Adalet Bayatladığında

Mustafa Nesim Sevinç

Bu satırları, Bir Ceza Avukatının Anıları’ndaki o derin hümanizmi, bugünün insanı öğüten mekanik atmosferiyle bilinçli biçimde çarpıştırarak kaleme aldım. Çünkü Faruk Erem'in anlattığı adalet yalnızca mahkeme salonlarına ait değildi. O adalet anlayışı bugün sağlıkta, eğitimde ve gençliğin geleceğinde de sınanmaktadır.

Faruk Erem’in Hümanizmi Üzerinden Bir Çürüme Teşhisi

Onun suçluyu değil insanı arayan bakışı, bugün karar verici kürsülerde oturanların yüzüne indirilmiş vakur bir tokattır.

Erem, “Suçluyu kazıyınız, altından insan çıkar” derken; bugün muktedir kürsülerini kazıdığımızda ortaya çıkan şey çoğu zaman insan değil, kaskatı bir kibir ve kronik bir güç sarhoşluğudur.

Dünyanın dört bir yanında irade, insanı bir özne olarak değil, istatistik kâğıtlarında bir rakam, sandıkta bir mühür, bütçede bir kalem olarak görmektedir. Kürsülerden yükselen o tumturaklı adalet ve kalkınma nutukları... Erem’in “Kanunların bittiği yerde hayat başlar” sözünü trajik biçimde tersine çevirmiştir.

Onlar için hayatın bittiği yerde, kendi kanunları başlamaktadır.

Modern dünya sahnesi artık vicdanın değil, vitrinin yönettiği bir tiyatrodur. İnsan haklarının beşiği olduğunu iddia edenler sınırlarında hayatları ölüme terk ederken, şık salonlarda hak bildirgeleri imzalamaya devam ederler. Sokaktaki insan, sofrasındaki eksikliği dindirmek için sessiz bir savaşa tutuşmuşken, ekranlar her şeyin yolunda olduğuna dair masallar fısıldar.

Erem yoksulluğun insan onurunu nasıl zedelediğini anlatırken sızlardı. Bugünün düzeni ise yoksunluğu çözülmesi gereken bir utanç değil, yönetilecek ve sadakat üretilecek bir araç olarak kurgular.

Ülke, görünmez parmaklıklarla çevrili bir arafta bekletilirken, bu düzenin mimarları halkın gerçekliğinden fersah fersah kopmuş durumdadır. Bir lokmanın, bir barınağın ağırlığını bilmeyenlerin omuzları çökmüş kitlelere sabır öğütlemesi, tarihin o meşhur “pasta” hikâyelerini bile gölgede bırakacak bir kara mizaha dönüşür.

Gücü eleştirirken yalnızca güç sahibine bakmak yeterli değildir. Aynı dili, aynı kibri ve aynı ayrıcalık iştahını muhalefet sıralarında da görmek mümkündür. Sorun bazen aktörlerde değil, sahnenin kendisindedir. Erem’in “Adalet mülkün temelidir; ama mülk adaletin temeli olmamalıdır” uyarısını kavrayamayan her zihniyet, yalnızca mülkiyetin el değiştirmesine talip olur.

Bugün terazi hakikatle değil, nüfuzla tartmaktadır. Vicdan ise cüzdanların arasına sıkışmış bir hatıra gibi durmaktadır.

Ve hukuk sustuğunda başlayan bu sessizlik yalnızca mahkeme salonlarında kalmaz; sınıflara, hastanelere ve gençliğin solmuş hayallerine sızar. Toplumun hazırladığı suçu suçlunun işlediğini söyleyen Erem’in o yakıcı tespiti, bugün çok daha geniş bir yankı bulmaktadır. Çünkü artık cehaleti de marazı da toplum değil, bilinçli olarak kurulan o devasa düzen üretmektedir.

Adalet yalnızca mahkeme kararlarında aranmaz. Bir çocuğun eğitim fırsatında, bir hastanın tedaviye erişiminde, bir gencin emeğinin karşılığını alabilmesinde de görünür hale gelir.

Bir yanda maddi imkânı olanın ayrıcalıklı, olmayanın yük gibi görüldüğü sağlık sistemi, diğer yanda zihnin özgürleşmesini değil kalıba dökülmesini hedefleyen bir eğitim düzeni… Karar vericiler, toplumun bedenine ve zihnine birer işletme müdürü soğukluğuyla yaklaşmaktadır.

