PSK Başkanı Mesut Tek: “Kürtlerin tüm talepleri meşrudur”

PSK Başkanı Mesut Tek: “Kürtlerin tüm talepleri meşrudur”

Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) Genel Başkanı Mesut Tek, gündeme ilişkin konular hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

“Eşitlik kardeşlik hukukunun temelidir, nerede eşitlik?” diye soran PSK Başkanı Tek, Kürt sorununun çözümü konusunda şunları söyledi: “Kürtlerin tüm talepleri meşrudur. Özyönetim de, federasyon da, bağımsız devlet de meşru taleplerdir. Devlet, Kürtlerin doğuştan gelen haklarını tanıma konusunda bir yol haritası çizmelidir.”

KCK’nin 7Haziran seçim sonuçlarını yanlış okuduğunu ve hendekleri yanlış bulduğunu belirten Tek, “HDP 7 Haziran seçimlerinde büyük bir başarı kazandı. HDP % 13 oy oranıyla,  80 milletvekili ile parlamentoya girdi. KCK ne yazık ki, HDP’nin bu başarısını kendisinin askeri ya da silahlı mücadelesine, devrimci halk savaşı stratejisine bir destek olarak okudu. Aksine bu durumu şöyle okumak daha doğru olurdu; Kürt halkının HDP’ye olan böylesine büyük bir desteğinin başlıca nedeni Kürt halkının barış istemiydi” şeklinde konuştu.

Devlete ve PKK’ye çatışmasızlık çağrısında bulunan Tek, “Devlete çağrımız, operasyonları durdurması, sokağa çıkma yasaklarını sonlandırması, çatışmalarda zarar görenlerin zararlarının tazmin edilmesi, karakol yapımlarına son verilmesi, Kürdistan’a askeri sevkiyatların durdurulması, militarize çabalarının sonlandırılmasıdır. PKK’ye çağrımız ise, hendek siyasetinden vazgeçmesi, çatışmaları sivil alanlara taşıyarak sivillerin ölümüne yol açan stratejiden vazgeçmesi, askeri güçlerini sınırların dışına çekmesidir” ifadelerini kullandı.

 

 

Bölgedeki çatışmalı süreç, Suriye’deki iç savaş, uluslararası güçlerin Ortadoğu’ya müdahalesi, IŞİD’i ortaya çıkaran tarihsel toplumsal araka plan, Türkiye’nin PYD mevzilerini vurması, Azez’in önemi, Kürt sorununun çözümü, Kürt partilerin ortak hareket etme çabaları ve daha birçok konuda PSK Genel Başkanı Mesut Tek gazetemiz Tigris Habere önemli açıklamalarda bulundu.

Bölgedeki çatışmalı süreci, sokağa çıkma yasaklarını, operasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Çatışmalı süreçlerin, temel nedeni, Türkiye’de Kürt sorununun henüz daha çözülmemesidir”

Bugün hendek, barikat siyaseti ve tüm çatışmalı ortamların, süreçlerin, gerginliklerin temel nedeni, Türkiye’de Kürt sorununun henüz daha çözüme kavuşturulamamış olmasıdır. Kürt sorununun çözüme kavuşturulamamasının başlıca sorumlusu ise, Türk devletinin tekçi zihniyeti ve resmi politikasıdır. Türk devleti, Kürtleri imha ve inkâr temeli üzerinde kuruldu. Türk devleti, Türk ve Müslüman dışındaki tüm dini ve etnik toplulukları bir potada eritmek istedi. Devletin yapısını, eğitimini, diplomasisini, kültür politikasını hep bu temel üzerinde şekillendirdi. O dönemden bugüne geçen sürede yaşananlara bakıldığında görüldü ki, ret ve inkâr politikası Kürt sorununu çözmedi, aksine Kürtler devletin bu resmi politikasına karşı değişik biçimlerde, şekillerde direniş gösterdiler. Bu direnişler bazen silahlı mücadele, isyan şeklini aldı, bazen düzen partilerinden birini destekleme şeklinde kendini gösterdi. Ve giderek Kürtler deyim yerindeyse, ulusal ve demokratik hakları için sürekli bir direniş içinde, sürekli bir hareket içinde oldular. Eğer biz bu yaşanan son gelişmeleri hendek ve barikat gerginliğini, devletin uyguladığı sokağa çıkma yasaklarını, Kürdistan’ın daha fazla militarize edilmesi, askeri operasyonları Türkiye’nin resmi Kürt politikasından bağımsız ele alamayız. Sorunların nedeni, Kürtlerin haklı taleplerini dile getirmesi ya da bazı ilçelerde,  mahallelerde hendeklerin açılması değil, sorunların temeli devletin Kürt sorunu karşısındaki resmi politikasıdır.

“Kürt halkının HDP’ye olan büyük oy desteğinin başlıca nedeni Kürt halkının barış istemiydi”

Elbette bunu söylerken bu hendeklerin arkasındaki PKK politikasının etkilerini de görmezden gelemeyiz. Kuşkusuz PKK ve onun periferisinde hareket eden siyasi yapıların bu hendek ve ona bağlı olarak yaşanan gerginliklerde payı vardır. Kanımca bu konuda Kandil daha doğrusu KCK’nin 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin başarısını yanlış okudu. HDP7 Haziran seçimlerinde büyük bir başarı kazandı. HDP % 13 oy oranıyla,  80 milletvekili ile parlamentoya girdi. KCK ne yazık ki, HDP’nin bu başarısını kendisinin askeri ya da silahlı mücadelesine, devrimci halk savaşı stratejisine bir destek olarak okudu. Aksine bu durumu şöyle okumak daha doğru olurdu; Kürt halkının HDP’ye olan böylesine büyük bir desteğinin başlıca nedeni Kürt halkının barış istemiydi. O dönemde pamuk ipliğine bağlı olarak da olsa yürüyen bir barış süreci vardı ve 7 Haziran seçim sonuçlarıyla Kürt halkı PKK’ye ve HDP’ye bir mesaj verdi. Kürt halkı oylarıyla dedi ki, siz ne olursa olsun legal ve demokratik alanda kalmalısınız, barışçıl taleplerde ısrar etmelisiniz. Ama ne yazık ki, KCK bu mesajı böyle okumadı ve kendisinin silahlı mücadele stratejisine destek olarak gördü. Bu anlayışın da kuşkusuz bugün yaşanan çatışmalarda, gerginliklerde önemli, azımsanmayacak bir payı vardır.

