de bugün de AKP-Saray-MHP iktidarı karşısında tutarlı mücadele ve demokratik işbirliği noktasındaki duruşu defalarca sınandı.

 

Tabii öncelikle İstanbul seçimleri olmak üzere önümüzdeki politik süreci, faşizmin gadrine uğrayan her kesimi bir araya getiren bir demokrasi blokuyla, ittifakıyla göğüslemek durumundayız. Bu başarıldığında daha büyük kazanımlar elde edilecektir ve toplumun, halkların siyasi özgüveni artarak yeni ve güçlü bir toplumsal enerji açığa çıkacaktır. Ama bunun tek başına sandıkla, seçimle olacağını sanmak da siyaset bilimine, hakikatine aykırı. Halk hareketi ve halk örgütlenmesi tek güvencedir. Bugüne kadar kazanılan ama gasp edilen bütün seçim örneklerinden başka bir ispata ihtiyacımız yok bu konuda. İktidar halka 23 Haziran’da benim keyfim için ve zorunlu olarak sandığa gidin diyor, şu durumda. Öyleyse halkın politik bir hareketle sandıklara gitmesi verilecek en iyi cevaptır. Aynı zamanda 23 Haziran, ülkedeki formel temsili siyaset ve az buçuk seçimli demokrasi için de son şanstır. Eğer iktidarın yıllardır kullandığı bu strateji boşa çıkarılmazsa, AKP-MHP esaslı bir ders almazsa Türkiye'de seçim diye bir sistem ve mefhum da kalmaz. Umarım herkes bunun farkındalığıyla hareket eder.

Seçim sonrası itirazlar itibariyle süreç 7 Haziran'a benzetiliyor. O dönemin öznelerinden birisi olarak siz nasıl görüyorsunuz?

Seçim sonuçlarını yok sayma, iktidardan düşmüş olmasına rağmen koltuğunu terk etmeme, hatta o koltuk için memleketi yakma çizgisinin başlama noktası 7 Haziran'dır. 31 Mart sürecinde temel yanlarıyla iktidarın sergilediği tutum 7 Haziran'a benziyor elbette.

7 Haziran sonrası HDP'yi geriletmek için savaş fitili ateşlendiğinde bu ateş herkesi yakar demiştik. Ama bütün düzen partileri HDP karşıtlığında ve onu geriletme fikrinde ortaklaştıkları için bizim dışımızda kimse 7 Haziran seçim sonuçlarının yok sayılmasına karşı ciddi bir itiraz geliştirmedi. Bugün de ceremesi çekiliyor.

2015'de çözüm sürecinin bitirilmesi ve koca bir genel seçimin ‘olmadı baştan’ tahammülsüzlüğüyle boşa çıkarılması darbe, savaş, OHAL ve bitmeyen seçimler döneminin de kapısını açtı. İktidar yarattığı korku, şiddet, derin adaletsizlik, siyasi soykırım ve kitle katliamları ortamında 1 Kasım seçimine ve zorla rıza üretme çizgisine yöneldi. Bugüne kadar da bu çizgiyle yönettiler. Ama artık muhalefetin, demokratik mücadele dinamiklerinin dünkü hata ve eksiklikleri tekrar etmemesi gerekir. Dünün sorunlarından biri olan korku duvarlarına hapsolma durumu önemli oranda aşıldı. Ama muhalefet ve yönetim alternatifi olma iddiası taşıyan siyasi kollar bakımından HDP ve Kürt karşıtlığı yörüngesinden çıkmak tayin edici önem taşıyor. Defalarca kanıtlandı ki, HDP ve halklar kaybederse iktidarı, muhalefeti herkes kaybeder. Bizlere karşı yürütülen düşmanlık, nefret, linç rehin alma saldırıları bütün Türkiye’de kaybettirdi. Aynı çizgide ısrar kaybetme hattını daha derinleştirir.