Devasa beton yapılar yükseldikçe hizmetin de büyüyeceğini sananlar, o binaların içinde beş dakikada bir insan ruhuna bakmaya zorlanan tükenmiş hekimleri görmezden gelir. Bir hastanın çaresizliğini anlamak için, bir gece sabaha karşı bir acil servisin soğuk koridorlarında beklemek gerekir, imtiyazlı odaların konforunda değil.

Zihin dünyasında ise tablo daha ağırdır. Sistem, düşünen bireyler değil, itaat eden kalabalıklar üretmek üzere kurulu devasa bir pres makinesi gibi işlemektedir. Adaletin solunan hava gibi hayati olduğunu unutanlar, gençlerin önüne bayat ezberleri büyük bir hakikat gibi sunmaktadır.

Her köşeye bir diploma merkezi açmak, cehaletin yalnızca unvan sahibi olmasını sağlamaktadır. Liyakatin yerini sadakatin, yeteneğin yerini yakınlığın aldığı bu düzende, bir gencin hayalini çalmak bir bankayı soymaktan daha büyük bir insanlık suçudur.

Sistemi eleştirdiğini söyleyenlerin kendi hayat pratiklerinde aynı ticarileşmenin konforuna sığınması ise trajik bir paradokstur. Biri betona tapar, diğeri demagojiye. Biri ezer, diğeri ezilenin feryadından fayda devşirir. Günün sonunda ağır bedeli ödeyen, ne imtiyazlı okullara ne de ayrıcalıklı şifaya erişebilen sade insandır.

Çünkü sağlıkta ve eğitimde adalet çöktüğünde geriye, geleceği ipotek altına alınmış bir sessizlik kalır.

Bir toplumu anlamak için onun gençlerine bakmak gerektiğini söyleyen Faruk Erem, aslında adaletin yalnızca geçmişe değil geleceğe dair olduğunu da hatırlatır. Çünkü adalet, yalnızca işlenmiş suçlara verilen hüküm değil, henüz kurulmamış hayatlara verilen güvencedir.

Bugün gençlere sunulan şey bir istikbal değil, ertelemeler yığınıdır. Umut bir lütuf değil, temel bir haktır, ancak bugünün düzeni umudu da tıpkı adalet gibi piyasalaştırmıştır. Amfileri dolduran gençler, çoğu zaman işsizliği erteleyen bekleme salonlarında vakit doldurmaktadır. Diploma vardır ama o diplomanın hayat karşılığında bir hükmü yoktur. Gençler artık yalnızca iş bulamamaktan değil, hangi mesleğin birkaç yıl sonra varlığını sürdüreceğini bilememekten de kaygı duymaktadır.

Gelecek fikri çöktüğünde hukuk da anlamını yitirir. Emeğinin karşılığını alamayacağına inanan bir ruha hukuk metinlerini okumak beyhude bir çabadır.

Bugün gençlik, adaleti bu toprağın kürsülerinde değil, yabancı ufukların serinliğinde aramaya zorlanmaktadır.

Bir ülkenin gençliği adaleti sınır kapılarında arıyorsa, o ülkenin mahkemeleri çoktan susmuştur.

Gelecek, bir savunma hakkı olmaktan çıkmış, bir vizeye, bir kura numarasına, bir tanıdığa bağlanmıştır. Faruk Erem’in dünyasında en temel savunma “insan olmak”tı. Biz ise gençlere, insan olmaktan önce dayanıklı olmalarını öğretmekteyiz.

Bir toplum adaleti bayatlattığında yalnızca mahkemelerini çürütmez. Hastanelerini, sınıflarını, hayatlarını ve hayallerini de çürütür.

Adalet bayatladığında hukuk susar.

Hukuk sustuğunda toplumun damarları donar. O damarlar donduğunda ise geriye, geleceğini başka ufuklarda arayan bir gençlik kalır.

Ve işte o noktada adalet, artık bir kurum değil, kaybedilmiş bir hatıraya dönüşür.

Adalet ekmek gibidir.

Her gün taze olmazsa yalnızca bayatlamaz.

Zehirler.

Ve insanlar çoğu zaman o zehrin tadına, ekmek diye alışırlar.

Bir Ceza Avukatının Anıları, Faruk Erem, Seçkin Yayıncılık, 2021

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.