Çatışmaları kimin başlattığı değil nasıl sonlandırılacağı önemlidir       

Başta da söyledim asıl neden Türk devletinin Kürt sorununu çözme konusunda gerçekçi, ciddi bir programının olmamasıdır ve Kürt sorununu yine geçmişte olduğu gibi şiddet temelinde çözme ısrarıdır. Böyle olmakla birlikte bu son çatışmalarda gerginliği kim başlattı, önce devletin saldırıları mı başlattı, hendekler açıldıktan sonra mı başladı diye yapılacak bir tartışmanın, gerekli olmakla birlikte bugün bir faydası olmayacağına inanıyoruz. Bugün önemli olan çatışmaları kimin başlattığı ya da hangi politikaların çatışmalara yol açtığını tespit etmekten ziyade öncelikle bu çatışmalar nasıl durdurulur, barış ortamı nasıl sağlanır gibi konuların üzerine kafa yormak gerekir diye düşünüyorum.

PSK’dan devlete ve PKK’ye çağrı

Biz Kürdistanlı 6 parti, 6-7 Şubat’ta siyasi partiler, bir kısım sivil toplum kuruluşları, aydın, akademisyen ve yazarların katıldığı bir konferans yaptık. Bu konferansın sonuç bildirisinde hem hükümete hem örgüte çağrıda bulunduk. Devlete çağrımız, operasyonları durdurması, sokağa çıkma yasaklarını sonlandırması, çatışmalarda zarar görenlerin zararlarının tazmin edilmesi, karakol yapımlarına son verilmesi, Kürdistan’a askeri sevkiyatların durdurulması, militarize çabalarının sonlandırılmasıdır. PKK’ye çağrımız ise, hendek siyasetinden vazgeçmesi, çatışmaları sivil alanlara taşıyarak sivillerin ölümüne yol açan stratejiden vazgeçmesi, askeri güçlerini sınırların dışına çekmesidir.

“PSK olarak, silahın bir hak arama aracı olarak kullanılması politikasının terk edilmesinden yanayız”

Biz, Kürdistan Sosyalist Partisi olarak günümüzde artık Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da şiddetin, özellikle silahın bir hak arama aracı olarak kullanılması politikasının terk edilmesinden yanayız. Legal olanaklar varken; basın ve yayın alanından her konu dile getirilebiliyorsa, gösteri, yürüyüş, miting, kampanyalar, konferanslar düzenlenebiliyorsa, sivil itaatsizlik eylemleri yapma hakkı varsa, şiddete, silaha başvurma politikasının Kürtlerin haklı davasına yarardan çok zarar verdiğini düşünüyoruz. Artık PKK anlamalıdır ki, Kuzey Kürdistan’da silahla elde edilecek hiçbir kazanım yoktur. Aksine şiddete, silaha başvurmanın Kürt davasına zarar verdiğini anlamalıdır ve şiddeti, silahı bir hak arama aracı olarak görme politikasından vazgeçmelidir.

 “Hükümet sizi bir mindere çekmek istiyor, siz niye o mindere koşa koşa gidiyorsunuz?”

PKK ve bazı çevreler, sürecin Başkanlık sistemini getirmek için Erdoğan ve AKP hükümeti tarafından sonlandırıldığını söylüyorlar. Doğru olabilir. Ama hükümet, devlet PKK’yi çatışma zeminine çekerek belirlediği hedeflere ulaşmaya çalışıyorsa, siz neden Erdoğan’ın istediği bir tavır geliştiriyorsunuz? Daha çok müzakereci olma, barışçıl çağrılarda daha çok ısrar etme, barış için yüz binlerce insanı sokağa dökme, milyonlarca imza toplama kampanyaları, sivil itaatsizlik eylemlerini geliştirmek varken, niye devrimci halk savaşı deyip hendekler kazılıyor, barikatlar kuruluyor. Hükümet sizi bir mindere çekmek istiyor, siz niye o mindere koşa koşa gidiyorsunuz? Siz niye o minderde hükümetle güreşiyorsunuz? Sizin kendi minderiniz olsa daha iyi olmaz mı? Demokrasi güçleriyle birlikte, legal alanlarda, barışçıl eylemler yapılırsa, bu Türk halkından destek kazanır, hem uluslararası arenada Kürt sorununun meşruiyetini arttırır. Bunu yapmak varken ne yazık ki, PKK yanlış okuması sonucu, yanlış stratejisi sonucu son hızla şiddet ortamına döndü ki, görüldüğü gibi şiddet ortamından kazanan Kürd halkı olmuyor. Kürtler hiçbir şey kazanmamıştır.

Ayrıca ‘demokratik özerklik’, ‘öz yönetim’ ilanı için bu tür şeyler şart değil. ‘Öz yönetim’ dediğiniz yerel yönetimin, güçlendirilmesi,  yerelitenin söz ve karar sahibi olmasıdır. Yapılması gereken devletin bazı yetkilerinin yerel yönetimlere devredilmesidir. Bu silahla olmaz ki, devletle oturursunuz dersiniz ki, şu yetkinizi istiyoruz, devlet de der ki, bu yetkimi değil şu yetkimi veririm. Ya da şu şu yetkileri veririm ama karşısında şunu isterim. Bunlar görüşme masasında çözülecek şeylerdir, hendek başlarında şurada burada çözülecek şeyler değil ki.