KHK’lı belediye başkanlarına mazbatalarının verilmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidar kayyumcu siyaseti ve pratiğini sürdürme konusunda oldukça ısrarlı. Dün belediye başkanlarını doğrudan görevden alıp yerine kayyum atayarak yaptıklarını bugün sandıktan büyük farkla çıkan seçilmiş başkana mazbatasını vermeyip kimi yerlerde yüzde 75'i bulan çoğunluğun istemiyorum dediği adayı başkan ilan ederek yaptılar. Seçim denilen sosyal siyasal olgunun amacı, anlamı, hukuk adaleti bakımından tam bir kepazelik anlamına geliyor bu. Aynı zamanda katmerli haksızlık, kural tanımazlık yapıldı. KHK ile işinden ettikleri, ekmeğiyle oynadıkları insanların seçilme hakkı da gasp edildi. Üstelik YSK eliyle kurulan tuzak ve siyasi sahtekarlık yöntemiyle yaptılar bunu. Hakkı gasp edilen belediye başkanlarımızın hiçbirinin adaylığına başta itiraz edilmedi, "aday olamazsınız, belediye başkanı seçilemezsiniz" denilmedi. Önce seçime, sandığa darbe yapıp gerekçesini sonra uydurdular. İstanbul seçimi için de benzer yöntem kullanıldı.

Uyduruk bir gerekçeyle ve yine YSK maşasını kullanarak seçildikten 18 gün sonra İmamoğlu'nun mazbatasına el koydurlar. Tabi Kürtler söz konusu olduğunda iktidar daha hızlı ve tahammülsüz. En başta Kürt belediyelerine kayyum atandığında güçlü bir tepki verilebilseydi, bugün İstanbul başta gelmek üzere bu kadar şiddetli ve kapsamlı gasp hareketlerine girişemezlerdi. Ama ne yazık ki son seçim sürecinde de hukuksuzluğun ilk başladığı ve beslendiği Kürt seçmen iradesine hakaret edilen örnekler yaygın kamuoyu tarafından görülmedi. Tabi bu çifte standart, çifte ayrımcılık sona ermediği müddetçe kimsenin hiçbir hakkı güvende olmayacak.

OHAL sürecinde belediyeler dahil bir çok kazanıma el konulmuştu. Belediyeler başta olmak üzere genel olarak kazanımların korunması nasıl sağlanabilir?

Kazanımların korunmasının en önemli yolu önce de de belirttiğim gibi halk hareketi ve örgütlenmesidir. Bizler de bu konuda bıraktığımız eksikliklerin, yetersizliklerin sonuçlarını deneyimledik. OHAL sürecini, kayyum atamalarının başladığı aşamayı güçlü ve hazırlıklı bir halk hareketiyle, yaygın halk örgütlenmesiyle karşılayabilseydik durum farklı olurdu. Bugünkü pratiğimiz açısından çıkaracağımız temel ders ve alacağımız asıl referans da bu yönde olacaktır. Tabi bir taraftan da mevcut belediyecilik anlayışımız ve icraatlarımızın olumlu örnek taraflarını iyi propaganda edemedik, halkın ortak deneyimine dönüştüremedik. Bu nedenle yeni dönemde en küçük yerelden insanların evinden, iş yerinden, okulundan yönetime katılması modelini eksiksiz uygulamak durumundayız. İnsan, kadın ve doğa odaklı halk belediyeciliğini geliştirme, yerinden yönetim anlayışını en küçük yaşam ve yerleşim alanlarına kadar yaygınlaştırmak en önemli güvencemiz, pusulamızdır.

Bunlar kadar önemli olan diğer bir faktör ise tehdit ve saldırı altındaki her kazanımı gerektiğinde tereddütsüz sokaklarda eylemde savunmaktır. Sandık, seçim ne kadar meşruysa hak ve adaleti savunmak için sokak ve eylem de o kadar meşrudur. Hatta düzende sağlam çarkın kalmadığı, politik kötülüğün her yeri ele geçirdiği zamanlarda sokak ve eylem bir toplumun ana kucağıdır.

Cezaevlerinde açlık grevleri sürüyor. Durum nedir? Bu konuda dışarıya bir çağrınız var mı?

