Adalet Sustukça Kohlhaas Doğar

Mustafa Nesim Sevinç

Bu yazıyı, Heinrich von Kleist’in Michael Kohlhaas adlı eserinde yankılanan o sağır edici adalet sancısını, bugünün sağır duvarlarında yeniden duyulur kılmak için kaleme aldım. 16. yüzyılda geçen bir öykü gibi görünse de Michael Kohlhaas aslında bugünün dünyasına tutulmuş paslı bir aynadır. O aynada; iktidarların adaletsizliğe nasıl zemin hazırladığını, bürokrasinin nasıl bir insanlık suçu aracına dönüştüğünü ve nihayetinde bir bireyin hakkını ararken nasıl bir “canavara” dönüştürülmeye zorlandığını görürüz.

Kleist’in kahramanı Michael Kohlhaas, “kendisine yapılan haksızlığın peşini bırakmayan, dünyanın en doğru insanlarından biri” olarak tanımlanır. Ne ironidir ki bu dünyada en tehlikeli kişi, yalnızca hakkını arayan insandır. Çünkü iktidarlar doğruluğa değil; itaate tahammül eder.

Bugün de tablo değişmiş değildir. Hakkını arayan biri ortaya çıktığında sistem refleks gösterir: “terörist”, “vatan haini”, “dış mihrakların maşası!”

Öyle ya, kimse sadece adalet isteyemez; mutlaka gizli bir ajandası olmalıdır.

Hakkını arayan insan, tıpkı Kohlhaas gibi, önce bürokrasinin karanlık labirentlerine sokulur; sonra da o labirentte “kaybolduğu” ilan edilir.

Kleist’in öyküsünde iki sağlam atın gasp edilmesi ve hastalanmış hâlde geri verilmesi; bugün bir ihale skandalının, bir arsa spekülasyonunun ya da yandaş kayırmacılığının sembolüdür. Kohlhaas, “Bu dünyada adaletin tecelli etmesini istiyorum!” diye haykırırken aslında yalnız kendisi için değil, insanlık onuru adına konuşur.

Ama iktidarların cevabı hep aynıdır:

“Bu işi halledin.”

Bu, dünyanın en kısa ama en etkili infaz emridir.

Çünkü “halledilmek”, çoğu zaman adaletin resmen ortadan kaldırıldığı andır.

Sistem kendini korumak için kilitlenir. İnsan ise dünyanın artık adaletsiz bir yer olduğuna ikna edildiği o anda, içinde bir kurt uyandırır.

Bugün bir gazetecinin terörle suçlanması, bir işçinin hakkını aradığı için kapı dışarı edilmesi, bir yurttaşın malına “kamu yararı” adı altında el konulması; Kleist’in o iki atının modern karşılığıdır. Atlar değişmiştir, dosyalar değişmiştir, mahkeme salonları değişmiştir; ama sahipleri hâlâ aynı duvara çarpmaktadır.

Ve sonuç kaçınılmazdır:

Sisteme entegre edilemeyen adalet, kendini yasa dışı bir güç olarak var eder.

Kohlhaas, sonunda kendi yargıcına, kendi celladına dönüşür. Bu bir tercih değildir. Devletin kulağını tıkadığı yerde, halkın fısıltısı eninde sonunda öfkeye dönüşür.

Bugün sosyal medyada şahit olduğumuz kontrolsüz linç kampanyaları, sokakta ansızın patlayan öfke nöbetleri, siyasetçilerin hedef gösterdiği bireylere yönelen kitlesel nefret; hepsi resmî adaletin sustuğu yerde filizlenen gayriresmî adalet biçimleridir.

Devletin adalet mekanizması işlemediğinde, halk kendi yasasını yazmaya başlar. Çünkü boşluk uzun süre boş kalmaz; adalet çekildiğinde onun yerini öfke doldurur.

Sonra devlet gelir ve bu halkı “haydut” ilan eder. Ne ironidir ki adalet talebi suç sayıldığında, suçlu olmak bir onur meselesine dönüşür.

Kleist’in dehası yalnızca isyanı anlatmakla sınırlı değildir; iktidarların bu isyanı nasıl yönetilebilir ve hatta nasıl “pazarlanabilir” hâle getirdiğini de gösterir. Çünkü sistemin en büyük ustalığı, kendi karşıtını bile yutup sindirebilmesidir.

İsyanı bastıramazsa, onu kutsar.

Devrimciyi öldüremezse, heykelini diker.

Sonra o heykelin önünde nutuk atar ve aynı düzeni sürdürür.

Bugün de aynı oyun sahnelenmektedir. Arada birkaç “günah keçisi” cezalandırılır, bazı yolsuzluklar göstermelik biçimde açığa çıkarılır; ama sistemin kendisi yerli yerinde durur.

Küçük balıklar yakalanır, büyük köpekbalıkları korunur.

Çünkü o büyük balıklar gemiyi yüzdürmez; kaptanı ayakta tutar.

Peki ya muhalefet?

O da aynı denizde yüzmektedir.

Balık değişse de deniz kirli kalır.

Bir taraf sabır ister, diğer taraf biraz daha beklemeyi. Ama her ikisi de adaletin ertelenmesini farklı kelimelerle anlatır.

Kleist’in şu cümlesi yüzyıllar sonra bile geçerliliğini korur:

“Dünya, düzene sokulmuş bir karmaşadır.”

O düzen, yalnızca iktidarın çıkarına işleyen bir düzendir. Ve adalet, bu düzenin devamı için zaman zaman feda edilmesi gereken kullanışlı bir kavrama dönüşür.

Kohlhaas bize yalnızca bir at tüccarının hikâyesini anlatmaz; adaletin metalaştığı, hak aramanın kriminalize edildiği bir dünyanın anatomisini çıkarır. Bu yüzden o hikâye asla eskimez.

Çünkü haksızlık hâlâ güncellenmektedir.

Bugün hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukuku hüküm sürüyorsa, Kohlhaas hâlâ yaşıyor demektir.

Çünkü Kohlhaas'lar gökten düşmez. Onları adaletsizlik üretir. Hukuk sustukça, öfke konuşmaya başlar.

Adalet her sustuğunda bir Kohlhaas daha doğar.

Ve Kleist, Kohlhaas’ı hiç öldürmedi. Onu her çağda yeniden dirilten şey, adaletin o sağır edici sessizliğidir.

“Ben yalnızca adalet istedim; başka bir şey değil.”

Michael Kohlhaas, Heinrich von Kleist Çevirmen: Bilge Uğurlar Tunçbilek Can Yayınları, 2017

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.