 “100 yılda birçok devlet oluştu ama bölgenin en kadim halklarından biri olan Kürt halkının henüz bir statüsü yok”

Azez’e yönelik Türk devletinin top atışlarını, saldırılarını eğer bölgedeki genel gelişmelerden bağımsız olarak ele alırsak doğru sonuçlara varmayız. Bu durum,  yaşanan kaosun, karmaşanın vardığı son aşamadır. Netice itibariyle bu bir sonuçtur. Olaylara biraz daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir. Şu soru her zaman sorulmalıdır: 100 yıl önce Suriye diye bir devlet yoktu. Irak diye de bir devlet yoktu, nasıl oldu? Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan, İsrail, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar gibi devletler de yoktu. Ne oldu da bu devletler oluştu? Dolayısıyla biz bu işin tarihsel arka planını iyi bilmeden ve sadece an itibariyle gelişmeleri değerlendirerek politika belirlersek bu bizi sağlıklı sonuçlara götürmez.  Ortadoğu’da 100 yılda birçok devlet oluştu ama bölgenin en kadim halklarından biri olan Kürt halkının henüz bir statüsü yok. Ortadoğu’da Arapların, Farsların devleti varken ve Arapların birçok devleti varken, niye Kürtlerin devleti yok, sorunun özü burada. Halen daha Güney Kürdistan hariç Kürtlerin uluslar arası arenada meşruiyet görmüş bir statüleri yok. Türkiye’deki, İran’daki, Suriye’deki Kürtlerin herhangi bir statüsü yok.

“Sorunların tarihsel arka planı göremez ve bundan gerekli sonuçlara varamazsak, sağlıklı bir tahlil yapamayız”

Bu yıl,1916 yılında İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusya arasında imzalanan Sykes-Picot-Sazanov anlaşmasının yüzüncü yılıdır. Bu anlaşma bu üç ülkenin dış işlerinin bir araya gelerek Osmanlı devletini aralarında paylaştıkları bir anlaşmadır. Şuan Ortadoğu’daki devletlerin sınırları, siyasi yapıları bu anlaşma temelinde çizildi. Ve Sovyet devriminden sonra Rusya’nın bu anlaşmadan çekilmesiyle Fransa ve İngiltere bu anlaşmanın sahibi olarak kaldı. Kuşkusuz sadece bu anlaşma bölgedeki sınırları, siyasi yapıyı, konjonktürü belirlemedi. Lozan, Cento, Sadabat Paktı da bölgenin şekillenmesine katkıları olan anlaşmalardır. Eğer biz bu tarihsel arka planı göremez ve bundan gerekli sonuçlara varamazsak bugün Ortadoğu bölgesinde yaşanan gelişmelerin sağlıklı bir tahlilini yapamayız.

Peki, neden bugün Ortadoğu’da sınırlar yeniden çiziliyor?

“Önce çizilen sınırlar bölgenin çok renkli, çok sesli kültürel yapısına uygun değildi”

Bugün sık sık bahsediliyor, Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilecek deniliyor. Çünkü önce çizilen sınırlar bölgenin çok renkli, çok sesli kültürel yapısına uygun değildi. 100 yıl önceki sınırlar bölge halklarının iradesine göre değil, emperyalist devletlerin ve yerli işbirlikçilerin çıkarları doğrultusunda çizilen sınırlardır. Bu sınırlar çizilirken, anlaşmalar yapılırken halklara ne düşündükleri sorulmamıştır.

Bugün de yine emperyalist müdahaleler yok mu değişen ne?

“Politikalar masa başında belirlenir ama netice itibariyle alanda uygulanır”

Tabii ki, bugün de halklar inisiyatif gösteremezse yine iki süper gücün çatışması ya da uzlaşması şeklinde belirlenecektir. Eğer bölge halkları, geçmişten ders alarak gerekli müdahaleyi yaparlarsa, iradelerinin dikkate alınması noktasında güçlü bir duruş ortaya koyarlarsa, emperyalistler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar birleşik halk iradesini kıramazlar. Politikalar masa başında belirlenir ama netice itibariyle alanda uygulanır. Alanda güçlü bir direniş, irade olursa halklar, özellikle de Kürtler kendi taleplerini gerçekleştirebilirler.

Kutsal sınırları ilk kendileri çiğniyor

Bütün egemen ve emperyalist devletler sınırların kutsiyetinden, değişmezliğinden bahsederler. Ama bölgedeki sınırların kutsiyetini her şeyden önce kendileri çiğniyorlar. Türk uçakları hemen her gün sınırları ihlal ederek Güney Kürdistan topraklarını bombalıyor. ABD uçakları IŞİD mevzilerini bombalıyor. Türkiye devletinin obüsleri bugün Suriye’de PYD mevzilerini bombalıyor bu sınır ihlali değil mi? Türk ordu birlikleri kaç kez Güney Kürdistan sınırlarını geçip operasyon yaptı.

Suriye’deki PYD mevzilerinin angajman kuralları çerçevesinde vurulduğu söylendi.

“Sınırlar bölge halklarının istemi doğrultusunda sınırlar çizilmelidir”

Bakın bu söylem işin diplomatik boyutudur. Bu sınırları kutsayan sömürgeci devletler çıkarları gerektiğinde sınırları ihlal etmekten, geçersiz görmekten geri durmazlar. Hatta Kürtler söz konusu olduğunda, kendi aralarında işbirliği yaparak, anlaşarak çiğnerler bu sınırları. Kürtlere karşı bir araya gelip Cento gibi bir uluslararası anlaşmayı imzalarlar ki bu anlaşmanın temel hedeflerinden birisi Ortadoğu’da gelişen Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketini engellemekti.

Demek ki, bu sınırlar öyle zannedildiği gibi çok kutsal değil hele hele biz Kürtler açısından hiç kutsal değil. Çünkü bu sınırlar bizim ülkemizi bölen sınırlardır. Bu sınırları ne Kürtler çizdi ne de bu sınırlar çizilirken Kürtlere soruldu. Dolayısıyla bu sınır tabusunu, kutsiyetini böyle değerlendirmek gerek, sınırlar emperyalistlerin işine geldiği yere, zamana kadar kutsaldır. IŞİD bugün tutuyor, Irak Şam İslam Devleti ilan ediyor, Irak ve Suriye sınırını ortadan kaldırıyor. IŞİD,  Rakka ile Musul’u birleştirdi, hilafet rejimi ilan etti. Şimdi burada Irak, Suriye sınırının meşruiyetinden bahsedebilir misiniz?  Geçen yıl Ekim ayında Peşmergeler Kobani’ye yardıma giderken üç ülkenin sınırından geçerek gittiler. Peşmergeler Kürt bayraklarıyla, marşlarıyla, silahlarıyla oradan çıkıyorlar Türkiye sınırından giriyorlar, Silopi, Cizre, Nusaybin, Viranşehir ve Suruç üzerinden Kobani’ye giriyorlar. Burada sınırların anlamından söz etmek mümkün mü? Onun için bu sınırların yeniden çizilmesi gerekiyor. Sınırlar yeniden çizilirken de bugün bu çatışmalara neden olan bölgedeki gerici diktatörlükler, tek sesli yapılar, BAAS gibi rejimlerin oluşmasına yol açan ırkçı anlayışlar değil, bölgenin çok sesli, çok kültürlü yapısına uygun sınırlar çizilmelidir. Ve her şeyden önce de bölge halklarının istemi doğrultusunda sınırlar çizilmelidir.