Gelinen aşama açlık grevleri bakımından bıçak sırtı bir durumu ifade ediyor. Sevgili Leyla Güven'in açlık grevi 200'lü günlere doğru gidiyor, hapishanelerde ilk grevci gruplar 150 günü aştı ve Kandıra F Tipi'nde aynı odayı paylaştığımız DBP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel ile kapı komşumuz önceki dönem Hakkari Milletvekili Selma Irmak ise grevde 130’lu günlere yaklaşıyor. Muhtemelen yanıtlarım size ulaştığında ölüm orucuna başlayanların sayısı da geçen süre de artmış olacak.

Eylemin İmralı mutlak tecritinin kaldırılması yönündeki temel talebinin belli bir düzeyde karşılık bulduğunu görüyoruz. Ancak bu zamana kadar yapılan bir aile, bir de avukat görüşü tecritin kaldırılması talebini karşılamaktan henüz uzak. Zaten bu nedenle Leyla Güven ve hapishanelerdeki grevciler eylemi sürdürüyor. Zira görüşmelerin süreceğinin İmralı’daki mutlak tecrit uygulamalarının kaldırılacağının garantisi yok. Bu güvenceyi resmen siyasi iktidar verebilir ve ölümlerin önüne geçme sorumluğunu üzerinden atma, talebe cevap olmama hakkı asla yoktur.

Atılacak birinci adım görüşmelerin süreklileşmesi ve İmralı'daki tüm mahpusların kapsamasını sağlamak, ikincisi ise Sayın Öcalan tarafından 4 yıl aradan sonra gönderilen mesajı doğru okumaktır. Özellikle Türkiye demokrasi güçlerinin İmralı’daki barış, demokrasi ve halkların birlikte yaşama iradesini bütün negatif yorum, çarpıtma ve manipülasyonlardan bağımsız okuması önemlidir. İmralı eksenli son süreç siyasi özgürlüklerin gelişim ve boğucu hale gelen daralmanın aşılması için bir olanak yaratabilir. Bu nedenle açlık grevleri hala Türkiye siyasetinin önemli bir gündemi olmaya devam ediyor. Bu sürecin gelişim ve sonuçları iktidarı muhalefetiyle herkesi etkileyecek. Talebin karşılık bulmaması ya da askıda bırakılması ise yaşanan siyasi krizi derinleştirir. Bugün ölümlerin yaşanıp yaşanmaması, iktidar kanadının somut ve net olarak yapacağı açıklamaya bağlıdır.

Açlık grevi ve ölüm orucu direnişçileri kendileri ve Türkiye halklarının barış, demokrasi, özgürlük amacı adına en ağır sorumluluğu üstlendiler. Şimdi sorumluluğu yerine getirme sırası siyasi iktidardadır ve bu sırayı savma gibi bir lüksü de yoktur. Toplumun aydın, demokrat, vicdan sahibi bütün kesimlerinin bu ihtiyaca göre tutum alması gerekir. Ortada eşit iki taraf yok, bu durumda adil olan tarafsızlık değil net biçimde ve tereddütsüz taraf olmaktır.

Kimse bu hakikatin etrafında dolaşmamalıdır, yazık olur... Bir tarafta tecrite karşı tepeden tırnağa haklı bir talebi bedenini, canını ortaya koyarak savunanlar, diğer tarafta bütün güç, zulüm, otorite sistemini kullananlar varken ve haklıyla haksız, doğruyla yanlış, gerçekle yalan arasındaki mücadele her yerde bu kadar açık ve keskin hale gelmişken, net olmak ve taraf olmak en hayırlı yoldur. Bu nedenle Türkiye’deki demokratik gelişim, özgürlük, refah, güzellik arayan herkes süresiz açlık grevi ve ölüm oruçlarının talebini sahiplenmelidir. Ayrıca Kürt halkının ve hapishane kapılarında yerlerde sürüklenen ak tülbentli anaların bu hayati aşamada sesini ve talebini duymayanların konuşmaya hakkı olmaz. (Kaynak: Artıgerçek)

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.