 

 

 

 

 

“Bugün Suriye’de bir iç savaş var, aslında Suriye’de bir vekâlet savaşı yürütülüyor”

Bugün Suriye’de bir iç savaş var, aslında Suriye’de bir vekâlet savaşı yürütülüyor. Bir yandan Rusya, İran, Suriye BAAS rejimi ve Hizbullah’ın yer aldığı bir cephe ve bunun karşısında da Amerika’nın ve bir kısım batı devletlerinin desteklediği Sünni bir cephe var. Türkiye, Suudi Arabistan, Arap Emirlikleri ve Katar var sahnede. Hatta bazen öyle ki asıl patronlar devreye giriyor, Rusya, Amerika dış işleri danışmanlarıyla savaşın içinde. Bu ülkeler uçaklarıyla, kurmay akıllarıyla bu savaşın içindeler.

Bahsettiğiniz bu iki eksen, yani Şii ve Sünni ekseni karşı karşıya ama tam da bu iki ekseninde ortasında bir IŞİD vahşeti var ve her iki eksen de birçok açıdan IŞİD’e karşı olduklarını söylüyor, bu nasıl bir karmaşadır?

“Amerika ile Rusya’nın bölgeye yönelik çıkarları birbirine çok ters değildi”

 

Elbette ki, bu tabloyu bir Fenerbahçe Beşiktaş arasındaki bir maç olarak kategorize edersek bir sonuca varamayız. Tabii ki ilk başta anlamak için kategorize etmek gereklidir de ancak meseleyi anlamak için daha derinlemesine bakmak, geçişken politikaları hesaba katarak, çıkarları gözeterek, ayrıştırarak bakmak gerek. Amerika ile Rusya’nın bölgeye yönelik çıkarları birbirine çok ters, ama bakınız Viyana’da bazı noktalarda anlaşabiliyorlar. Münih’te bir ateşkes konusunda taraflar anlaşıyor. Çıkarları birbirine zıt olan, bölgeye yönelik farklı paradigmaları olan ülkeler bazen zorunlu olarak bir araya gelip ortak noktalarda birleşebiliyorlar.  Bu ortak noktalardan birisi IŞİD’in terör eylemleridir.

Peki, Suudi Arabistan, Katar bu ülkeler IŞİD’ destek veren de ülkeler aynı zamanda nasıl oluyor da bugün IŞİD’e karşı Türkiye’ye savaş uçağı gönderebiliyor?

“IŞİD’in öncesi var, oraya bakmak gerek”

IŞİD’i başlı başına ele alıp değerlendirmek gerek. Eğer biz IŞİD’i sadece kelle kesen, esirleri yakan, mabetleri yıkan, tüm insanlık değerlerine düşman olan bir örgüt olarak görürsek doğru biçimde tanımlamış olmayız. Evet, IŞİD böyle bir örgüttür ama sadece bu değildir. IŞİD’in öncesi var, oraya bakmak gerek. 2004’lü yıllarda Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi ve Saddam rejimini yıkmasından sonra Sünni bölgesinde Amerikan işgaline karşı,  liberal Sünni aydınların öncülüğünde bir direniş başladı. Başlangıcında bu direnişin öncülüğünü liberal aydınlar, özellikle de üniversite hocalarından oluşan entelektüel bir kesim yürütüyordu. Bu direniş Amerika’nın işgaline karşı haklı bir direnişti. O dönemde Amerika ya da o dönemdeki Irak manda yönetimi, bu direnişi anlayıp bu doğrultuda siyasal bir çözüm bulacağına, saldırdı, şiddet kullandı ve o aydın kesimi etkisiz hale getirdi. Ve orada, adı Irak İslam Devleti olan ve El Kaide’nin Irak kolu olan kesim güçlenmeye başladı. Amerika, Irak İslam Devleti örgütünü nasıl geriletti biliyor musunuz, Sünni Arapları satın alarak geriletti. Sünni Arapları satın aldı ve Sahva (uyanış) birliklerini oluşturdu. Sahva birlikleri Irak İslam Devleti birliklerini yendi ve Sünni üçgenini terk etmek zorunda bıraktı. Sahva birliklerine yenilen Irak İslam Devleti örgütü Musul’a geçti.

“IŞİD’i bir dönem destekleyen devletlerden birisi de İran İslam Cumhuriyetidir”

 Çünkü Musul Arap milliyetçiliğinin, BAAS’ının en güçlü olduğu yerdir. Ve orada uzun yıllar varlığını sürdüren örgüt, orada sadece Kürtleri öldürdü. Şebek Kürtlerini öldürdü, köyleri zorla boşaltırdı. Yezidi Kürtlerini öldürdü, Yezidi öğrenciler artık Musul’a giremez oldular, öğrenciler üniversiteleri ter etmek zorunda kaldı. Ve o dönemde ne Bağdat’ın kılı kıpırdadı ne bugün IŞİD’e karşı koyan emperyalist devletlerin çıtı çıktı. Bakın ondan sonra ne oldu, Irak istihbaratının, ordusunun dağıtılması, BAAS partisine bağlı yüz binlerce paralı asker, on binlerce subay, istihbaratçı Suriye’ye geçtiler. Geçmişte Suriye BAAS’ı ile Irak BAAS’ı kanlı bıçaklıydılar ama Suriye BAAS’nın lideri Beşar Esad onları hemen himayesinin altına aldı. Rakka ve Dera Zor bölgesinde onlara üs açtı, onları orada örgütledi. Ve öyle bir dönem geldi ki, Irak İslam Devleti örgütü ile BAAS işbirliği yaptılar. Şimdi buna bir de Irak merkezi hükümetinde yer alan Şiilerin Sünnileri iktidardan dışlaması, Sünnileri göz ardı etmesi, Sünni bölgelerine yönelik yatırım yapmaması ve buna karşı olarak da Sünni Araplar da dahil olmak üzere geçmişte sahva birlikleri döneminde rejimle işbirliği halinde olan Araplar bile saf değiştirdiler ve IŞİD’ ten yana oldular. Yani, yoksul Sünni Araplar, Irak İslam devleti örgütü, eski BAAS’ın istihbarat ve askeri aklı ve uluslar arası cihatçıların oluşturduğu çok katmanlı bir yapıdır IŞİD. Eğer siz IŞİD’in arkasındaki BAAS istihbarat ve askeri aklını gözden kaçırırsanız, IŞİD’e maddi toplumsal kitle tabanı sağlayan ve Irak merkezi hükümeti tarafından dışlanan yoksul Sünni Arapları göremezseniz, IŞİD sizin gözünüzde sadece kelle kesen bir örgüt olarak görülür. Tabii ki, öyledir de ama aslında bir de böyledir. Ne yazık ki, Ortadoğu’da böylesi örgütler bölgedeki uluslar arası istihbarat örgütlerinin teveccühünü kazanmışlardır. Bir şey daha söyleyeyim, IŞİD’i bir dönem destekleyen devletlerden birisi de İran İslam Cumhuriyetidir. Ve bunun belgeleri vardır. İran Kürdistan Demokrat Partisi, İran’ın IŞİD’i nasıl desteklediğine dair sayfalar dolusu belge yayınlamıştır Suriye istihbaratı, BAAS aklıyla, askeri kurmay bilgisiyle IŞİD’i birleştirmiştir. CIA yardım etmiştir. Suudi Arabistan, Katar ekonomik olarak desteklemiştir. Türkiye bir dönem IŞİD’e karşı sessiz kaldı ama bugün vuruyor, yakalıyor, geçişlerini engelliyor. Ara sıra askeri operasyon yapıyor, top atışı yapıyor, havadan bombalıyor.

“Türkiye devleti PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesini istemiyor”

Angajman kuralları deniyor, tabii ki Türkiye angajman kuralını uygulayacak çok şey bulabilir. Türkiye, PYD roketlerinin kendi sınırları içine düştüğünü söylüyor ama o roketi ateşleyenin PYD olduğunun delili ne? Aslında bunlar bahanedir, bugün Türkiye devleti PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesini istemiyor. Peki, Türkiye Suriye’nin içindeki bir gücün bir başka güce karşı hareketini engelleme yetkisini nereden buluyor?

Türkiye, Suriye sınırında Kürtlerle komşu olmaktan neden rahatsızlık duyuyor, Kürtlerle Türklerin 1000 yıllık kardeşliğinden bahsedildiği bir yerde bu rahatsızlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Kardeşlik hukukunun temelidir eşitlik, nerede eşitlik?”

Türkiye devleti biz Kürtleri gerçekten kardeş olarak görüyor mu? Eşme ruhu deniliyor, Malazgirt’te birlikte savaştık, Çanakkale’de birlikteydik. Bunlar kulağa çok hoş geliyor da gerçekten öyle midir? Tamam dedelerimiz Çanakkale’de birlikte savaştılar, ama torunlarının durumu nedir? Biz o dedelerin torunları olarak kendi anadilimizde eğitim yapamıyorsak, kendi dilimizi, kültürümüzü özgürce geliştiremiyorsak ve kendi kendimizi yönetemiyorsak kardeşlik bunun neresinde, kardeş dediğin eşit olur. Kardeşlik hukukunun temelidir eşitlik, nerede eşitlik? Kürtlerle Türklerin eşit olduğunu kim iddia edebilir? Anayasada yazıyor ki, bu topraklar üzerinde yaşayan herkes eşittir ama Türkçe dışında yayın yapmak yasaktır. Böylesine âmâlı fakatlı kardeşlik mi olur? Kardeş olmamız için şartlarımızın eşit olması gerekir. Bugün kim Türkiye’deki Türklerle Kürtlerin eşit haklara sahip olduğunu söyleyebilir, kimse bunu iddia edemez. Türkiye sınırın içindeki Kürtleri kardeş olarak görmediği gibi, sınırların ötesindeki Kürtleri de kardeş olarak görmüyor. Uzun yıllar Güney Kürdistan’daki Kürtlere postal yalayıcısı dediler, aşiret reisi dediler. En iyi söylemleri neydi, sınırdaki kardeşlerimizin sınırın öteki tarafındaki akrabaları. Ama tarih onların dediği gibi gelişmedi, bugün onlarla oturup ekonomik ve siyasi ilişkiler kuruyor, Güney Kürdistan’da Konsolosluk açıyorlar. Bölge Başkanı Mesut Barzani geldiğinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi bayrağıyla karşılanıyor. Doğru olan da budur.

“Türk hükümeti Suriye politikasında baştan yanlış yaptı”

Türk hükümeti Suriye politikasında baştan yanlış yaptı. Başbakan Davutoğlu 3 ay içinde Emevi camisinde namaz kılacağını zannediyordu. Dera’da başlayan halk direnişi kısa zanda BAAS rejimini yıkacak, ellerini kollarını sallayarak gidecekler ve Emevi camisinde Cuma namazı kılacaklar. Ama öyle olmadı, BAAS rejimi her zaman yaptığı gibi bu hareketi şiddete başvurmaya zorladı. Başlangıçta Suriye’deki gösteriler, itiraz hareketleri barışçıldı ama devlet bilinçli olarak bu eylemleri şiddet zeminine çekti. Ve o bölge uluslar arası güçlerin müdahale alanı haline geldi. Henüz Çin gelmedi bölgeye, Çin de gelirse seyreyleyin cümbüşü. Pozisyonu bire bir Rusya ile ne ölçüde örtüşür bilemiyorum ama Çin de bu bölgeye gelecektir. Netice itibariyle Çin ekonomisinin petrol ihtiyacı da bu bölgeden karşılanıyor. Ve bölge önemli oranda Çin mallarının Pazar alanıdır, ister istemez burada olan bitene müdahil olacaktır. Ama müdahil olurken Rusya karşıtı bir konumda mı olacak, Amerika karşıtı bir konumda mı olacak bunu kesin olarak öngörmek mümkün değil. Ama geçmişe bakarak şunu söyleyebiliriz ki, statüden yana olacaktır ve var olan sınırların korunmasından yana olacaktır ve mevcut diktatörlüklere karşı oluşan muhalefete soğuk bakacaktır.

Türkiye’nin Suriye sorununa, Suriye Kürtlerine yaklaşımını toparlayabilir misiniz?

Ortadoğu’da meseleleri birbirinden bağımsız ele alamayız

Eğer Türkiye oradaki Kürtleri, Kürtlerin demokratik haklarına kavuşmasını kendisi için bir güvenlik meselesi olarak görmeyip, onlarla işbirliği yapsaydı bundan kazanan hem Türkiye hem Kürtler olacaktı. Ortadoğu’daki gelişmeler öyle bir noktaya geliyor ki, siz Türkiye’deki bir Kürt meselesini Suriye’deki gelişmelerden bağımsız ele alamıyorsunuz. Suriye’yi de Türkiye’den bağımsız olarak ele alamıyorsunuz. Yine, Suriye’yi Güney Kürdistan’dan, İran’dan bağımsız olarak ele alamıyorsunuz. Bütün bunlar bir biçimde aynı noktada gelip çakışıyorlar ve siz bu anlamda o gelişmeleri dikkate almak zorunda kalıyorsunuz. Eğer Türkiye bugün Suriye Kürtlerine, Güney Kürdistan’da bugün vardığı noktadaki gibi davransaydı, oradaki kazanımları kendisi için bir tehdit unsuru olarak görmeyip onlarla işbirliği içine girmiş olsaydı bunun hem Türkiye’deki çözüm sürecine olumlu katkıları olurdu hem de Suriye politikasında Kürtler gibi istikrarlı bir dost kazanırdı. Ama öyle yapmadı.

Peki, neden böyle yapmadı?

“PYD’yi eleştiririz ama IŞİD’e karşı savaşını destekleriz”

Oradaki kantonlar birleşirse bunun Türkiye’de de bir karşılığının olacağı düşünüldü. Çünkü bir parçadaki kazanım diğer parçaları etkiliyor.

Elbette biz Kürtler olarak, PYD’nin PKK’den devraldığı, kopya ettiği tekçi anlayışını, kendi dışındakilerini kabul etmeme anlayışını, kendisini dayatma anlayışını ve bu doğrultudaki politikalarını eleştiririz, kabul etmeyiz. Ama biz aynı zamanda PYD’nin IŞİD’e karşı savaşını, yürüttüğü silahlı mücadeleyi de destekleriz. Çünkü bu kendi varlığını korumak için yürüttüğü bir mücadeledir.

“Biz Kürtler var olduğumuz sürece, Türkler var olduğu sürece birlikte yaşamak zorundayız”

Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik sınırlarına bakın hepsi Kürt. Biz Kürtler var olduğumuz sürece, Türkler var olduğu sürece birlikte yaşamak zorundayız. Bugün demografik açıdan baktığımızda Türkiye’nin Ortadoğu’daki bütün sınır komşusu Kürtlerdir. Dünya var olduğu sürece bu bahsettiğimiz coğrafyada Kürtler ve Türkler bir arada yaşayacaklar. Doğru olan nedir, bu coğrafi ve demografik gerçekliğe uygun olarak siyasi ilişkiler geliştirme politikasıdır. Türkler,  Kürtleri gerçek anlamda kardeş olarak görmek ve Kürtlerin kazanımlarını kendi kazanımları olarak görmek zorundadır. Ama eğer Türkiye Kürtlerin kazanımlarını kendi güvenliğini tehdit eden bir sorun olarak görürse bu sorunları sürekli olarak yaşarız.

Başbakan Davutoğlu ‘Azez düşmeyecek’ dedi. Azez’i Türkiye için böylesine önemli kılan şey nedir?

“Azez düşerse Halep’in kontrolü kolaylaşır”        

 

Azez’i önemli kılan iki etmen var. Birincisi, Azez, Suriye’nin genel savaşı için önemli bir mevzidir. Eğer Azez düşerse Halep’in kontrolü kolaylaşır, çünkü Azez Halep direnişine lojistik destek sunan bir hattır. Azez’in düşmesi Halep’in Suriye devletinin kontrolüne girmesinde önemli bir katkı sunacaktır. İkincisi, Azez ve Cerablus bölgesi, Kamışlo, Kobani ve Afrin kantonları arasında bir ara bölgedir. Eğer ora düşerse, orada demokratik bir yapı olursa kantonların birliği sağlanır. Bu hattın kontrolünün tamamen Kürtlerin eline geçmesi demek, Kürtlerin denize, uluslar arası alana bir başka yoldan açılması demektir. Kürtler İran üzerinden de uluslar arası alana açılabilirler. Geçmişte İran üzerinde uluslar arası bir ambargo olduğu için İran’ın kendisi dış dünyaya kapalıydı ama şimdi bu engel kalktı. Şimdi İran’a ekonomik ambargo kalktı ve Kürtler İran üzerinden de uluslar arası alana açılabilirler.

İran’da Kürtlerin hakları tanımıyor, Güney Kürtleri İran’la nasıl ilişki geliştirecek?

“Ekonomik ilişkiler beraberinde sosyal, kültürel ilişkileri geliştiriyor”

Evet, İran’da Kürtlerin hakları tanınmış değil ama ekonomik ilişkiler kazan-kazan üzerine kuruludur. Kürtlerin Güney’de doğalgazı, petrolü var, Kürtler bunları içmeyeceklerine göre satmaları lazım. Satışı da kazan-kazan politikası doğrultusunda yapacaklardır. Tabii ki, Güney Kürtlerinin İran ile ilişkileri, İran Kürtlerini de etkileyecektir. Ekonomik ilişkiler beraberinde sosyal, kültürel ilişkileri geliştiriyor. Ben Cengiz Çandar’ın bir lafını çok önemsiyorum; ‘ Bin tane tüccarın Güney ile Türkiye’nin arasındaki ilişkilere katkısı, yüz bin askerin katkısından çok daha fazladır ’. Çünkü ekonomik ilişkiler sadece ekonomik ilişki olarak kalmıyor ki.

 

 

 

 

 

“Artık bir 3. dünya savaşından bile bahsetmeye başlandı”

Bugün Suriye’de, Rojava’daki mesele sadece Türkiye devleti ile PYD’yi ilgilendiren bir sorun değil, şuanda dünya’yı ilgilendiren bir sorundur. Artık bir 3. dünya savaşından bile bahsetmeye başlandı. Ama tabii, bu dönemde Türkiye’nin böyle bir maceraya gireceğini, Suudi Arabistan ile Suriye’ye müdahale edeceğini öngörmüyorum. Birincisi, Türk ordusu NATO ordusudur, Türkiye’nin NATO ile anlaşmaları vardır, Amerika ile ikili anlaşmaları vardır. NATO’ya rağmen de zaten Türkiye’nin Suriye’ye müdahale edeceğini düşünmüyorum. Türkiye’nin zaten bütün çabası uluslar arası güçlerin, NATO’nun, BM’nin oraya müdahale etmesidir. Ama bu aşamada NATO’nun da böyle bir müdahale yapacağını sanmıyorum. Türkiye, BM Güvenlik Konseyinden karar çıkartmak istiyor ama BM’den böyle bir karar çıkma ihtimalini çok uzak görüyorum. Türkiye oraya tek başına müdahale etmeyi, Arapları karşısına alma açısından da doğru bulmayabilir. Netice itibariyle orası bir Arap toprağıdır.

Peki, Türkiye’nin Suudi Arabistan ile bir müdahale olasılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye Suudi Arabistan’da oluşturulan o askeri oluşumun dışındadır”

Türkiye Suudi Arabistan’da oluşturulan o askeri oluşumun dışındadır. Riyad’da bir toplantı yapıldı, orada bir müdahale gücü oluşturuldu, Türkiye bu müdahale gücünün askeri alanında değil sadece siyasi organındadır. Türkiye kesinlikle müdahale etmez mi? Edebilir de ama şuan ki şartları değerlendirdiğimde Türkiye’nin böyle bir müdahalesinin uzak ihtimal olduğunu düşünüyorum. Umarım Türkiye böyle bir müdahalede de bulunmaz.

Türkiye’nin Azez’deki PYD mevzilerini vurmasını, Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye savaş uçağı göndermesini, Suriye’ye karadan müdahale edebiliriz açıklamalarını nereye koymak gerek?

“Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi Türkiye’de iç savaş tehdidini artırır”

Türkiye’nin bu olaylarda böylesine taraf olması, giderek Suriye’nin içine girmesi, aynı zamanda Suriye’nin de Türkiye’nin içine girmesidir. Oradaki olayların Türkiye’nin iç politikasına çok ciddi yansımaları olacaktır. Suriye bugün iç savaşın yaşandığı bir ülkedir. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi Türkiye’de iç savaş tehdidini artırır hatta Türkiye bir iç savaş ile karşı karşıya kalır. Zaten bugün Sur’da ve birçok yerde yaşanan çatışmalar Suriye politikasıyla ilişkilidir. Ama Suriye’ye müdahaleyle bu çatışmalar tüm Türkiye’ye yayılır. İç savaş sarmalı Türkiye’nin tüm alanlarına yayılır. İkincisi, Arap ülkelerinin Türkiye’nin tek başına Suriye’ye müdahalesine sıcak bakacağını da zannetmiyorum. Ama Türkiye uluslar arası güçlerden, NATO’dan, BM’den onay alırsa ancak o zaman Suriye’ye müdahale edebilir.  Ama böyle bir müdahale Türkiye’nin sorunlarını çözmez daha da derinleştirir.

“Türkiye, Suriye’nin iç işlerine müdahil olmaktan vazgeçmelidir”

Türkiye’nin çıkarına olan, uluslar arası planda sorunun çözümü doğrultusunda ateşkes sağlanması konusundaki barışçıl çabalara katkı sunmasıdır. Türkiye, birincisi Suriye’nin iç işlerine müdahil olmaktan vazgeçmelidir. Oradaki Sünni Müslümanların hamiliğine soyunmaktan vazgeçmelidir. İkincisi, oradaki Kürt kazanımlarını kendisine tehdit olarak görmekten vazgeçmelidir. Aksine oradaki kazanımları Türk Kürt kardeşliğinin temelleri olarak görmelidir.

Sokağa çıkma yasakları ve operasyonların sonlandırılmasına yönelik birçok sivil itaatsizlik eylemleri yapıldı. En son üç günlük ‘hayatı durdurma’ adı altında sivil itaatsizlik eylemi yapıldı. Esnaflar kepenk kapadı, çöpler toplanmadı, ulaşım, eğitim, iş durdurma vs… birçok alanı kapsayan eylemler yapıldı. Siz bu süreçte bu eylem tarzını nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Belediye hizmetlerini durdurmak, çöpleri toplamamak halka zarardır aslında”

Evet, Cizre’deki toplu ölümlere yönelik üç günlük bir yas eylemi yapıldı. Tabii bu tür eylemlere başvururken iyiliğini istediğiniz halkın yaşamını olumsuz etkilememeniz gerek. Sivil itaatsizlik sadece kepenk kapama, belediye hizmetlerinin durdurulması değildir. Belediye hizmetlerini durdurmak, çöpleri toplamamak halka zarardır aslında. Siz çöpleri toplamadığınızda halkın sağlığını tehlikeye düşürüyorsunuz, eyleminiz sonuçta halka sıkıntı yaşatıyor. Zaten çatışmalı süreçten dolayı esnaf zor durumda ve bu sıkıntının üzerine bir de esnafa dükkânını üç gün kapat dersen burada doğru bir şey yapmış olmazsın. Bunların yerine daha yaratıcı sivil itaatsizlik eylemleri bulunabilir. Neler olabilir, örneğin on binlerce insanı nüfus dairelerine yollarsın, nüfus cüzdanın Türk ibaresinin yanına şu şu yazılsın diyebilirsin. Sivil itaatsizlik eylemleri yapılırken de asla şiddete başvurmazsınız, çünkü şiddete yöneldiğiniz anda eyleminiz sivil itaatsizlik olmaktan çıkar.

Siz parti olarak bugüne kadar ne tür sivil itaatsizlik eylemleri yaptınız?

“Neden bütün Kürt partileri yeni anayasada Kürtlerin taleplerinin yer alması çalışmalarında ortak inisiyatif almasınlar”

 

En yakın zamanda 6 parti bir araya geldik bir konferans düzenledik ve konferansın aldığı kararları hayata geçirmek için çalışacağız. Bu kararlardan biri anayasa sürecidir. Neden bütün Kürt partileri yeni anayasada Kürtlerin taleplerinin yer alması çalışmalarında ortak inisiyatif almasınlar, birlikte barışçıl eylemler gerçekleştirmesinler? Buna HDP, HAK PAR, HÜDA PAR, PDK / T dahildir. Tabii ki bütün bu partilere giderken toptancı bir şekilde yaklaşmayacağız, çünkü her parti ile iş yapabileceğimiz alanlar farklı farklı ve belli sınırlar çerçevesindedir. Kürtçenin anadilde kullanılması, Kürtlere statü tanınması, Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümü konusunda ortak bir akıl oluşturulması konularında bütün Kürt partileriyle işbirliği yapabiliriz. Geçmişte de yapıldı, Diyarbakır’da iki büyük toplantı yapıldı, ortak akıl toplantısı. Türkiye’de Kürt sorunu konferansı diye ve orada alınan 4 maddelik karar var ve o kararlar doğrultusunda tekrar işbirliği yapılabilir, sivil inisiyatifler geliştirilebilir.

Hükümetin yakın zamanda açıkladığı 10 maddelik bir plan var ve burada olası yeni çözüm sürecinde Kürtleri kanaat önderlerinin muhatap alınmasıyla ilgili bir politik tutum var. Siz Kürt sorununun çözümünde bu muhataplık meselesine nasıl yaklaşıyorsunuz?

“Kürt sorunu sadece PKK ile çözülecek bir sorun değildi”

Hükümetin açıklamasına göre deniliyor ki, muhatap Kürtler olacak. Bizce, Kürt sorununun çözümünde Kürt sorunu ile ilgili tutumu, görüşü olan her siyasal parti, oluşum, sivil toplum kuruluşu bu anlamda muhataptır. Zaten devletin geçmişte yaptığı yanlışlardan birisi de bu sorunu sadece PKK ile çözme ve bunu da sadece PKK’ye silah bıraktırma üzerinden yaklaşmasıdır. Devlet meseleye böyle yaklaştı, eğer PKK’ye silah bıraktırabilirsem, zaten bazı şeyleri de yaptım, bir iki şey daha yapar bu sorunu çözerim. Bu yaklaşım yanlıştı, çünkü Kürt sorunu sadece PKK ile çözülecek bir sorun değildi. Devlet, tabii ki, şiddet sorununu PKK ile çözecek ama Kürt sorununu tüm Kürt siyasal aktörleriyle çözecek. Öncelikle âmâsız, fakatsız, kayıtsız şartsız bir siyasal af çıkarılmalıdır. İkincisi, dağdan gelecek insanların topluma adapte edilmesi için ciddi, nitelikli, kapsayıcı bir programınız olması gerek. Eğitimini bırakanların eğitimlerine devam etmesi sağlanmalı, işi olmayana iş imkânları sağlanmalı, ekonomik ve sosyal güvencelerin oluşturulması lazım. Bunu yaparken de korucuların da göz ardı edilmemesi lazım. Savaş, çatışma ortadan kalktığında koruculara, ‘harç bitti yapı paydos’ herkes evine gitsin diyemezsiniz, onların da sosyal güvencelerine kavuşması, istihdam edilmeleri lazım. Zaten koruculuk sistemi başlı başına sosyal bir yara, sorun haline gelmiş.

PSK olarak Kürtlere nasıl bir statü istiyorsunuz?

“Türkler hangi hakları kullanıyorsa Kürtlerin de aynı hakları olmalı”   

Öncelikle Kürt halkının varlığının tanınması ve bunun anayasal güvenceye kavuşturulması. Anadilde eğitim, Kürtlerin kendi kendini yönetmesi, kültürünü geliştirmesidir. Biz PSK olarak federasyonu savunuyoruz. Türkiye’de eşitlik temelinde oluşacak bir federasyon, şu an mevcut sınırları bozmadan Türkler ve Kürtlerin bir arada yaşayabileceğini söylüyoruz. Türkler hangi hakları kullanıyorsa Kürtlerin de aynı hakları olmalı, eşitlik olamazsa olmazdır. Kültürel, siyasal, idari her alanda eşitlik.

Yeni bir çözüm süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Her şeyden önce bir çatışmasızlık ortamının sağlanması gerekir”

Bütün bu tarz sorunları yaşayan ülkelerde zaman zaman görüşmeler akamete uğramış ve akabinde çok şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Her şeye rağmen, netice itibariyle taraflar yine masaya oturmuşlardır. Tabii ki her şeyden önce bir çatışmasızlık ortamının sağlanması gerekir. Eğer siz sağlıklı siyasal çözümleri tartışacaksanız ve bunun üzerinden bir uzlaşma sağlayacaksanız her şeyden önce çatışmasızlık ortamı oluşturmak zorundasınız. Bunun için yapılacaklar bellidir; birincisi, devlet operasyonları durduracak, asker sevkiyatlarını, yeni karakol yapımlarını durduracak. Sokağa çıkma yasakları kaldırılacak, genel olarak tüm militarize çabaları sona erdirilecek. PKK açısından ise, birincisi ateşkes ilan edilecek. Şehirlerdeki silahlı oluşumlarını fesh edecek ve var olan silahlı güçlerini de Güney Kürdistan hükümetinin bilgisi dahilinde Güneye çekecek. Ondan sonra siz oturursunuz, sorunun çözümü konusunda tartışabilirsiniz. Kürtlerin tüm talepleri meşrudur. Özyönetim de, federasyon da, bağımsız devlet de meşru taleplerdir. Devlet, Kürtlerin doğuştan gelen haklarını tanıma konusunda bir yol haritası çizmelidir.

 

 

Özel Haber: Ali ABBAS YILMAZ

Etiketler :
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.